<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; 30/31. sayı</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/3031-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>#SivasıUnutma: Menekşe’den Önce ve Sonra, “Geri İstiyoruz Onları”</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/07/sivasiunutma-menekseden-once-ve-sonra-geri-istiyoruz-onlari/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/07/sivasiunutma-menekseden-once-ve-sonra-geri-istiyoruz-onlari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2015 18:10:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=764</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / 1990’lı yıllar üniversitelerde bir arada davranma, dernekleşme, örgütlenme ve 80’li yılların hayatlarımız üzerindeki etki ve sonuçlarını değerlendirme yıllarıydı. Karanlık bir dönemi yaşadığımızın bilincinde biat kültürüne itiraz yıllarımızdı. 1989 Bahar eylemleri sadece bölüşüm politikalarına etkisiyle değil -ölü toprağından kurtulan bir toplumsal, siyasal kırılma noktası olarak; bir bahar uyanışı olarak öğrencilerin de önünde duruyor; “ortak deneyim ufkunda” yer alıyordu. Hava dönüyordu sanki emekçiden yana ve umut çok güzeldi. 1993 yılında bir temmuz günü İstanbul’da aynı okuldan ve diğer üniversitelerden bir grup arkadaş Tünel’den Kabataş’a gitmeye çalışıyorduk. Hepimiz acı ve öfke duyuyorduk, polis yolumuzu kesmişti ve biz Cihangir’in ara sokaklarından aşağı inmenin bir yolunu bulmaya çalışıyorduk. Ana caddeye indiğimizde bizim gibi acı ve öfke içindeki insanları gördük. Birbirimize kavuşmuştuk, bu duygunun ne kadar rahatlatıcı olduğunu hatırlıyorum. Oysa bir gün önce kurtuluruz diye Sivas Madımak Oteli’nde bekleyenler için bu duygu hiç yaşanmamıştı. Ölümden önceki son ana kadar sonuçsuz bir umuda tutunmuşlardı. Kabataş’ta Yazarlar Sendikası önünde toplanmak için İstanbul’un dört bir yanından gelen yüzbinlerce insan 2 Temmuz’da bir otelde kıstırılarak boğulan ya da yakılan 33 aydından Asım Bezirci ve Nesimi Çimen’in cenazelerini uğurlamak için bir araya gelmeye çalışıyordu. Elbette uğurladıkları sadece Asım Bezirci ve Nesimi Çimen değil, 33 candı ve ne yazık [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="color: #993300;">Seray Genç /</span></strong></em></p>
<p>1990’lı yıllar üniversitelerde bir arada davranma, dernekleşme, örgütlenme ve 80’li yılların hayatlarımız üzerindeki etki ve sonuçlarını değerlendirme yıllarıydı. Karanlık bir dönemi yaşadığımızın bilincinde biat kültürüne itiraz yıllarımızdı. 1989 Bahar eylemleri sadece bölüşüm politikalarına etkisiyle değil -ölü toprağından kurtulan bir toplumsal, siyasal kırılma noktası olarak; bir bahar uyanışı olarak öğrencilerin de önünde duruyor; “ortak deneyim ufkunda” yer alıyordu. Hava dönüyordu sanki emekçiden yana ve umut çok güzeldi.</p>
<p>1993 yılında bir temmuz günü İstanbul’da aynı okuldan ve diğer üniversitelerden bir grup arkadaş Tünel’den Kabataş’a gitmeye çalışıyorduk. Hepimiz acı ve öfke duyuyorduk, polis yolumuzu kesmişti ve biz Cihangir’in ara sokaklarından aşağı inmenin bir yolunu bulmaya çalışıyorduk. Ana caddeye indiğimizde bizim gibi acı ve öfke içindeki insanları gördük. Birbirimize kavuşmuştuk, bu duygunun ne kadar rahatlatıcı olduğunu hatırlıyorum. Oysa bir gün önce kurtuluruz diye Sivas Madımak Oteli’nde bekleyenler için bu duygu hiç yaşanmamıştı. Ölümden önceki son ana kadar sonuçsuz bir umuda tutunmuşlardı.</p>
<p>Kabataş’ta Yazarlar Sendikası önünde toplanmak için İstanbul’un dört bir yanından gelen yüzbinlerce insan 2 Temmuz’da bir otelde kıstırılarak boğulan ya da yakılan 33 aydından Asım Bezirci ve Nesimi Çimen’in cenazelerini uğurlamak için bir araya gelmeye çalışıyordu. Elbette uğurladıkları sadece Asım Bezirci ve Nesimi Çimen değil, 33 candı ve ne yazık ki umuttu…</p>
<p>Kabataş’tan başlayan yürüyüş çevreden katılımlarla giderek artıyordu. Evinden terliğiyle çıkmış bir kadın hatırlıyorum. Ruhi Su’nun, Sivas’ta kaybettiğimiz Hasret Gültekin’in bize eşlik ettiğini, Hasret Gültekin’i duydukça kahrolduğumuzu… Bıraksalar hiç durmayacaktık… Güzergah Kasımpaşa olarak değiştirilmişti. Zincirlikuyu civarına vardığımızda bizi durdurmak için ateş edildiğini hatırlıyorum. Oysa 2 Temmuz’da Madımak Oteli önünde biriken kara kalabalığı dağıtmak için ateş edilmek bir yana yapılan anonslarla bu kara kalabalık takdir edilmişti. Yol boyunca bir kaldırıma oturmuş ağlayan insanlar gördüm. Kimsenin aklı, vicdanı almıyordu 33 can göz göre göre, iktidarın ve muhalefetin bilgisinde nasıl yakılmak istenirdi, nasıl öldürülürdü…</p>
<p>O gün Sivas’ta toplanan gericiler şairleri, yazarları, semah dönenleri, Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’a gelmiş canları ve çocukları katlettiler. Katlederken haz aldılar, otelin tutuşmasını beklerken birbirilerine “akıl-fikir” verdiler. Tekbir getirdiler, taşladılar, benzin döktüler, itfaiye aracının borularını kestiler, önlerine düşen Aziz Nesin’i linç etmek için birbirleriyle yarıştılar.</p>
<p>O gün Kabataş’ta konuşma yapan Yaşar Kemal’in “neyiniz var, utançtan başka!” dediğini hatırlıyorum. Belki tam olarak böyle değildi söylediği. Ama umutla başlayan utançla biten bir günün hikayesi bugün bile acısından zerre kaybetmemiş biçimde yaşıyor bizimle. Üstelik o günün sonrasında yaşananlar, siyasi ve hukuksal tüm gelişmeler bu acıyı hep tazeledi ya da daha da acı verici yaptı.</p>
<p>Hangi biri aktarılabilir ki, eksik olacak her biri. Tıpkı “Nesini söyleyim canım efendim / Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim / Arzuhal eylesem deftere sığmaz / Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim” türküsünde olduğu gibi&#8230; Dönemin gazete manşetleri, köşe yazarları, milletvekilleri, başbakanı, cumhurbaşkanı katliamcıların hassasiyetlerini anlayışla karşılar ve birbiriyle yarışır bir ruh haliyle Aziz Nesin’i katliamın sorumlusu olarak ilan eder. Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması için haklı talepler duyulmaz. Arsızca yerinde bir kebapçı dükkanı açılır. Sivas katliamından 18 yıl sonra ise Madımak, Utanç müzesine değil -ne anlama geliyorsa artık- Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülüyor ve binanın girişindeki “anı köşesi”ne de linçcilerin adı utanmadan yazılıyordu. Sivas valisinin açıklaması ise “insan merkezli baktıkları için ayrım yapmadıkları” yönündeydi. Yakanlar ve yananlar, katiller ve maktuller arasında ayrım yapmamak “insan merkezli” olabiliyordu. Öte yandan aynı valilik tarafından Sivas’ta 2 Temmuz anması yapılmasına izin verilmiyordu. Devlet her daim tarafını belli eder bu ülkede. Sivas katliamı sanıklarını savunan bir avukatın adalet bakanı olması zaten yeterince manidardır.</p>
<p>Zeynep Altıok Akatlı Sivas’a o tarihten beri adım atmıyor, atamıyor ve haklı olarak soruyordu: “Sizin hiç babanız yandı mı? Hiç evladınız öldü mü? Siz kimi o otelden uzak tuttuğunuzun farkında mısınız? Oradan uzak tutamadıklarınızı adaletten uzak tutmayı pekâlâ biliyorsunuz. Sivas’ta deprem ya da sel gibi bir doğal bir afet yaşanmadı. Orada gözü dönmüş bir kalabalık insanları öldürdü. ‘Olaya insan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapılmadı’ diyemezsiniz. Orada insanlar tesadüfen ölmedi. Onları öldürmeye kalkanla öleni bir arada anamazsınız. Madımak binasının yerine talep ettiğimiz utanç müzesini kurmaktan özenle kaçınıp sözde ‘bilim ve kültür merkezi’ kurmanız kabul edilemezken orada -hele bizlerin izni olmadan- kayıplarımızın isimlerini kullanamazsınız. Saldırganla mağdurun adını birlikte yazmak şuursuzluk ya da aymazlık değildir. Bu bilinçli yapılmış bir tercihtir. Meydan okumadır, gözdağı vermektir, kudret gösterisidir, vicdansızlıktır, hakarettir, saygısızlıktır. Derhal ama derhal babam Metin Altıok’un adının oradan kaldırılmasını talep ediyorum. 18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!”</p>
<p>Sivas merkezde hala bir insanlık anıtı yok. En son bir insanlık anıtı olarak Pir Sultan Abdal heykeli 1993 yılında yerlerde sürüklendi. Sivas’ın bir köyünde ise gözlerden ırak duran iki çocuğun, birbirine yaslanan iki çocuğun heykeli var. Menekşe ve Koray’ın…</p>
<p>Sivas Katliamı üzerine neden bugüne kadar, Türkiye’de belgesel yapılmadığına dair sorum en çok Kadıköy’de Sivas davasının, bir insanlık suçunun zamanaşımına uğratılmasına duyulan tepki için bir araya gelen insanları görünce aklıma düştü. Yaşlı bir amca, aklımda kalan siyah fötr şapkası altından çıkan ak saçları ve hüzünlü bakışıyla benden ona uzatılmış bir bildiriyi okumamı istedi. Bildiriyi okudum. 12 yaşındaki Koray’la ablası Menekşe vardı o bildiride…</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeselinin ismini aldığı Menekşe, Sivas’ta öldürülen Menekşe ve Koray’ın kardeşi. Ablası ve abisini hiç tanımadı. Belgesel yapıldığında 18 yaşında bir genç kız. Üniversiteyi Cumhuriyet Üniversitesi’nde okuduğu için annesinin tedirginliğini hissediyor. Bir acıyı dindirmek için dünyaya geldi sanki. Acı dinmedi o da acının bir parçası oldu. Belgeseller, yakılan türküler, şiirler hem hatırlamak hem de sağalmak için. Menekşe’nin belgeselde kitabını imzalatmak için buluştuğu yazar Lütfiye Aydın 2 Temmuz’da yaşadıklarını anlatır; 2 Temmuz sonrası okuma-yazmayı unuttuğunu söyler. Yeniden yazmaya başlamakla sağalmaya başlar. Menekşe o günün tanıklarından kardeşi Serkan’ı kaybeden semah ekibinden Serdar Doğan’ı dinler. O da semahı, tiyatroyu unutmamak, unutturmamak ve sağalmak için yapar.</p>
<p>Serdar Doğan kardeşinin ardından Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi’ne (2006) yazar daha sonra: Bir kilo bıyıklı babanın farkını, Serkan’la yaptıklarını, Ankara’da Keçiören’den Dikmen’e neden taşındıklarını ve insana dokunan iki kardeşin hikayesini… “ay dolandı vay deli gönlüm, ölüm şaşırdı menzilini” der.</p>
