Miyazaki Dünyası: Reel Olandan Kaçmayan Fantezi
Aylin Sayın
Yönetmen Hayao Miyazaki 1979’dan bu yana film yapıyor. En son Çocuk ve Balıkçıl’ı yaptı ve emekliliğini ilan etti. Bu yazı Japon animelerini sanat sinemasına taşımış Miyazaki’nin filmlerindeki uğrak noktalarına bakarak filmlerini bir çatıya oturtmaya çalışacak.
Nehir ruhu, ölüler ruhu, askerlerin ruhu, ormanın ruhu, ağaç ruhları, yaban domuzlarının ruhları, kurt ruhu, orman koruyucusunun ruhu… Ruhlar, Miyazaki animasyonlarının haleti ruhiyesidir ve filmleri çok katmanlı hale getirir. Başka türlü, görünen dünyanın ötesine doğru düşünmeye çağırır ama yine de filmlerinin tamamen ruhların ve fantezinin egemenliğinde olmasından kaçınır. Miyazaki’yi özel kılan da bu kaçıştır. Materyalist dünyadan aldıklarıyla animasyonlarını ayakları yere; gerçekliğe basan bir sahneye taşır. Bu aslında rüya ile gerçekliğin birbirine geçmesidir. Bir söyleşide hayal gücünün çok önemli olduğunu ama gerçekliğe de bir alan bırakılması gerektiğini söyler. (1) Komşum Totoro’da meraklı gözlerle eve yeni taşınanları inceleyen utangaç oğlan çocuğu uçuşan is kurumlarından, hayaletimsi evden etkilenen kız çocuklarının yanı başında beliriverir. Ya da Ruhların Kaçışı’nda her şeyin büyülü; yiyeceğin sonsuz, doğanın muhteşem güzellikte olduğu yaratıklarla dolu bir dünyada Chihiro’nun yattığı oda, bekar işçi odalarını andırır. Yürüyen Şato’da yaşayan büyücü çocuk “uzun zamandır iyi bir kahvaltı etmemiştim” deyiverir. Gökteki Kale’de gökten düşen Sheela’nın uhrevi düşüşünün bizde bıraktığı etki maden ocaklarındaki hareketlilikle delinir. Gökten bir kız düşer ama patronu Pazu’yu işe çağırır. Maden ocağı çalışmaya devam eder. Uçan Cadı Kiki’de Kiki’nin istediği yere uçabilecek olma fantezisi para kazanma zorunluluğuna çarpar. Uçmak gibi büyüleyici bir yetenek kargo taşıyıcılığı gibi “banal” bir işle sınırlandırılarak sabote edilir.
Biricik, bol detaylı mekanları vardır filmlerinin ve fantezi dünyasının reel dünyayla sıkı ilişkisi mekân seçiminde de fark edilir. Örneğin Ruhların Kaçısı’ndaki ruhların yıkanmaya geldiği hamam, Japonya’nın geleneksel hamam evlerinden biridir. Komşum Totoro’daki köy Tokyo köylerinden referansla oluşturulmuştur. Gökteki Kale’de maden ocağı Miyazaki’nin Galler’de gördüğü kapatılmış maden ocaklarından etkilenerek çizilmiştir.
Başrolde Çocuklar, Kız Çocukları
Babanın ya da annenin yokluğu ile yarası olan, ailenin tedrisatından geçmemiş ya da eksik geçmiş bu yüzden de yetişkinliğin yargılarına maruz kalmamış çocuklar vardır Miyazaki filmlerinde ve kız çocuklarına reel dünyada verilmeyen rol Miyazaki tarafından verilir: Öncelikle yönetmen, Ruhların Kaçışı’nda olduğu gibi bir krizle ya da anne-babanın kaybıyla illa tek başına bırakır çocukları ve kamera hep onların göz seviyesindedir.