<p>Belgeseldeki Serdar Doğan hala ölümün menzilini şaşırdığına inanarak aktarır yaşadıklarını.</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeseli, tıpkı daha önce bir Hollandalı yönetmenin, John Albert Jansen’in insanı şaşkınlığa uğratacak denli bize ait gerçekliği kavramış olduğu, üstelik bu gerçekliği ezgilerle, türkü ve deyişlerle bize aktardığı Bekle Beni Darağacı belgeselindeki gibi bir ülkenin yakın tarihine bakar; insanlığı ve insanlık dışı olanı görür. İnsanlık türkülerle hayata tutunan, direnmenin bir yolunu bulan “Sivas ellerinde sazım çalınır”ı bir direniş cümlesine dönüştüren İsmail Kaya’nın, anne ve babasının gelip kendilerini kurtaracağını söyleyerek ablasını teselli eden 12 yaşındaki Koray’ı duymuş Gülay Şahin’in, Banaz’ın bir köyünde “Alevilik kural olarak yaşanmaz kendisi bir yaşam biçimidir” diyen Kasım Aslan’ın, Pir Sultan Abdal Şenliklerinin bir parçası olan oradaki saldırıyı laik cumhuriyete yapılmış bir saldırı olarak değerlendiren Arif Sağ’ın, Buruciye Medresesinde çekilmiş bir genç kadının fotoğrafını göstererek “işte bu benim son iyi fotoğrafım” diyen artık o genç kadın gibi umutlu ve iyimser olmadığını söyleyen Lütfiye Aydın’ın ta kendisidir. Bekle Beni Darağacı, Pir Sultan’ın izinden giderek 2006 yılında Sivas’ın belgeselini yaparken deyişlerin Sivas’ta 2 Temmuz’da olanları aktarabilmesi tarihsel bir taraf olma durumunu da yansıtır. Ozanların, Kasım Aslan’ın, Arif Sağ’ın ve İsmail Kaya’nın söylediği “Şu kanlı zalimin ettiği işler / garip bülbül gibi zar eyler beni / yağmur gibi yağar başıma taşlar / ille dostun bir fiskesi yaralar beni&#8230;” diyen Pir Sultan’ın başına gelenler gibi. Pir Sultan Abdal türküleriyle bugüne kalmıştır ve unutulmayacaktır. Geride bırakılan türküler gibi şiirlerin ve belgesellerin de bu gücü vardır. Dostlar Tiyatrosunun belgesel oyunu Sivas ’93 gibi tiyatronun, edebiyatın, müziğin ve sinemanın yaptıkları ve yapacakları tarihin “yok ederek kazananlar” tarafından yazılmasına ve toplumsal belleğin yeniden formatlanmasına izin vermeyecektir. O günün unutulmasını öğütleyenlerin, acının küllenmesini dileyenlerin, iktidarın eteğine yapışarak üzerine gidilmemesini salık verenlerin aksine biliyoruz ki, Madımak’ı unutmamak, unutturmamak zalimden yana olmamak, insanlıktan yana olmak demektir.</p>
<p>2 Temmuz’a “O gün” demek bana oldukça tartışmalı -Can Dündar’ın yaptığı- bir haber-belgesel programını hatırlatıyor: Vali ve belediye başkanının daha çok söz aldığı bu program Aziz Nesin’in tehlikeli bir işe giriştiği vurgusuyla başlar. Ama belki de en önemlisi bu programda sanki günün ilk yarısında bir araya gelen “kaygılı”, “e biraz öfkeli” ama “masum” müslümanların daha sonra linçci, yobaz kitleye dönüşmesinin nedenleri aranır. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri’nin Aydınlık gazetesinde yayınlanmasıdır tehlikeli işle ima edilen. Bu tür bir nedensellik başlı başına tehlikelidir oysa. Sivas’taki yerel bir gazetenin manşetiyle aynı gelir kulağa “müslüman mahallesinde salyangoz satmak”. Can Şenliği oyuncularının oyuna davetleri sırasında kullandıkları davulun sesinin ezana denk gelmesi de bir “tahrik” unsuru olarak yer alır, o günün tanıklarıyla. Yine dönemin “üst düzey” tanıklarından, dönemin cumhurbaşkanı danışmanı dahil kimsenin elbette günah çıkarmadığı bu program bir tür savunma vermeye, aklamaya, aklanmaya yaradı.</p>
<p>2 Temmuz’u bir tahrik unsuruna ya da yakın zamanda bir darbe teşebbüsüne bağlamak ancak devletin elbirliği, işbirliğini gizlemeye ve ülkenin katliam sicilinin her seferinde unutturulmaya çalışılması ve aklanmasına yarar. Tam da zamanı hatırlamanın yeniden: Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz” talimatı verir ve yaptığı açıklamada, “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş&#8230; Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır&#8230; Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” der. Başbakan Tansu Çiller de, &#8220;Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir. Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi&#8221; diyebilecektir.</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeseli, aradan geçen 20 yıldan sonra, katliama uğrayan insanların tanıklıklarını yeniden dinliyor. Bize ulaşamayan, ulaşamayacak olan Kaya ve Sivri ailelerinin bugün yaşadıklarını, kaybettikleri çocuklarını, geriye kalanları, geriye kalanın dolamayan bir boşluk ve dinmeyen bir acı olduğunu anlatıyor. Bu acıyı hepimizin hissetmesini sağlayan görüntülerle açılıyor belgesel. Otelin yakılmasını izleyen, isteyen, dileyen bir grubun diyalogları net bir biçimde işitiliyor ve “Sivas’ın acısı” içimize işliyor.</p>
<p>Onurlu insanları anlatıyor Menekşe ve belgeseli. Aziz Nesin, Madımak Oteli’ndeki son dakikalarında dahi korkudan bir köşeye büzülerek ölmüş bir insan olarak görünmek istemediğini, Lütfi Kaleli’den kendisine odadaki yatağa uzanması için yardımcı olmasını ister. Onurlu bir insanın ölümü karşılama isteğidir bu. Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar’ın merdivenlerde bir kırık fırça ve yangın tüpüyle otel merdivenlerinde nöbet beklediğini bilirsiniz. Onurlu insanlardan bir fotoğraf kalmıştır geriye. Arkadaşlarını korumak için bedenlerini barikat yapmışlardır.</p>
<p>Onurlu Sait Metin’i ise belgeselde tanırsınız. Kendilerine emanet gördükleri son sodayı içmeyip yerine koyar. Asaf Koçak mızıkasıyla moral verir bir odaya toplanmış kadın ve çocuklara. Asım Bezirci de yanındakilerin neşesi kaçmasın diye neşesini korumaya çalışır, insanları korumaya çalıştığı gibi. Onurlu edebiyat işçisi, kuşağımın okumayı seven pek çok öğrencisinin ilk kez karşılaştığı dönem olduğu için bizim için bir de Türkçe’nin ortaokulcası Asım Bezirci. “En iyi gününüz benim günlerim kadar kötü olsun yobazlar” diyerek acıyla haykıran Yeter Sivri kaybettiği iki kızı için bir müze oda yapmıştır evinde. Hiç dokunmadığı çocuklarının odasını ziyaret etmeden çıkmaz dışarı.</p>
<p>O fotoğraftaki üç şairi yeniden hatırlayalım öyleyse, kendi ölümlerini bildikleri için değil tıpkı Pir Sultan gibi insana inandıkları, umut taşıdıkları ve onurlu yaşadıkları için yazdılar.</p>
<p><strong>Son sözü bırakıyorum onlara</strong></p>
<p>Metin Altıok “zor zamanlarda gazel”i yazdı: “Sık dişini, yılma sakın, vazgeçme bu umuttan / Elbet bir gün insanlar hasretle kenetlenir / Gör işte o zaman, devranını küskün dünyanın / Bilinmedik cemrelerle bak nasıl çiçeklenir / Görmese de altıok metin oğul veren günleri / Toprağın tavından sezip, kemikleri şenlenir”</p>
<p>Behçet Aysan “Unutulmayan” şiiriyle yaşamı güzelleştirmek için yazdı, yaşamda unutulmayacak olanı: “bense, yulaf kokan</p>
<p>dağlı ellerinde</p>
<p>dolaşmak gibi kolaydır</p>
<p>sanırdım yaşamak ve sana kansız</p>
<p>bir gökyüzü</p>
<p>getirirdim getirebilsem ah,</p>
<p>-avlusunda çocukların</p>
<p>korkmadan oynadığı-</p>
<p>lalelerle</p>
<p>donanmış simli bir gökyüzü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi</p>
<p>çatlamış bir narı, unutmadım.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uğur Kaynar ise ölümü yaşamak için tarif ediyordu. Hani şu ölümlü dünyada zaman varken öp beni dediği şiirinde: “Şiirden ölen bir şairin / son bahanesi gibi / bir bahane bul kendine / En azından öp beni</p>
<p>Ve Koray, Menekşe, Yasemin, Asuman&#8230;</p>
<p>Bir umut olarak askeri değil anne ve babalarını bekleyen çocuklardı onlar.</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeselinde sekiz saat süren umutlu bekleyişin sonunda Madımak Otel’inin alev almasıyla beraber dayanılmaz çığlıkların birden yükseldiğini sonra da aniden kesildiği anlatılır. Bu çığlıkları ilk kez Moğolların Issızlığın Ortasında’yı dinlerken duymuştum. Aziz Nesin’in, Sivas’ın Acısını hissettiğim gibi. Muzaffer İlhan Erdost’un seslenişine nasıl katılmam ki&#8230; “Geri İstiyoruz Onları”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/07/sivasiunutma-menekseden-once-ve-sonra-geri-istiyoruz-onlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>#GEZİ2YAŞINDA: Bir Gezi Günlüğü, Hayat Şimdiki Zamanda Geçmişi de Taşır</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-bir-gezi-gunlugu-hayat-simdiki-zamanda-gecmisi-de-tasir/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-bir-gezi-gunlugu-hayat-simdiki-zamanda-gecmisi-de-tasir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 12:46:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[yusuf güven]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=759</guid>
		<description><![CDATA[Yusuf Güven / Direniş boyunca çocuklarla ilgilenerek bize ve direnişe destek olan, sonunda kendisi de büyük bir direnişçiye dönüşen anneme ve direnişin tüm kadınlarına&#8230; “Peşlerinde kadim ve hürmete şayan önyargılar ve kanaatler silsilesini sürükleyen tüm durgun, donuk ilişkiler silinip süpürülüyor; yeni ortaya çıkan her şey daha kemikleşemeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve sonunda insanlar kendi hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar” [Komünist Manifesto, Karl Marx-Friedrich Engels, 1848 &#160; Bir Şarkının ve Bir Umudun Peşinde Beyoğlu sinemasının o tanıdık salonunda otururken neyle karşılaşacağımı çok iyi bilmiyordum. Hayatta her şeyin birbiriyle bağlantısı var. Bir eylemden, düşünceden değil duygudan bahsediyorum. Her şeyi birbirine bağlayan bir duygu akışı var. Belki bu yüzden Gezi başka bir kavramla değil de “ruhla” tanımlanageldi. Yine bu yüzden diye düşünüyorum usta Marx Komünist Manifesto’nun girişinde başka bir şeyden değil de hayaletten, ruhtan bahseder: “Avrupa&#8217;da bir hayalet dolaşıyor &#8211; Komünizm hayaleti.” Bir Şarkının Peşinde (Searching for Sugarman) belgeselini izlerken insanı saran duygu öylesine yüksek ve pozitifti, umut gibi, ki kendimizi filmin akışına bırakıverdik. Belgesel sinemayı neden bu kadar seviyoruz ya da belgesel niye bu kadar popüler oldu sorusunun yanıtını da burada aramak gerekir. Nedeni gerçeğe, yaşama duyduğumuz [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #993300;"><em>Yusuf Güven /</em> </span><br />