Çocuklar sorumluluk alır ve bir parça büyürler. Küçük Cadı Kiki’de yetişkinliğe geçmek bizzat aşılması gereken bir engelken Kiki bir yılı ailesinden ayr başka bir kentte geçirmelidir. Komşum Totoro’da bizzat annenin yokluğudur büyümek: Satsuki küçük kız kardeşi Mei’nin ve evin sorumluluğunu alır. Anne muhtemelen veremdir ve baba anne hastanedeyken doğa içinde bir eve taşınır. Ormanın ruhu Totoro ile tanışmaları kızların annenin yokluğu ile baş etmelerine ön ayak olur. Ruhların Kaçışı’nda Chihico hamamda sıkı çalışmalı ve ebeveynlerini kurtarmalıdır. (2) Prensesler krallıklarını çevresel felaketlerden ve düşmanlardan korurlar…
Denizlerin altı, kalelerin içi, bulutların üstü, tünelin ötesi çocukların iç dünyalarına, sağalmalarına giden yoldur. Fantezi dünyasına çekilerek aydınlanırlar. Onun çoğu filminde çocuklar sıradandır ya da bizzat Kiki gibi büyü gücü ellerinden alınarak olabildiğine sıradanlaşırlar. Cesaret, sevgi, fedakârlık, başkası için bir şey yapmanın mutluluğu kalır geriye.
Kuşkucu Modernlik ve Bir Karakter Olarak Doğa
Kız çocuklarından sonra başrolde hep doğa vardır. Makinelerden vazgeçmese de Miyazaki, doğayı kirleten kapitalist modernleşmeye oldukça tepkilidir. Yine de 20. yüzyıl insanıdır. Uçmak onun bir düşüdür. Totoro’nun otobüsü, Kiki’nin süpürgesi, Prenses Nausicaä’nın planörü varsa… Rüzgar Yükseliyor’da Jiro’nun bizzat uçağı vardır.
20. yüzyıl insanıdır ama bu yüzyılda dünyaya geldiğine kahrediyor mudur bilinmez zira makineleri sevse de en primitif olana zaman zaman kayan bakışı ile modernliğe karşı çoğu zaman şüphecidir. Bu anlamda post modernist olduğu bile iddia edilebilir.
Ortaçağ’dan kalma Avrupa kentleri, prensler, prensesler… Gökteki Kale’de hayali cennet aslında bir krallıktır. Ve bu krallığı kurtaracak olan da asil soydan biridir, prensestir. Ya da Rüzgârlı Vadi’de Nausicaä prenses, Prenses Mononoke’de Ashitaka prenstir. Sıradanlığı, kibar ve iyi olmayı, çalışmayı güzelleyen birinin (Prenses Mononoke’da köyünü demir işleterek bir arada tutan kadını, şatoyu gocunmadan temizleyen Sophie’yi, Gökteki Kale’deki maden işçilerini hatırlayarak…) geçmişin değerleriyle flörtleşen bakışını anlamak zor ama yine de her zaman ileriye bakar Miyazaki.
Geçmişten referanslar alsa, kralların savaş sahnelerinde samuraylar rol oynasa, Hint destanlarından, Avrupa kentlerinden, Avrupa halk masallarından yoğun biçimde esinlense de Avrupa kentleri Japon mitleriyle yan yana gelse bile geleneksel olana uyumsuz çatlak daima geleceğe ve insana işaret eder: Prenses Mononoke’da Kurt kız San “her şey bitti ormanın ruhu öldü” dediğinde Ashitaka “hala yaşıyoruz” der. Kendini oldukça kötümser olarak tanımlasa da yönetmen, filmlerinin yüzü geleceğe dönük, iyimser ve insan odaklıdır. İnsan odaklıdır ama bu onu öncelediği anlamına da gelmez. İnsanı doğayla iç içe yaşamaya davet eder. Bu anlamda doğayı aciz göstermeyi reddeder filmleri. Kendi kaderini çoğu zaman da eline alır doğa.
Görünüp Kaybolan Aşk
Nasıl yaşamalı sorusunun etrafında dolaştığı için Miyazaki, filmlerinde ana tema aşk değildir. Hep vardır ama asla filmin önüne geçmez. Bu anlamda bir amaç, karakterin kendini bulduğu bir değişim sahnesinin aksine karşısındaki ile ortak bir hayalin taşıyıcısıdır. Bu yüzden de karakterleri evlilikle, mutlu beraberlikle taçlandırma konusunda gönülsüzdür. “Seni ziyarete geleceğim”, “yine görüşeceğiz” ile sınırlı bir ara katman; belki biter belki bitmez, hayli muğlak. Anaakım sinemada olduğu gibi düğün sahneleri, danslar yoktur. Karakterin âşık olduğu bile belli belirsizdir. Ürperenin üstüne aldığı bir örtü gibidir en fazla. İfadesini Totoro’da şemsiyede, Prenses Mononoke’de battaniyede, Ruhların Kaçışı’nda pirinç kekinde, Porco Rosso’da büyünün bozulmasında bulur.