</strong></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Direniş boyunca çocuklarla ilgilenerek bize ve direnişe destek olan, sonunda kendisi de büyük bir direnişçiye dönüşen anneme ve direnişin tüm kadınlarına&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>“Peşlerinde kadim ve hürmete şayan önyargılar ve kanaatler silsilesini sürükleyen tüm durgun, donuk ilişkiler silinip süpürülüyor; yeni ortaya çıkan her şey daha kemikleşemeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve sonunda insanlar kendi hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar”</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>[Komünist Manifesto, Karl Marx-Friedrich Engels, 1848</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Şarkının ve Bir Umudun Peşinde</strong></p>
<p>Beyoğlu sinemasının o tanıdık salonunda otururken neyle karşılaşacağımı çok iyi bilmiyordum. Hayatta her şeyin birbiriyle bağlantısı var. Bir eylemden, düşünceden değil duygudan bahsediyorum. Her şeyi birbirine bağlayan bir duygu akışı var. Belki bu yüzden Gezi başka bir kavramla değil de “ruhla” tanımlanageldi. Yine bu yüzden diye düşünüyorum usta Marx Komünist Manifesto’nun girişinde başka bir şeyden değil de hayaletten, ruhtan bahseder: “Avrupa&#8217;da bir hayalet dolaşıyor &#8211; Komünizm hayaleti.”</p>
<p>Bir Şarkının Peşinde (Searching for Sugarman) belgeselini izlerken insanı saran duygu öylesine yüksek ve pozitifti, umut gibi, ki kendimizi filmin akışına bırakıverdik. Belgesel sinemayı neden bu kadar seviyoruz ya da belgesel niye bu kadar popüler oldu sorusunun yanıtını da burada aramak gerekir. Nedeni gerçeğe, yaşama duyduğumuz özlem. Kapitalizmin bize dayattığı sentetik yaşam biçimi tüketim odaklı, insani temastan uzak, gerçeklikten kopuk. AVM’ler, bu AVM’lere monte sinema kompleksleri ya da benzer formlarda sunulan diğer sanatlar insanın kendini yeniden üretmesine katkı koymak bir yana onu daha da bitirmek, insanlığından kalan son kırıntıları da sömürmek üzerine kurulu.</p>
<p>Bir Şarkının Peşinde, Detroit’te bir ara birkaç albüm yapmış ama sonradan ortalıktan kaybolmuş Sixto Rodriguez’in Güney Afrika’da nasıl bir efsaneye dönüştüğünü, ABD’de de plakları hiç satmazken Güney Afrika’da yıllarca en çok satanların başında yer aldığını, şarkılarının derlenerek farklı farklı albümlerle defalarca basıldığını anlatıyor. Biraz o yılların dünyasına özgü bir şekilde Rodriguez Güney Afrika’ya özgü, yerel bir rockstar’a dönüşmüştür ama kimse onun kim olduğunu, ona ne olduğunu bilmez. Yıllar sonra ortaya çıkan gerçek Rodriguez’in basit bir işçi olarak Detroit’te yaşamına devam ettiğidir. Güney Afrika’da ne kadar popüler olduğu kendisine anlatılır ve bir konser vermesi için davet edilir. Tabi Rodriguez ve ailesi (kızları) bu duruma kuşkuyla yaklaşır ama Güney Afrika’ya gitmeye bir şekilde ikna olurlar. Orada onları bambaşka bir dünya beklemektedir. Kaç kuşağın idolü Rodriguez’in konserleri inanılmaz ilgi görür, hayranları için bir sır çözülmüştür. Konserleri konserler, turneler takip eder. Bütün bu hikayenin en çarpıcı tarafı Rodriguez’in külkedisinden prensese dönüşmemesi külkedisi olarak kalmasıdır. Evet bir masaldır anlatılan ama gerçekçi bir masal. Rodriguez, kendisine gösterilen ilgiden hiç şımarmaz, bunu çok iyi soğurur, bir işçidir ve işçi olarak kalır. Konserlerden elde ettiği gelirleri de kendisi için değil ihtiyacı olan başkaları için harcamayı seçer. Bu sadece Rodriguez için değil onunla birlikte Güney Afrika’nın yolunu tutan kızları için de geçerlidir. Kızlardan birisi Rodriguez’in bodyguard’larından biriyle evlenir, kendi sınıfına uygun olarak. Sixto Rodriguez, başka bir dünyanın temsilcisi, büyük bir karakterdir.</p>
<p>Rodriguez, insanın sanatla kurduğu ilişkinin illa da bu düzenin dayattığı çerçevede olması gerekmediğinin canlı bir temsilcisidir. Bu açıdan mikro bir ütopyadır. Milyonların onun şarkılarının peşinde olmasını yaşamını değiştirmek ya da bu durumu kendi adına paraya tahvil etmek için bir araç olarak kullanmaz. Ona gösterilen sevgiye ve hayranlığı büyük bir alçakgönüllülükle karşılık verir, Buena Vista Social Club’un üyeleri gibi. Onlar da yıllar sonra Wim Wenders tarafından çekilen belgeselleriyle dünyaya tanıtıldıklarında Küba’da sürdüregeldikleri yaşamlarını değiştirmediler.</p>
<p>Bugünden baktığımızda Rodriguez’e nasıl yıllarca hakkında efsaneler üretilerek gerçekten ulaşılamadığı çok anlaşılır gelmeyebilir. Güney Afrika’nın 1990’lara kadar süren ırkçı rejimden dolayı dünyadan soyutlanmış, kapalı ve baskıcı ortamı düşünüldüğünde Rodriguez’in adeta gizemli bir politik figür haline gelmiş olmasına şaşırmıyorsunuz. Özgürlük ve eşitlik isteyenler kendilerini yıllarca Sixto Rodriguez’in Sugar Man, I Wonder, Establishment Blues, Cause&#8230; şarkılarıyla ifade etmişler, özgürlüklerini kazandıktan sonra da onun peşine düşmüşler. Ne Rodriguez Güney Afrika halklarını tanır ne de onlar Rodriguez’i ama tanışmaları hayal kırıklığı yaratmaz. Ona ya da onun şarkılarına olan bu inancın boş olmadığını gösterir.</p>
<p>Gün geliyor bütün baskılar, yıldırma, zulüm, iktidarın dayattığı her şey bir yerde, mekanda simgeleşiyor. Emek Sineması Gezi Parkı’nın öncülüydü. Emek Sineması İstanbul’da sinemayla ilişkisi olan herkes için bir anlam taşıyordu. Uzun süren mücadelede yönetim bildiğini okudu, gerekli yerlerde katakulli çevirdi, her zaman yaptığı gibi halkı ve hukuku ezip sinemanın içinde bulunduğu Serkldoryan’ı yerle bir etti. Üstelik hemen komşu bloğunda Demirören gibi bir çirkinlik abidesi yine aynı ayak oyunları sonucu boy göstermişken aynısından bir tane daha yapmakta beis görmediler.</p>
<p><strong>Sokaktaki Güzel İnsanlar</strong></p>
<p>29 Mayıs akşamı parktaki şenlikli insanların arasındayken, Gezi’yi arkadaşlarla bir buluşma noktası haline getirdiğimizde park bizimdir, hayattır diye düşünmüştüm. Oysa öyle olmadı; 31 Mayıs 2013 akşamı geldiğinde herkes gibi biz de Gezi Parkı’nı savunan insanlara yapılan zulmü görmüş, bunun karşısında durmak gerektiğini düşünerek Osmanbey metro durağının olduğu noktaya doğru yola çıkmıştık. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Oraya varmamızla birlikte ilk gaz fişeğinin ayağımıza düşmesi de bir oldu. Genzimiz yanarak geriye Kurtuluş Caddesinin girişine doğru kaçtık. Trafik akıyordu ve ters yön olduğu için TOMA bu noktaya kadar gelemiyordu. Polislerde TOMA’sız gelmeye korktuklarından olsa gerek metro durağının önünden daha ileriye gitmiyorlardı. İnsanlar dağılmadı, aksine daha kalabalık tekrar toplandılar ve Gezi Parkına doğru yürümeye başladılar. Polis geri çekildi, Divan Otelinin önüne kadar. İşte o zaman ne kadar kalabalık olduğumuzu anladık. Cumhuriyet Caddesi, Uğur Mumcu heykelinden Taksim’e kadar hınca hınç insan doluydu. 1 Kilometre uzunluğunda, 6 şeritli bir yoldan bahsediyoruz.</p>
<p>Bu kitlenin bir kaç önemli özelliği vardı. Öncelikle her gün işte, sokakta, yolda, parkta gördüğümüz insanlardı ama öylesine bir güzellik ve ışıltı taşıyorlardı ki insanların yüzlerine baktığımda kimi zaman gözlerim doluyordu. Gazın sebep olduğu gözyaşlarına insanlarımızdan duyduğum gururun göz yaşları karışıyordu. Belki tek başına hiçbiri polisle çatışmayı göze alacak insanlar da değildi ama kitle ile on binlerce eli, kolu, bacağı, yüreği olan bir organizmaya dönüşmüşlerdi, hepimiz dönüşmüştük. 1 Haziran öğlende polis Gezi Parkı’ndan çekilene kadar geçen sürede bu organizma gaz ve TOMA geldiğinde geri çekildi. Gaz dağıldığında tekrar polisin üzerine çullanmaktan çekinmedi. Sanki yıllardır bu sokaklarda birlikte eyleme çıkmış gibiydiler, hiç bir zaman panik yaşanmadı, heyecanlanıp koşanlar uyarıldı. Bir orkestra senkronizasyonu içinde Cumhuriyet Caddesi boyunca salınıldı. 1 Haziran günü polis çekildi haberi geldiğinde Park’a giren ilk grubun içindeydik. İnsanlar dört bir koldan parka akın ediyordu. Park iyice dolduğunda Mete Caddesi tarafından gaz bombası yağmaya başladı. Sonradan anladık ki polis çekilmeye fırsat bulamamıştı ve herhalde korkudan olsa gerek gaz atarak zaman kazanmaya çalışmışlardı. Parkın içinde insanlar ne yöne gideceklerini şaşırmışlardı. Fakat o durumda bile kimseye bir şey olmadan Cihangir’den, Tarlabaşı’ndan, İstiklal’den, Gümüşsuyu’ndan gelen kitle ile birlikte yine büyük bir organizma gibi sükûnetle geri çekildik.</p>
<p><strong>Komün</strong></p>
<p>1 Haziran’dan 11 Haziran’a kadar geçen zaman hayatımızda hiçbirimizin görmediği bir deneyim yaşattı bize. Sadece polis değil, devlet otoritesi Taksim, Gezi Parkı, Beyoğlu, Gümüşsuyu’ndan çekilmek zorunda kalmıştı. İnsanlar şehrin göbeğinde kendi kendilerini yönetir duruma geldiler. Bu hareketin kendiliğindenliğinde var olan yukarıda tarif ettiğim kolektivite öylesine güçlüydü ki Gezi kendine yeten komünal bir yaşama başladı.</p>
<p>2 Haziran sabahı çoluk çocuk parka doluştuk ve gerçekten çocuklar gibi şen, ne yapamayacağımızı bilmez bir haldeydik. Evet, burası bizim parkımızdı da&#8230; İnsanlar birbirine gülümsüyordu. Birden herkes ortalıktaki çöpleri temizlemeye başladı.</p>
<p>Artık biz de gündüz işte gece çapulculuktaydık. Akşamın bir an önce olmasını ve sevgiliye, Gezi Parkı Komününe kavuşmayı bekler olmuştum. Gerçekten bu duygunun tek bir adı var: Aşk. Hayatımızı anlamlı kılan herkes Gezi’deydi. Yıktıkları Emek Sineması da ordaydı. Emek için herşeyin bitmediği, binanın eski haliyle yeniden inşa edilebileceği, Gezi’yle birlikte Emek Sineması mücadelesinin de yeni bir soluk kazandığı konuşuluyordu.</p>
<p>Komün kısa zamanda organize oldu ve Gezi’yi o günlerde ziyaret eden, desteklerini sunan yüz binlerce insanın ihtiyaçlarını da düzene koyabilecek seviyeye geldi. Devrim market, müşterek mutfak, kütüphane, revir, kısaca her türlü ihtiyaç karşılanıyordu Park’ta. Polis, Dolmabahçe’deki başbakanlık ofisini korumaya odaklanmış ve Taksim her yönden ulaşılabilir hale gelmişti. İlk günlerde keyfi olarak kapatılan Taksim metro istasyonu nedeniyle ulaşım Osmanbey durağından sonra yürünerek sağlanıyordu. Daha sonra metro açılmasına rağmen insanlar bu mesafeyi caddeden yürümeyi tercih ediyorlardı. Cumhuriyet Caddesi gece gündüz hayatının en büyük kalabalıklarını görmüştü. Artık adını Devrim Caddesi olarak anar olmuştuk. Metro da devrim metrosuna dönüşmüştü. Taksim’den metroya binecekler inenleri sloganlarla karşılıyordu “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş”. İnenler de onlara karşılık veriyordu. Her durağa yaklaşıldığında, metroda durağın adı anons edilir edilmez, ilk önce bir alkış kopuyor, sonra inenler slogan atıyor, kalanlar karşılık veriyor. İnenler istasyondan çıkana kadar sloganlarla inletiyordu ortalığı “Faşizme Karşı Omuz Omuza”.</p>
<p>Bu değişim birdenbire nasıl olmuştu. Adını bile yüksek sesle telaffuz etmekten korkan insanlar yıllardır solun attığı sloganları halka mal etmişti. 31 Mayıstan itibaren şaştığım konulardan birisi de buydu. Herkes Faşizme Karşı Omuz Omuza, Hükümet İstifa, Her Yer Taksim, Her Yer Direniş sloganlarını öylesine sahiplenerek atıyordu ki&#8230; Bir diğer değişim de insanların diğerini görmeye başlamasıydı. İnsanlar birbirlerini incitmekten öylesine çekiniyordu ki yolda yanlışlıkla çarpışan iki kişinin birbirine yol verme seremonisi dakikalar alıyordu. Bu durumu, yukarıda da değindim, kapitalizmin insana dayattığı yaşam biçiminin bir kenara atılmasına, başka bir dünya kurulabileceğine dair umudun pekişmesine, insanın bir kere egemen ideoloji ile pompalanan verili üretim ilişkilerini kırınca kendi özüne dönebileceğinin görülmesine bağlıyorum. İnsan özünde kötü değil, özünde kötülük de iyilik de var. İçinde yaşadığımız düzen kötülüğü körüklerken Gezi Direnişindeki kitlesellik ve kolektivizm bunun tersini yapabildi.</p>
<p>Unutulanlar, hor görülenler, görülmek istemeyenler Gezide biz de varız dediler, direnişin en önlerinde yer aldılar. Çarşı’dan ve LGBT örgütlerinden gençler en önlerde barikatlarda savaştılar. Gezi komünü ve Gezi’yi ziyaret eden kitle için kendi canlarını siper ettiler. Olmayacak şeyler oluyor, oldu dedik günlerce. 10 gün boyunca yapılan eylemlerden en büyükleri tüm taraftarların katılımıyla 8 Haziran akşamı gerçekleşen buluşmaydı. Fenerliler Kadıköy’den vapurlarla, Beşiktaşlılar Devrim Caddesinden, Galatasaraylılar İstiklal’den yüzbinler olup aktılar meydana ve meydanda kucaklaştılar. İktidar tarafından belirli bir rol biçilen, en az üç çocuk doğuracaksın, kürtaj olup olmayacağına ben karar vereceğim –böylesi benim bildiğim bir Hitler Almanya’sında, bir de Mussolini İtalya’sında var, sonra da diktatör deyince bozuluyor haşmetmahap- diye sürekli aşağılanan kadınlar da isyanın en önlerindeydi. Benim bedenim sana ait değil, bana ait ve ben direniş için onu siper etmekten çekinmiyorum diye haykırdılar. Gözaltılarda yine bedenleri üzerinden en çok onlar aşağılanmaya çalışılsa da hiçbir anda geri adım atmadılar.</p>
<p>Gezi direnişi, insanların üzerinden ölü toprağını attığı, zincirlerini kırdığı, yeniden üretime, hayata döndükleri bir komüne dönüştü.</p>
<p><strong>İkili İktidar</strong></p>
<p>11 Haziran sabahı polis Taksim Meydanına geri döndü. Gece boyunca günlerdir nöbet tutulan barikatlar temizlendi. Barikatların temizlenmesine karşı bir direniş gösterilmedi aksine insanlar parka çekildiler ve durumu gözlemek istediler. Polisin/devletin Taksim’e gelmesiyle birlikte şiddet ve terör de geri döndü. On gün boyunca hiçbir sorun yaşanmayan meydanda gaz bombaları patlamaya başladı. Hepimiz Gezi’nin savunulması gerektiğini düşünüyorduk, öyle ya sevgili düşman eline teslim edilemezdi. 11 Haziran’da öğle tatilinde Taksim Dayanışma basın açıklaması yaparken, akşam 7’de insanlar Gezi’yi savunmak için meydanda toplandığında ve gece Gezi’de bekleşirken hep oradaydım her seferinde polisin gaz ve ses bombalı saldırısı ile karşılaştık. Geceki saldırı özelikle korkunçtu çünkü doğrudan revirleri hedef almışlardı, yaralı insanların olduğunu bilerek. Daha sonra Divan Oteli’nden ve pek çok başka yerde yapacakları saldırıların öncülüydü bu.</p>
<p>Komün 15 Haziran’da Gezi Parkı’na yapılan vahşi polis baskınına kadar yaşantısını sürdürdü. Bir tarafta Taksim meydanında polis devletinin iktidarı vardı, diğer tarafta Gezi Parkı’nda halkın iktidarı. Aslında çadırları birleştirip parktaki komünü bundan sonrası için başka bir biçime evriltme düşüncesi hakimdi, Taksim Dayanışma’nın talepleri bakiydi ve orada duruyordu. Bu talepler için herkesin uzun süre parkta olması gerekmiyordu. Parkla ilgili iktidarın tüm planları çöp olmuştu çoktan, bundan sonrası için mücadeleyi tüm ülkeye yaygın sürdürmek gerekiyordu, mesele hiçbir zaman üç-beş ağaç meselesi olmamıştı zaten. Fakat buna izin verilmedi. Parkın kendiliğinden dönüşmesi çok görüldü.</p>
<p>15 Haziran’daki o vahşi saldırı başladığında eve henüz girmiştik. Yanımızda 5 yaşındaki kızımız vardı ve bir saat önce ayrılmıştık Gezi parkından. Farklı bir rota izleyerek Şişhane, Kasımpaşa üzerinden dönmüştük. Bir saat kadar kalsak belki 2 Haziran sabahı Gezi parkındaki çöpleri toplayan kızım da oradaki çocukların yaşadığı şiddeti ve travmayı yaşayacaktı.</p>
<p>Şiddeti körüklemekteki amaç neydi? Bunun yanıtını vermek sanırım kolay değil. AKP iktidarının, kısaca başvekilin elinde kalan tek seçenek şiddet gibi duruyor. Sadece içerde değil, dışarda da savaş çığırtkanlığıyla bunu gösteriyor, yetmiyor kendi bakanını tokatlıyor başvekil. Binlerce insanımızı yaraladı, 12 kişiyi gözünden etti, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Mehmet Ayvalıtaş’ı öldürdü, yetmedi. Ya bizdensin ya da yok edilmelisin. Kapitalizm her yönüyle çelişkilerin sistemi, hem bizden kurtulmak istiyor hem de bizim üzerinden, bizi sömürerek yarattığı artı değer onun için yaşamsal öneme sahip. Kısaca bize köle olmamız, biat etmemiz isteniyor. Yoksa devlet şiddetiyle yola getiririm sizi diyor. Ya benim belirlediğim şekilde yaşayacaksın ya da yaşayıp yaşamaman umurumda değil. Bu şiddet gösterisi işe yaramadığı gibi hiçbir zaman bir araya gelmez dediğimiz insanları, politik görüşleri bir arada tutmayı sağlıyor. İnsanlar hiç olmadığı kadar birbirine sarılıyor.</p>
<p><strong>Mahallemizi Savunurken</strong></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2015/06/gezi-IMG_2087.jpg"><img class=" size-full wp-image-750 alignnone" src="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2015/06/gezi-IMG_2087.jpg" alt="gezi IMG_2087" width="268" height="200" /></a></p>
<p>15 Haziran gecesi hepimiz çok kızgındık, aynı zamanda çaresizdik. Biber gazının atıldığı yerde savunmasız insanların direnmesi mümkün değildi. Geri çekilmek zorundaydık. Gezi’yi tekrar almak üzere ama daha çok devlet şiddetine bir dur demek üzere 16 Haziran sabahında herkes sokaklardaydı. Sanırım Gazdanadam Festivali dışında Gezi direnişi boyunca en büyük kalabalık İstanbul’un dört bir tarafında isyandaydı.</p>
<p>Fakat bu sefer kitlelerin bir araya gelmesine izin verilmedi. Polis taktik değiştirmiş bir noktayı savunmak yerine İstanbul’un tamamını terörize etmişti. Sokağa çıkar çıkmaz direnişin içine giriyordunuz, polis direnişi ayağımıza getirmişti. Aslında savunma mekanizmalarımızı oldukça geliştirmiştik. Barikatlar kuruluyor, ateşe veriliyor. Mahalledeki evlerden su taşınıyor. Polisin attığı gaz bombaları maskesi olan ve elinde kalın iş eldivenleri olan direnişçiler tarafından hızla alınıp ateşe ya da su dolu kovalara atılıyordu. Su da bir derece etkiliydi ama ateş gaz bombalarını anında etkisiz hale getiriyordu. Belki günlerce gaz yemenin etkisiyle artık gözlerimiz de eskisi kadar yaşarmıyor, genzimiz eskisi kadar yanmıyor ve eskisi kadar soluksuz kalmıyorduk. Direnişi şehre yaymanın da devlet açısından bazı zararlı etkileri yok değildi. Bütün mahalleli direnişe katılıyor, evlerden polis yuhalanıyor, direnişçilere destek olmak için eldivenler atılıyor, kapılar açık tutuluyordu. Bir komşumuz kapısına WC var yazmıştı. Mahalleden teyzeler uzun saatler direnen gençlere makarna pişirip tencereyle dağıtıyordu.</p>
<p>Gece yarısına kadar polis hatları zorlandı ama yerlerini terk etmediler. O günden sonra da bütün eylemlerde kitlenin bir araya gelmemesi için hep geniş bir alanda küçük küçük kitlelere müdahale edildi. Kitle bir arada olmayınca güvenlik de oldukça azalmıştı ve her küçük gruba bir TOMA, yüzlerce plastik mermi, onlarca gaz bombası düşer oldu. Palalının saldırdığı gün Talimhane’deydik. Gezi parkı ile talimhane arasındaki yola birkaç yüz kişi gelebilmiştik. O gün Taksim’de toplanılacaktı ama önümüzde polis barikatı hemen ilersindeki İstiklal’de de insanlara saldırı vardı. Sonra sıra bize geldi. TOMA suyunu sıktı, gazlar atıldı, plastik mermiyle tarandık ve Talimhane’ye geri çekildik. Arkamızda elinde sopa, satır, bıçak taşıyan bir grup insanlara saldırıyordu. Eşime vurmaya kalkışan birinin koluna yapıştım, gözüne baktım ve ne yapıyorsun sen diye bağırdım. Ekmeğimizden olduk diye bir şeyler geveledi, aynı esnaf teranesi, sanki esnafı bitiren bizatihi AKP’nin politikaları değilmiş gibi. Onları geçtiğimizde insanlar yine bir araya geldi. Bir dükkandan yüksek sesle Cem Karaca çalınıyordu. Esnafsa o da esnaftı. Bir direnişçi elinden satırla yaralanmıştı. Onu ambulansa bindirdik ve şikayetçi olmasını istedik. Palalı ise bizim geri çekildiğimiz sokağın paralelindeki sokaktaymış. Palalıya sonra ne olduğu hepinizin malumu.</p>