Yeni Başlangıçlar
Her Miyazaki filmi az çok bir yolculukla başlar. Yaratığın geldiği ormana doğru Prens Ashitaka yola çıkar. Yürüyen Şato’da Sophie üzerindeki büyüyü bozdurmak üzere ilk defa doğduğu şehri terk eder. Ruhların Kaçışı bir taşınma hikayesidir, Kiki ailesinden ayrı 1 yıl geçirmek üzere yeni bir kente gider. Çocuk ve Balıkçıl’da savaş sırasında Tokyo’dan ayrılıp doğaya yerleşen baba ve oğulu görürüz, örnekler çoğaltılabilir… Yeni karşılaşmalar yeni deneyimler sunar.
Yönetmenin II. Dünya savaşını, Hiroşima’yı yaşamış olduğu düşünülürse felaket, yıkım, savaş sahneleri onun filmlerinin olmazsa olmazıdır. Paralel dünyaların önce kesişip bir soruna dönüşmesi sonra ayrışarak tekrar kendi akışına girmesiyle her şey düze çıkar, Miyazaki asla distopyada bırakmaz filmlerini. Onları çocukların da izlediğinin (Porco Rosso hariç hepsini çocuklar için yaptığını söyler. (3)) farkındalığı dünyaya dair sorumluluk duygusuyla birleşir. Mutlu son demeye de dili varmaz insanın: Hayatın tekrar bir dengeye kavuşması, insana olan inancın tazelenmesi, Küçük Deniz Kızı Ponyo’da evler sular altında kaldığında bile kayıklarında mutludur insanlar ve yaşlılar bastonlarından kurtulmuştur. Yıkım yeni başlangıçlar, imkanlar doğurur. Eninde sonunda düğüm sorumluluk duygusuyla, dayanışmayla, karşılıklı anlayışla çözülür. Sorumluluk alan karakterlerini kahramanlık seviyesine taşımadığı onların çizgi film ya da anime dünyasından kalma her şeye kadir yeteneklerini ellerinden aldığı için de çocuklar kadar hatta çocuklardan çok yetişkinlerin izlediği filmler yapar Miyazaki.
Yeniden başlamaya çağırır. İnsanlar çığırından çıkmış olsa da içlerinde iyiyi de barındırırlar (Filmleri kronolojik olarak incelenirse iyi kötü ayrımının giderek silindiği de fark edilir. Örneğin Gökteki Kale’deki kötü karakter Muska, diğer filmlerinde iyice törpülenir. Ormanı demir ocağı ile tarumar eden Leydi Prenses Monokoke’de asla saf kötü değildir: Kadınları genelevden kurtarmıştır, köylüyü örgütlemiş ve cüzzamlılara iş vermiştir.
Çocuklar, nineler, köylüler, cadılar, savaşçılar ve otacılar kadar hayvandan hayvanımsılara geniş bir yaratıklar aleminde gezinir filmler… Ne insanları ne hayvanları/yaratıkları önceler Miyazaki. O yaratıklar karakteri kendi ormanına, kuytusuna çekmek için canlanır, Fırtınalı Vadi’de dev böcek, köyü tehdit eder, Prenses Mononoke’de içine iblis kaçmış domuz toprağı yer bitirir, Ruhların Kaçışı’nda Haku’nun vücut bulduğu ejderha yaralanır. İnsanın yıktığını yine insan tamir edecektir. Miyazaki’de aslolan yaşamdır ve insanda umut hep vardır.
Notlar
- http://www.midnighteye.com/interviews/hayao-miyazaki/
- Anne babanın izin almadan mideyi bastırmasının ötesinde bir aç gözlülükle yedikleri yemek onları domuza çevirecek bir tuzaktır. Bu durum masallarda sıklıkla karşımıza çıkar. İzin almadan yenen yemekler başa iş açar: Hansel ve Gretel, Goldilocks ve Üç Ayı, Jack ve Fasulye Sırığı, Rapunzel vb.
- http://www.midnighteye.com/interviews/hayao-miyazaki/