<p>Kitlelerin bir araya gelmesinin engellemesi ve küçük gruplara uygulanan aşırı şiddet direnişte bir çözülmeye yol açmadı ama katılımı azalttığı da kesin.</p>
<p><strong>Son Söz Yerine</strong></p>
<p>Direniş son sözünü söylemedi, mücadele daha yeni başladı. Hepimiz inanıyoruz buna. Gezi’den çok kolaycı çıkarımlar yapılmaya çalışıldı ya da pragmatik siyasi çözümler. Bunların hiçbiri için acele etmemek gerektiğini düşünüyorum. Yeni başladıysa önümüzde olanları anlamak için uzun bir zaman var. Yıllarca şikayet ettiğimiz insanlar, örgütler kısaca mücadelenin kendisi dibe vurmuşken büyük bir sıçrama yaşadı, yine aynı insanlar yine aynı örgütlerle ve daha önce sokaklarda olmayan taptaze bir ruhla.</p>
<p>Yazının başında bir belgesele ve asıl önemlisi belgesele konu olan karaktere değindim. Gezi Direnişi boyunca Sixto Rodriguez gibi binlerce kahraman ortaya çıktı. Beni biri bile öylesine heyecanlandırmıştı ki oradaki duyguları Gezi sürecinde hissettiklerimle birleştirmiş, birbirinin devamı olarak görmüştüm. Onu da, burada anamadığım başkalarını da Direnişin parçası olarak görüyorum. Şimdiki zamanın sadece bir şimdiden oluşmadığını yanında tüm bir geçmişi taşıdığını düşündüğüm gibi.</p>
<p>Gezi’de konuşuyorduk Paris Komünü 72 gün sürdü, John Reed Dünyayı Sarsan On Gün’de Sovyet devrimini ele aldı, bizimkisi ne kadar sürecek? 15 günlük bambaşka bir deneyim edindi bu topraklar. İleriki kuşaklara inanılmaz bir birikim bırakarak.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-bir-gezi-gunlugu-hayat-simdiki-zamanda-gecmisi-de-tasir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>#GEZİ2YAŞINDA: Eyle ve Gör, Gezi Direnişi Görselleri</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-eyle-ve-gor-gezi-direnisi-gorselleri/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-eyle-ve-gor-gezi-direnisi-gorselleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 12:41:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=756</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / Bir yürüyüş eylediler&#8230; Söz, yazı ve görüntü ya da görsel tüm ifade biçimleri farklı iletişim araçları olarak üretilir ve dolaşıma girerler. Farklılıkları hem üretim biçimlerinden hem de seslendikleri ya da uyardıkları duyu, algı ve duyarlılıklarımızdan kaynaklanır. Bununla da kalmaz bir iletişim aracı olarak kendisinin küçük bir parçası olduğu daha bütünlüklü bir anlamı farkında olarak ya da olmayarak oluşturabilir ve karşı anlamlar içeren söz, yazı ve görüntü üretimine de vesile olabilirler. Gezi direnişi, Gezi ile beraber İstanbul başta olmak üzere pek çok şehirde yaşanan direnişin nedenleri, nasıl yaşandığı, sonuçları; direnişin biriktirdikleri, ürettikleri her biri uzun ve derinlikli ele alınması gereken başlıklar. Uzun bir sürecin sonunda, bir yolun sonuna, bir yol eşiğine gelinmişçesine patlak veren duygular bir yandan ülkemiz tarihinin en önemli siyasi olaylarından birini oluştururken bir yandan da üzerinde düşünülmüşçesine değil kendiliğinden gelişen eylemleriyle bir direniş estetiği duvar, yer, araç, ağaç, bez, pankart yazılamalarından, müziğine (çapulcu şarkılar repertuarına) şiir başta olmak üzere edebiyattan tüm görsel çeşitliliğiyle video-klip, kısa film ve belgesellere, fotoğraf ve sosyal medya ürünlerine yansıdı. Dikkatimizi çeken, belki müzik dışında, görüntü üretiminin ağırlıkla anonim olarak kalmasına dikkat edilmesi, bir isim, kişi ve gruptan ziyade bir gezi kolektifinin parçası olarak üretim ve paylaşılmasına çalışılması olmuştur. Çizimlerde (örneğin [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><span style="color: #993300;">Seray Genç /</span> </em><br />
</strong></p>
<p><em>Bir yürüyüş eylediler&#8230;</em></p>
<p>Söz, yazı ve görüntü ya da görsel tüm ifade biçimleri farklı iletişim araçları olarak üretilir ve dolaşıma girerler. Farklılıkları hem üretim biçimlerinden hem de seslendikleri ya da uyardıkları duyu, algı ve duyarlılıklarımızdan kaynaklanır. Bununla da kalmaz bir iletişim aracı olarak kendisinin küçük bir parçası olduğu daha bütünlüklü bir anlamı farkında olarak ya da olmayarak oluşturabilir ve karşı anlamlar içeren söz, yazı ve görüntü üretimine de vesile olabilirler.</p>
<p>Gezi direnişi, Gezi ile beraber İstanbul başta olmak üzere pek çok şehirde yaşanan direnişin nedenleri, nasıl yaşandığı, sonuçları; direnişin biriktirdikleri, ürettikleri her biri uzun ve derinlikli ele alınması gereken başlıklar. Uzun bir sürecin sonunda, bir yolun sonuna, bir yol eşiğine gelinmişçesine patlak veren duygular bir yandan ülkemiz tarihinin en önemli siyasi olaylarından birini oluştururken bir yandan da üzerinde düşünülmüşçesine değil kendiliğinden gelişen eylemleriyle bir direniş estetiği duvar, yer, araç, ağaç, bez, pankart yazılamalarından, müziğine (çapulcu şarkılar repertuarına) şiir başta olmak üzere edebiyattan tüm görsel çeşitliliğiyle video-klip, kısa film ve belgesellere, fotoğraf ve sosyal medya ürünlerine yansıdı. Dikkatimizi çeken, belki müzik dışında, görüntü üretiminin ağırlıkla anonim olarak kalmasına dikkat edilmesi, bir isim, kişi ve gruptan ziyade bir gezi kolektifinin parçası olarak üretim ve paylaşılmasına çalışılması olmuştur. Çizimlerde (örneğin gazlandıkça büyüyen kırmızılı kadın ve küçülen polis) ya da fotoğrafa konu olan kişilerle (örneğin kırmızılı kadının kendisi ya da kırmızılı kadın fotoğrafını çeken muhabir fotoğrafçı) yapılan söyleşilerde “bendim” ya da” ben yaptım”dan çok uzak, herkesin sahip çıktığı bir meselenin önüne geçmek istemediklerini özellikle vurgular olmuşlardır.</p>
<p>Gezi boyunca üretilen görüntüler; meydanlara anlam veren, insanları bir araya getiren, kaybettiklerimiz için içimizi sızlatan, tanıklıkları içeren, herkesin yaşadığı şiddeti, acıyı ya da tam tersi güzelliği kaydetme isteği duydurtan, kaydettiği anda paylaşma isteği duyan kimi zaman tek başına da yeterince anlam üreten, kimi zaman benzerleriyle bir araya gelen fotoğraf ve hareketli görüntülerden oluşuyordu. Doğrusu görüntü dediğimiz şeyin bu süreçte hiç de sadece görünen ve gösterilen olmadığını anlamıştık. Bizim daha çok aşina olduğumuz ve bir izleyici olarak TV’den evlerimize ulaşan çoğu zaman alt yazılı-metinli, üst-sesli, manası belirlenmiş ve görüntüye yedirilmiş yani kurgulanmış görüntü hallerinin ilk kez dışına çıkıyorduk. Çünkü üreticisi ve belirleyicisi bizdik; hal böyleyken dolaşımını da biz belirliyorduk. Öyle de olmalıydı çünkü ana kanallar görmüyor, egemenin sözünden dışarı çıkmıyor, resmi sözcü olarak bir yandan güvenilirliğini yitirirken bir yandan da iktidara rüştünü ispat ediyordu. Gün geçtikçe daha belirgin bir biçimde medyanın, medya sermayesinin ve emek verenlerin toptan değişimine şahit oluyor; bırakın muhalif olmayı vicdanını öne koyanların da hızlıca tasfiye edildiği bir süreçten geçiyorduk. Bu sürecin çok önceden başlamış olduğu bir gerçek ama daha çok insan için görünür olması, daha çıplak görünür olması belki de şehrin en önemli meydanlarında verilen “meydan savaşlarının” görünmez oluşuyla doğrudan ilişkiliydi. Öyle şeyler görülmedi ki oysa öyle etkileyiciydi ki; 31 Mayıs gecesi şehrin meydanına insanlar akın ediyor, gece sokaklar terk edilmiyor, polis şiddetine direniliyordu. Boğaz köprüsü iki kez geçiliyor, Kartal’dan yola çıkan dostlar bir gece karanlığında yürüyerek vardıkları Altunizade’de bir gaz bulut ve yağmuruyla karşılaşabiliyordu. 1 Haziran’dan sonra Beyoğlu’nu çevreleyen ve pek çok semti içine alacak biçimde yaşam yeniden ve herkese yeni şeyler öğreterek organize oluyordu.</p>
<p><strong>Bir Başlangıç olarak Gezi Parkı </strong></p>
<p>Biraz ortadan mı başladık acaba? Yazı dilindeki başlangıç, üzerine düşünmeye başladığımız yerdir belki, peki tarihsel olarak bir başlangıç nereden başlar sahi. Nereden başlatılmalıdır yani? Said’in(1) bir kitabının başlangıcında belirttiği üzre başlangıç yalnızca bir eylem türü değil, aynı zamanda bir ruh hali, bir çalışma şekli, bir tavır, bir bilinçtir. Başlangıç aynı zamanda teoriktir. Pratiğin teoriyi üretmesi gibi. Başlangıç en azından yola çıkmaktır. Başlangıç engellendiği durumda bile, her zaman peşinden başka şeylerin geldiği bir ilk adımdır.</p>
<p>İlk kepçeye karşı direnenler bir başlangıçtı. ODTÜ öğrencilerine yapılan saldırı, Tekel direnişine geçen emekçiler, HES’lere karşı mücadele, Metin Lokumcu’nun ölümü ve ardından söylenenler, Roboski’de ölenler, THY’de emeği çalınanlar, parasız eğitim dedikleri için ağır cezalara çarptırılanlar; Festus Okey için adalet arayanlardan birinin söylediği gibi “buradaydık, çünkü bir yerden başlamalıydık”. Yok sayılanlar, aşağılananlar, tahammül edilemeyenler, ölümleri görünmeyecek diye düşünülenler için çoktan başlamalıydı.</p>
<p>Evet, ilk kepçeye karşı direnenler, Emek sinemasına defalarca yürüyenler, 1 Mayıs günü DİSK binasından evlerine kadar girilerek şiddetle püskürtülmeye karşı çıkanlar, gaz fişeği nedeniyle gözlerini kaybedenler, korku eşiğini aşanlar, bir ağaca sarıldıkları için acımasızca tekmelenenler, sivil ya da resmi üniformalı polis ve faşistlerin saldırısında içimizi kanatıp hayatlarını kaybedenler… Başlamışlar, başlatmışlardı. Direnişe, dayanışmaya, dur demeye, değiştirmeye, yenisini kurmaya, gidişata “gitme” demeye…</p>
<p>Hükmeden, mağdur olan, “en çok bilen, “en iyi bilen”, en çok miting yapan, insanları gaza getiren, getiremezse Kazlıçeşme’ye getiren, yedirtilmeyen, yiyen bir iktidarın susmak bilmeyen tek temsilcisi Gezi’de olduğu gibi bugün hala savaş çığırtkanlığı yaparken Haziran’ın ateşi de sürüyor; “Her yer Taksim her yer direniş” denmeye devam ediliyor.</p>
<p>Yaşananlardan pek çok sonuç çıkarılabilir. Tek bir şahsiyetin gücünü, değişen taktikleri ve pek çok yolla gelen tehdit ve saldırıları gördük. Aynı zamanda özgürlük denilen şeyin aslında tüketim ve haz olarak sistemsel tarifin dışında bir ortaklıkla ve direnişle olabileceğini; sokak ve meydanların bizlerin olduğunu da gördük. Ancak bunlarla birlikte belki sınırlarımızı da gördük.</p>
<p>Görünen ve görünmeyenler görüntülerle sınırlı değildi. Peşine düştüğümüz haklarda, yaşam alanlarımıza yapılan müdahalelerde, ağır cezalarda, ülkenin yaşadığı dönüşümde, birikim rejiminin değişikliğinde her şey bir yandan çok görünürdü bir yandan da görünmezdi. Kentli bir ayaklanma olarak bakıldığında temel itiraz “kent hakkı”nın gaspınaydı. David Harvey’in Lefebvre’nin görüşlerine olan ilginin canlanmasıyla beraber yeniden gündeme gelen, kolektif bir hak olarak tarif ettiği hak; kentleşme süreçleri üzerinde, şehirlerimizin nasıl şekillendirildiği ve yeniden şekillendirildiği üzerinde belirleyici bir güç olmayı talep etme hakkıdır. Kentleşme daima sınıfsal bir olgudur; şehirler bir artı ürünün toplumsal ve coğrafi olarak yoğunlaşmasından doğmuştur.(2) Kapitalist üretimin artışı ile dünya nüfusunun kentleşmesi arasındaki paralellik şaşırtıcı değildir. Bu artışın kesintisiz sürmesini engelleyecek herhangi bir şeye tahammülsüzlük had safhadadır dolayısıyla kentsel-sınıfsal tüm değişimler pürüzsüz ilerlemelidir.</p>
<p>Gezi Parkını tasarlayan, ilk şehir planlamacısı Aron Angel üzerine yapılan İstanbul Hayali belgeseli bir bakıma hem kentin hem parkın dönüşüm sürecini Gezi direnişinin öncesine tesadüf ederek aktarıyor bize. Perihan Bayraktar’ın İstanbul’un Hayali belgeselinde Aron Angel’le çok daha anlaşılır olan; parklar gezinti içindir. Ve Gezi Parkı da bunun hakkını vererek Taksim Meydan’dan Maçka’ya kadar süren, önü açık bir perpektifle Boğaz’a açılan yeşil bir gezinti alanıdır. “Gezi” olağan biçimde parkın önünde kullanılan ve özel isim olmaktan çok kendi anlamını taşıyan bir addır. Parkın ortasına kurulmak istenen bir otel inşaatı sonrasında, “Engel” lakabıyla da tanınan bir diğer deyişle “kamu vicdanı” taşıyan Aron Angel böylelikle şehir planlamacısı görevinden istifa ediyor. Belgesel Aron Angel ve şehir planlama üzerine iken bir yandan da geleceği muştuluyor gibi, iddiasızca. Aron Angel’in hocalık yaptığı ODTÜ’de açılan ilk şehir planlama bölümünden ve şehir planlamacılarından Tarık Şengül “&#8230; ütopyanın başlangıcı”na varılıyor.</p>
<p><strong>Bir tanık olarak Görüntü</strong></p>
<p>Gerçeğin içinden çekmek ve gerçeği yeniden çekmek iki ayrı eylem ve iki ayrı kavram. Film, kameranın çektiği değil gerçeklikten kameraya geçendir. Kameranın bakış açısı, durduğu yer izleyicinin bakış açısını ve gördüğü düzlemi belirler. Herkesin “kameralı adam” olduğu, içgüdüsel biçimde yaşadıklarını çeken ve paylaşan insanların olduğu eylemliliklerde görüntüler de farklı formlarla dolaşıma çıkıyor. Görüntü çeşitliliği öncelikle olan-biteni kaydetmek için kullanılıyor ve bir haber niteliği taşıyor. Görüntü aynı zamanda iletişmek için kullanılıyor. Görüntü tanıklık için kullanılıyor. Kısa film, belgesel, video-klip, videoeylem oluyor. Görüntü kendisinden başka bir şeye dönüşebiliyor; ardarda ve biraraya gelerek yeni bir anlam üretimine yarıyor.</p>
<p>Gezi olayları sırasında insanların yaşadıklarını; şiddete maruz kaldıklarını belgelemek için aradıkları görüntü kayıtları birer kanıt olma özelliğini taşıyordu aynı anda haber aynı anda iletişim aracı oluyor aynı anda tarihsel bir değer taşıyor ve aynı anda bir filmin parçası olabilecek potansiyeli taşıyordu.</p>
<p>İster gerilla usulü çekilsin, ister deneyimli bir foto muhabir elinden çıksın, ister bir belgesel yönetmeninin kamerası ister olayların içinden çekilmiş bir telefon çekimi ya da Halk TV ofisinden “haberi ayağa/ofise gelen cinsten” yakalanan görüntüler olsun tüm bunlar bir direnişin görsel üretimi ve yansıması olduğu kadar kültürel olarak görüntü üzerine düşünmemizi sağlayan ya da yaşadığımız gerçekliğe dair birliktelik ve aynı gerçekliği paylaştığımız duygusu veren görüntüler oluyordu. Adlandırmak konusunda ısrarcı ve iddialı olma yaklaşımından şu an için uzak durarak bu görselliğin kimi örneklerini ele almak gerekiyor. Önce görselliğin, ana akım olmayabilir ama ana üreticisi medya’dan başlayarak&#8230;</p>
<p>‘Medya’ya da Direnilir? Gezi direnişinde medyaya, iktidarın kollarından birisi olarak medyaya da direneceğimizi kestiriyorduk. Gezi direnişiyle beraber bir sorgulamanın başlayacağı ve “medyalı” ve “medya ile hayatımız” ilişkisinin iletişim kavramı, felsefesi ve ahlakı arasındaki uçurumun derinleştiği Benjamin’in üzerine işler daha bu mertebeye gelmeden düşündüğü belli başlıklar bizim de her zaman gündemimizi oluşturma potansiyeli taşıyordu. Ama Geziyle beraber geçmişte bize “geçilen” bilgi, haber ve yorumların dahi gözden geçirilmeye başlayabileceğini gördük. Bugün yaşadıklarımızı yansıtmayan, iktidarın dili, söylemi, gölgesi ve sansürüne boyun eğen medya, 90’lı yıllarda bize neler anlatmıştı soruları daha geniş kesimlerce sorulur olmaya başladı. Ana akım ya da egemen medya her zamanki gibiydi sanki. Olaylarımızı kaybettirirken kendi “olaylar”ını bize dayatıyordu. Ve olayları kaybettirirken düşünce yeteneğimizi de kaybettiriyordu.(3) Her kanal sadece RTE’nin konuşmalarını yayınlar, RTE’nin her refleksine yer verirken zaman zaman penguen belgeselleri kendine yer bulabiliyor; sığ “tartışma” programları hep aynı konukları ağırlar, iktidarın politikalarını “tarafsızca”, “anlamaya çalışan” bir girişle başlayan, gittikçe bu politikalara “hak vermeye başlayan” bir gelişmeyle devam eden, tüm dayatmaların dünyadaki örneklerini bulmak konusunda pek bir girişken uzmanlar, uzman-azman gazeteciler bir araya gelirken bir baktık ki penguen belgeselinden sonra “biliriz, belgeseli en iyi biz biliriz” demekten utanmayacakları “usta”nın hikayesini de yaptılar ve yayınladılar. Bir süredir vitrine ünlü aradıkları anlaşılan ancak her seferinde o vitrine niye çıktıkları anlaşılmayan (Necati Şaşmaz, Hülya Avşar, Kutluğ Ataman, Ajda Pekkan vb), geziye giden gitmeyen ayrımlarına varan, gazın, polisin yetmediği yerde “yargı”nın yeteceği sanılan bir ülkedeki medya ve medya hakimiyeti sarsılırken sanki “düşünmeye” de yeniden başlanıyordu. Düşünce bir perspektifti; dünyaya, memlekete, yanı başımızdakine ve olaylara yeniden bakma perspektifiydi. Düşünme yeteneği de mücadeleyle kazanılıyor; mücadelenin araçları, yazı-çizi-görüntü-yürüyüş-eylem birleşiyor, ayrılıyor, alt-üst ediyor, komik ediyor, trajik ediyor ama yoluna devam ediyordu. Ve bu daha başlangıçtı&#8230;</p>
<p><strong>Ethem Sarısülük ve Ali İsmail Korkmaz: Ölüm, yaşam, direniş ve görüntü</strong></p>
<p>Görüntülerin ilk anda temel olarak iletişim aracı olarak kullanıldığı söyledik ve gördük, iktidarın yalanı bir aygıt olarak kullandığı dönemde insanların kendisini görüntülerle savunduğunu dolayısıyla bir tanıklık ve kanıtlık olarak görüntülere başvurulduğunu gördük. Kimi zaman o ana tesadüf etmiş bir cep telefonu kaydı, kimi zaman gazeteci, kimi zaman bir videoeylemcinin çektikleri ya da ironik biçimde kimi zaman “silinememiş”, “kamera açısı kaydırılmamış” bir özel ya da devlete ait kamera kaydı bu görüntüleri oluşturuyordu. Aslında tüm bu süreç boyunca adına güvenlik denilen kamera kayıtları kameranın “güvenlik” sağlamadaki işlevi üstüne de düşünmemizi sağladı. Güvenliği sağlayan görüntüler miydi ya da görüntülere rağmen “güvenlik” insanlar için, örneğin Ethem ya da Ali İsmail için değil sadece devlet için miydi? Kameranın nerede durduğu önemliydi. Kameranın gördükleri dışarıda bıraktıklarına da fazlasıyla işaret ediyordu.</p>
<p>Ethem Sarısülük’ün Kızılay Güvenpark’ta vurulduğu görüntülerde, hepimiz için görünür olan gerçekliği farklı yorumlayan bir yargı sistemi ile karşılaşsak da Mobese kameraları vurulma anı ve sonrasını kasıtlı olarak kaçırsa da -kamera vurulma anı ile beraber “güvenliği” tehdit eden şey gökyüzündeymişçesine gökyüzüne bakıyor sonrasında da polislerin toplandığı alana yöneliyordu. Kameranın polislerin toplandığı alana yönelmesi olay yerine ilişkin bir genel planı da ortaya koyuyordu. Elimizde iki görüntü kaydı vardı ve iki görüntü de farklı iki açıdan bize olay anını ama en önemlisi polisin konumunu sunuyordu. Kameranın konumu polisin konumuna dair her iki görüntüde de bir yorum yapılmasını sağlıyor ancak biri “yakın plan” diğeri eksik “genel plan” birbirlerini tamamlıyordu. İlk karşılaştığımız görüntülerde bir polisin önce önüne gelen, yere düşmüş birini tekmelediğini durmayıp daha ileri doğru gittiğini, kolu ile öne doğru hamle yaptığını ve yere düşen Ethem’i görüyorduk. Sonrasında ağırlaştırılmış görüntülerde polisin şarjörünü çektiğini bir değil üç kez ateş ettiğini ve üçüncüsünde silahını insanlara yöneltip hızla koşmaya başladığını görüyorduk. Ethem’i çevreleyen insanlar canhıraş “yaralı var” diye bağırırken üzerlerine ateş edilmeye devam ediliyor, beyaz tişörtünü eline alan biri ateşkes çağrısı yapıyordu. Sonrasında yine pek çok vicdana dokunan şey yaşandığından eminiz, bunları göremedik. Ethem Sarısülük’ün avukatı devamından yola çıkarak eksik görüntülerin varlığına dikkat çekiyor. Nitekim 14 gün boyunca yoğun bakımda kalan, kafasından 9 mm çapında mermi çıkarılan, cenazesinin önü kesilen Ethem Sarısülük’e ilişkin soruşturma dahi 7 gün sonra başlatılıyor ve elbette sonuç vermiyordu. Güvenpark’taki güvenlik kamerasından kaçırılamayan ama eksik “genel plan” görüntülerde ise o polisin ait olduğu polis ordusundan ayrıldığı, öne çıktığı, Ethem Sarısülük’ün olduğu Metro’ya yakın grubun üstüne intikam alırcasına, “derslerini verircesine” yürüdüğü üstlerine ateş ettikten sonra yeniden geride bıraktığı polis grubuna doğru yöneldiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Görüntüler özellikle ölüm ve yaralanma anları için gerekli oldular. Lice’de barış istiyoruz, karakol istemiyoruz diyen grubun üzerine açılan ateşte ölen Medeni Yıldırım’ın vurulma anı ve Ali İsmail Korkmaz’ın Eskişehir’de karanlık bir sokakta önü kesilerek sivil polis ve faşistlerce dövülerek öldürülme anı bu görüntülerin kendi hikayeleriyle beraber öyle çok şey anlatıyordu ki&#8230;(4) Bu görüntülerle beraber Medeni Yıldırım ve Ali İsmail Korkmaz için ilk elden devlet görevlilerinin “birbirlerini vurdular, arkadaşları yapmıştır” yalanları değil sadece Eskişehir’de o gün o sokakta pek çok direnişçi genç insana pusu kuranların yalanları da şüpheye yer vermeksizin açığa çıkmıştır. Ama yalandan kim ölmüş ki&#8230;</p>
<p><strong>Bir eylem olarak video ve film</strong></p>
<p>Meydanlardan, eylemlerden üretilen filmler, videolar, belgesellerin son yıllarda çok farklı örnekleriyle karşılaştık. Dünyanın pek çok yerinde aslında aynı ekonomik politik kuşağın, neo-liberalizmin ortak yıkıcı hareketleri, insana, doğaya, kamusal alanlara saldırısı, sermayeyi merkeze alan yeni düzenlemeleri, dünya ölçeğinde yeni paylaşımların yarattığı savaşlar karşıt-ortak hareketlere de yol açtı. Her ülkenin kendi özgünlüklerini taşıyarak yükselen bu hareketler meydanlara aktı, meydanlarla simgeleşti. Yunanistan’da Syntagma, İspanya’da Puerto del Sol, Mısır’da Tahrir meydanlarında yaşananlar hem bir ülkenin siyasal geleceğini etkilerken hem de bir kamusal alan olarak toplumsal hafızalarda simgeleştiler. Türkiye’de Taksim’in tarihsel olarak bir mücadele alanı olması, 1977 1 Mayıs’ının solun tarihi için de bir dönüm noktası olması Taksim’i günümüz toplumsal ve politik hareketlenmelerinde yine merkezi yapar; isyanı merkezileştiren bir meydan yapar. Bir direniş alanı olarak Taksim de diyebileceğimiz bu başlığı videoya, filme bağlayan, meydanların görsel olarak ifadesidir.</p>
<p>Meydanların sıcak anları dahil çekilen, belgeleyen görüntüler daha çok kitlelerin çekildiği, anların yakalandığı hareketli görüntülerdir. Kitleler kendileriyle kendi çekimleri aracılığıyla karşılaşırlar. Zaman sınırlıdır ve görüntüler de rastgele ya da tesadüfidir. Benjamin kitlenin kendi yüzüyle karşılaşması olgusunu yeniden üretim ya da çekim tekniğiyle ilintilendirir: “Genelde kitlesel hareketler aygıta, bakışlara olduğundan çok daha açık ve seçik gözükür. Yüzbinlere ait kareler, en iyi kuşbakışı görülebilir. Her ne kadar bu perspektif, insan gözüne de aygıta olduğu kadar açıksa da gözün kaptığı görüntüde bir büyütme çekimdeki durumun tersine, olanaklı değildir.”(5)</p>
<p>Kameraya gözükenin nasıl bir kullanıma konu olduğundan bağımsız -çekim tekniği ve görüntü üretiminin de düşünülerek planlanmadığı- aslında kameralı-adam’ın (Vertov’a atfen) durduğu yerden başlayarak ideolojik seçimlerle görüntü üretimi yapıldığı bugün çok daha anlaşılır ve çok daha gündem konusudur. Kameralı-adam vardır kitlelerin hiç kadrajına girmediği polise sığınarak görüntüler çekiyordur. Kameralı-adam vardır saldırıya uğrayan barışçıl insanların karşı karşıya kaldıklarını görüyordur.</p>
<p>Fatih Pınar’ın, Videoccupy’ın, isimsiz ya da pek çok kolektif yapımda bu sürecin nasıl yaşandığına dair tanıklıkları vardır. Çekilen tüm sıcak görüntüler ve Gezi Parkı yaşamı bugün pek çok kısa, uzun video ve belgesele yansımış durumda. Bazıları ise mücadele sırasında direnişçilere, sokağa çıkan insanlara yöneltilmiş kara propagandaya verilen bir yanıt ya da iktidarın dilinin yaratıcı biçimde bir eleştirisine dönüşüyordu.</p>
<p>“Bunu ben kırdım, keşke yalnız bunun için kırsaydım seni”, Ankaralı direnişçilerin kırık bir reklam panosu önünde, arkasında durarak panoyu neden kırdıkları üzerine bir iki cümlelik nedenlerini bazen sokaklarda yaşananlara paralel bir biçimde aktarıyordu bize. “Pano kırmanın kafa kırmaktan daha masum olduğu” gerçeği dile getirildiği gibi bir tebessüm yerleşiyordu yüze izlerken.</p>
<p>“Eskişehir Ali İsmail Korkmaz’ı unutmuyor” ise Eskişehir’de yapılan bir eylemi görüntülüyordu. Bir grup genç tramvayda, kafelerde bir metin okuyordu: “Benim adım Ali İsmail Korkmaz. 19 yaşındayım. Sivil görünümlü bazı adamlar üzerime sopalarla saldırıp başıma ve vücuduma vurdular. Hastaneye gittim. Önce karakola git, ifade ver dediler. Olaydan 20 saat sonra fenalaşınca hastaneye kaldırıldım. Beyin kanaması geçiriyordum. Çok geç kalınmıştı. 38 gün komada kaldım. Kurtulamadım. Saldırının görüntüleri polise verildi. Ama o görüntülerde saldırıya uğradığım dakikalar birileri tarafından silinmişti. Benim adım Ali İsmail Korkmaz 2 Haziran’da saldırıya uğradım. 10 Temmuz’da kalbim durdu. Katillerim aranızda dolaşıyor.” Bir grup gencin bir avaz okuyarak/söyleyerek Ali İsmail Korkmaz’ı hatırlattığı bu eylem ve videoeylem kamusal alanlarda ya alkışlanıyor ya da sessizlikle karşılaşıyordu. İhtiyaç duyulan bir şok etkisi taşıdığı da söylenebilir.</p>
<p>“THY Grevcilerinden güvenlik videosu” direniş sırasında çekilen, kaldığı yerden birbirini tamamlayan görüntülerden oluşuyordu. THY Genel Müdürlüğü ve Galatasaray Lisesi önünde tekrarlanan eylem hem direnişin bir parçası olan hem de direnişe destek olan THY çalışanlarının eylemleri bir uçak kalkış öncesi yapılan uçuş güvenliği uyarılarını örnek almıştı ve ilk uyarı medyaya ilişkindi. Gezi öncesi THY’de yaşananlara ilişkin haberler oysa ki hiç “atlanılır” değildi. Haber hakkının ihlal edildiği, THY direnişçilerinin görmezden gelindiği bir dönemde THY çalışanları kendilerini görsel olarak da ifade etme yoluna gidiyordu. THY direnişi Gezi direnişi bütününün bir parçasına dönüşüyordu çünkü Gezi farklı kesimlerden pek çok insanın tepkisini, öfkesini, duygu ve düşüncesini taşıdığı müşterek bir zemindi aynı zamanda.</p>
<p>Nefes Al belgeseli de bir medya eleştirisiydi; ironik biçimde halkın huzurunu korumak için yapılan yasakları, çelişkili beyanları, bir küçük ekranın büyük ekranda yer kapladığı, görüntülerle veriliyordu. Sosyal medya yasakları, Reyhanlı yasağı, Hayat TV’yi kapatma girişimleri, bu ülkedeki “en büyük” ve “tek büyük” siyasetçinin kürtaj konuşması, Emek sinemasının yıkılmayacağı haberlerinin üzerine düşen yıkım görüntüleri, polise yapılan övgü ve polisin uyguladığı şiddet&#8230; Basın özgürlüğü adına çelişkili her tür beyan, üstelik öyle yılların bir dökümü yapılmıyor en fazla bir kaç gün&#8230; Az zamanda çok çelişkili beyan, çok yasak düzenleme ve nefes aldıran bir direniş.</p>
<p>Gördüm, Bir Gezi Parkı Direnişi kısa belgeseli de çapulcu sinemacıların ortak işiydi. Park içinde yaşananları, savunmayı, saldırıyı mücadelenin başlangıcını kaydeden bu belgesel Gezi’nin coşkulu hallerini de çatışmalı hallerini de verebilmiştir. 1 Haziran’dan sonra sayıları giderek artan insanların birlikte paylaşarak yaşamaları, vurmalılarla yapılan coşkulu müzik, çekim yapıldığının farkına vararak kameraya gülümseyen insanlar, gökyüzünde durum tespiti yapan helikopterin parka yansıyan ışığı sonra sokaklarda duymaya alıştığımız sesler ve gördüğümüz/geçtiğimiz açılardan çekilmiş görüntüler&#8230; Imagine şarkısı eşliğinde çatışmada, kutlamada bir arada olan insanlar Okan Bayülgen’in yaptığı bir konuşmayla sona eriyor “insanın tabiatına karşı gelmeyiniz” diye. Gerçi aynı Okan Bayülgen daha sonraki açıklamalarıyla insanın tabiatını başka türlü açıklayarak kafaları karıştıracaktı.</p>
<p>Çocuklarımızın Gözünden Gezi Parkı, Çocuk Gezim Atölyesi gönüllülerince ve Gezi Parkı’na, atölyenin olduğu çadıra gelen çocuklarla gerçekleştiriliyor. Temiz havanın çağrıştırdığı “park”, anne ve babadan kaçılarak elde edilen “özgürlük”. Çocukların kendilerine sorulan sorulardan bazılarına yanıtları böyle oluyor. Resimlerine biber gazı robotu, biber gazından güneş, polis, ağaçlar ve ağaçların kesilmesini istemeyen çocukları yansıyor. Kendileri ve kendi hayatları. Gezi parkı çocukların yaşamlarının bir parçası oluyor. Bir parkın çocukların yaşamının bir parçası olmaması düşünülemez elbette. Ancak bu kez bir parkın kaydırağı değil sadece direnişi de bir parçası oluyor.</p>
<p>Çocukların parktaki varlığı iktidarı hem tedirgin hem rahatsız etti hatta onları çocukların varlığını inkar ettirmeye vardırttı. 15 Haziran sonrası çocukların polis saldırısından nasıl etkilendiği görüntüleri ortaya çıktığında en çok sorulan sorulardan biri ironik biçimde, çocukların parkta ne işi olduğuydu, ya peki nerede olacaklardı? Bir saat öncesine kadar her biri koca bir resmin bir parçasını boyamakla/tamamlamakla pek meşguldüler oysa ki.</p>
<p>#occupyGEZI bir dayanışma ruhuyla Gezi Park’ına gelen ve bu dayanışma ruhuna şahit olmanın mutluluğunu, coşkusunu yaşayan insanların tanıklıklarını bir araya getiriyordu. “Yaşamak direnmektir” diyen genç kadın, “ölsem de gam yemem gayrı” diyen yaşlı kadın, farklı kuşaklardan pek çok insan bir korku imparatorluğunun nasıl dağıldığını, korkuyu geride bıraktıklarını gösteriyordu. Wim Wenders’in Pina Bausch belgeseline eşlik eden Lilies in Valley bu kez onlara eşlik ediyordu.</p>
<p>Bir gökyüzü fotoğrafçısının çektiği geniş açılı Taksim meydanı, Gezi Parkı ve civar sokakların bir Haziran akşam üstüne ait görüntüleri muhtemelen herkesin yeteneğini katarak dayanışma için paylaşabileceklerine örnek bir çalışmayı oluşturuyordu. Kitlelerin çekimine uygun kuşbakışı bir açıyla&#8230;</p>
<p>Bora Tarhan’ın Türkiye’nin Sevgili Evlatları, barikatlarda geçerken, Fatih Pınar’ın 15 Haziran’ı ise Gezi Park’ına saldırıyı, Kazlıçeşme mitinginde izleyici kitleleri coştururken söylendiği gibi “temizleme” hareketini tüm çıplaklığıyla aktarıyordu.</p>
<p>Çekilmiş pek çok görüntü olduğu gibi çekilememiş, kaçırılmış pek çok görüntü de var elbette. Toplumsal bir hafızanın oluşumuna katkıda bulunacak kimi direnişi, şiddeti ve dayanışmayı (İstiklal’de, Cihangir’de, Sıraselviler’de, Akaretler’de, Harbiye’de, Osmanbey’de inadı kırılmayan sokakların; o sokaklarda gaz ya da tazyikli su saldırısından sonra geri çekilip tekrar bir araya gelen, bunu defalarca ve sabaha kadar yapan direnişçilerin, bir polis gözaltısını protesto eden sokağın görüntüleri pek çok şeyi simgeleyecek güçte) kimi “o günler”de yaşananları kaydetmiş, kimi düşünsel olarak süreci yeniden ele alacak pek çok görüntü üretildi ve üretilecek. Ne bu sürecin ne de bu görüntü üretiminin şu an sona erdiğini söylenemez.</p>
<p><strong>Sinemada bir başlangıç olarak “yeni kuşak” </strong></p>
<p>Gezi öncesi filmlerde bir kuşağa dair ipuçları bulmak mümkündü. Başta Çoğunluk olmak üzere, Araf, Şimdiki Zaman, Gözetleme Kulesi hep genç bir kuşağı ve sıkışmışlıklarını, çare arayışlarını ya da teslim oluşlarını anlatır. Direniş uzaktır ancak hayatlarını değiştirme imkanı olsa sanki kullanacaklardır. Bu anlamda bir eşiktedirler, araftadırlar. Alternatifi kendi başlarına gerçekleştirecek durumda değildirler, gerçeklik onlar için değiştirilemez bir çoğunluğa dönüşmüştür; farklı bir gelecek beklenmedik olacak ama beklenmedik bir hareket başladığında bir parçası olmaktan uzak duramayacaklardır sanki. Daha çok kadın karakterlerinde hissettiğimiz bu “kaçış” ve “değişim” ihtiyacı elbette toplumun “çoğunluğu”nun kadına bakışı, kadına biçtiği rol, toplumsal kimliğin baskıcı bir hale dönüşmüş olmasından kaynaklanır. İlginçtir bugün meydanları dolduran, ön saflarda yer alan kadınlar olduğundandır ki; örneğin Mısır meydanlarında en çok, kadınların safdışı bırakılacağı taciz gibi yöntemler her geçen gün artmaktadır.</p>
<p>Ve bir son not; tüm bu görüntülerin hızla toplumsallaşmasını sağlayan tüm problemlerine ve tüm umut verici potansiyeline de bu süreçte tanıklık ettiğimiz “bir alternatif olarak sosyal medya” üzerinedir. Pek çoğumuzun hayatına mayıs ayı sonu itibariyle twitter girmiştir örneğin. Buradaki pek çoğumuz facebook, twitter, instagram vb. sanal sosyalleşmelere, takipleşmeye mesafeli duran ve hiç kullanmayan bir grup insandır ve bu olaylar bu insanlar için de sosyal medya eşiğinin aşılmasına vesile olmuştur. Bu da aşılan eşiklerden sadece bir tanesidir.</p>
<p>Gezi’den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıktır. Ana akım medyanın tavrı -gerçekler ve sokak karşısında kafasını kuma gömenler- yeni bir medyanın, böyle davranmakta ısrar edenler için de yeni iletişim kanallarının önünü açtı. Sanat ise anonimleşirken halka yaklaşan bir tavır içine girmeye başladı. Ütopyanın yeni başladığı topraklarda sinemanın da kendisini yeniden tanımlaması gerekecek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<pre><strong>Notlar:</strong></pre>
<pre>(1)Edward Said, Başlangıçlar, Niyet ve Yöntem” Metis Yayınları, 2008.</pre>
<pre>(2)David Harvey, Asi Şehirler, Metis Yayınları, 2013.</pre>
<pre>(3)Ulus Baker, “Medyaya Nasıl Direnilir?”, Birikim Dergisi sayı 68-69. 1995.</pre>
<pre>(4)İsmail Saymaz katıldığı bir radyo programında o görüntülerin hikayesini şöyle anlatır: “Aslında bu görüntünün hikâyesi başlı başına ayrı bir kitap konusu diyebilirim. Görüntünün önce kayıp olduğunu söylendiğini ve sonra nasıl bulunduğunu anlatmak gerekiyor. Çünkü Ali İsmail Korkmaz dövüldükten sonra olay mahallinden 41 tane görüntü elde edilmişti. Bunlardan üçünün görüntülerinin silinmiş ya da kayıp olduğu ifade edilmişti bilirkişi raporuna göre. Bunun 3 tanesi Ali İsmail Korkmaz’ın dövüldüğü Sanayi Sokak’taki 3 görüntüydü. Bunlardan biri bir otele , biri bir fırına, biri de bir dükkâna aitti. Fırına ait olanların ilk raporda silindiği, kayıp olduğu söylenmişti. Daha sonra Jandarma Kriminale gönderildi. Jandarma Kriminal bunun, Ali İsmail Korkmaz’ın 2 Haziran gecesi dövüldükten 4 gün sonra 6 Haziran’da fırıncı tarafından iki kez silindiğini tespit etti ve görüntüleri geri getirdi. İlginç olan şuydu; görüntüler 6 Haziran’da silinmişti, polis ise bunlara 7 Haziran’da el koymuştu. Yani polis el koymadan bir gün önce silinmişti. Demek ki buna el konulacağı biliniyordu evvelden. Görüntüler kurtarıldıktan sonra şu anlaşıldı; (...) fırıncı ve onun 3 akrabasının bir polisle beraber dövenler arasında olduğu ortaya çıktı. Bu bakımdan çok ilginçti. Sonra savcılık iki etapta bu soruşturmayı yürüttü ciddiyetle. Birincisi jandarmaya gönderdi ve ifadeleri jandarma aldı. Çünkü şüphelilerden birinin emniyet olduğuna inanıyordu. İkincisi ise bu görüntüler alındıktan sonra daha evvel ifadesine başvurulmuş olan iki tanığın anlatımlarıyla görüntülerdeki kişilerin ve dövülen Ali İsmail Korkmaz’ın davranışlarının örtüştüğü yani tanığın anlatımları görüntülerle doğrulandığı ortaya çıktı. Dolayısıyla savcılık bu görüntüleri elde ettikten sonra 6 Ağustos’ta 1 polisi ve 3 kişiyi daha sonra orada olup köyüne kaçmış 1 kişiyi tespit etti ve tutukladı. Toplam 5 kişi tutuklanmış oldu ve ilginç olan şudur ki; polis burada kendisinin sadece tekme attığını onun da göğsüne gelmiş olabileceğini söylemişti ifadesinde. Görüntülerde anlaşılıyor ki kafasına gelecek şekilde üç defa tekme atmış ve son o görüntüde polisin elinde bir cisim olduğu görülüyor. Yine sivil kişiler demişlerdi ki; “biz devletin polisine yardım ettik” Nasıl bir yardımda bulundukları  görüntülerden anlaşılıyor. İsmail Korkmaz’ı yakalıyorlar, yaklaşık 10 saniye müddetle dövüyorlar, sonra polisin gelmesini izliyorlar, polis de gelip tekrar darp ediyor İsmail’i. Daha sonra görüntülerin tamamını izlediğimizde anlaşılıyor ki; o saatlerde aslında kapalı olması gereken fırının açık olduğu,  oranın adeta 15-20 kişi civarında gaz maskeli coplu polis ve ellerinde sopalar bulunan sivil kişilerin birlikte hareket ettikleri görülüyor. Hatta başka göstericileri de dövdükleri anlaşılıyor. (...) orada bir tür üs kurulduğunu biz anlıyoruz.” <a href="http://www.medyatava.com/haber/ali-ismail-korkmaz-in-oldurulme-ani-goruntulerini-ortaya-cikaran-muhabir-konustu_95020">http://www.medyatava.com/haber/ali-ismail-korkmaz-in-oldurulme-ani-goruntulerini-ortaya-cikaran-muhabir-konustu_95020</a></pre>
<pre>(5) Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, 2004, s. 86</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-eyle-ve-gor-gezi-direnisi-gorselleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>#GEZİ2YAŞINDA: Fatih Pınar ve Reyan Tuvi ile Söyleşi, “Hayatımızın en güzel Haziran ayı”</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-fatih-pinar-ve-reyan-tuvi-ile-soylesi-hayatimizin-en-guzel-haziran-ayi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-fatih-pinar-ve-reyan-tuvi-ile-soylesi-hayatimizin-en-guzel-haziran-ayi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 12:36:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[fatih pınar]]></category>
		<category><![CDATA[reyan tuvi]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=754</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / Haziran direnişi sırasında Gezici ve Gezi’den kameralarla çekimler yapan Fatih Pınar ve Reyan Tuvi ile buluştuk hem kendi deneyimlerini hem de video ve belgesel üretimini konuştuk. Fatih Pınar bu süreçte 11 ve 15 Haziran günlerinde çektiği videoröportajlara bir stadyumun direniş seslerini de ekledi, Berkin Elvan için Berkin Elvan’la beraber günlerdir uyumayan Okmeydanı Halkı’nın direnişini de&#8230; Belgesel yönetmeni Reyan Tuvi ile Festus Okey’i anlatan bir belgeselde bir araya gelmişlerdi. Şimdi de Gezi’yi, Haziran Direniş’ini konuşurken bir araya geldiler.   Yeni Film: Fatih Pınar’ı fotoğrafçı olarak tanıdık önce. Ama özellikle son dönemde, toplumsal eylemleri kaydederken yaptığı kısa belgesel, video-belgesel ya da videoröportajlarla da karşılaşıyoruz… Aslında artık belgesel, kurmaca pek çok türün sınırları muğlaklaşmış, hepsi iç içe geçmiş durumda. Ama, siz yaptığınız işleri fotoröportaj ya da videoröportaj diye adlandırıyorsunuz, neden? Fatih Pınar: Evet, ama yine de adlandırmak çok önemli ya da belirleyici değil. Yani önce adlandırıp sonra ona uyarak hareket etmiyorum. Ama, bu yeni bir şey diye altını çizmek gerekiyor. Ben Atlas Dergisi’nde başladım fotoğrafa. Foto muhabirlik yapıyordum orda. Atlas’ta çalışmak, fotoröportaj yapma mantığını, anlayışını, yeteneğini kazandırdı bana. Biz bir konuya gittiğimiz zaman, bu sosyal, kültürel, kentsel ya da çevre ile ilgili olabilir -hatta savaş muhabirliği de yaptım ben- o konuyu [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="color: #993300;">Seray Genç /</span> </strong></em></p>
<p><em>Haziran direnişi sırasında Gezici ve Gezi’den kameralarla çekimler yapan Fatih Pınar ve Reyan Tuvi ile buluştuk hem kendi deneyimlerini hem de video ve belgesel üretimini konuştuk. Fatih Pınar bu süreçte 11 ve 15 Haziran günlerinde çektiği videoröportajlara bir stadyumun direniş seslerini de ekledi, Berkin Elvan için Berkin Elvan’la beraber günlerdir uyumayan Okmeydanı Halkı’nın direnişini de&#8230; Belgesel yönetmeni Reyan Tuvi ile Festus Okey’i anlatan bir belgeselde bir araya gelmişlerdi. Şimdi de Gezi’yi, Haziran Direniş’ini konuşurken bir araya geldiler.   </em></p>
<p><strong>Yeni Film: Fatih Pınar’ı fotoğrafçı olarak tanıdık önce. Ama özellikle son dönemde, toplumsal eylemleri kaydederken yaptığı kısa belgesel, video-belgesel ya da videoröportajlarla da karşılaşıyoruz… Aslında artık belgesel, kurmaca pek çok türün sınırları muğlaklaşmış, hepsi iç içe geçmiş durumda. Ama, siz yaptığınız işleri fotoröportaj ya da videoröportaj diye adlandırıyorsunuz, neden?</strong></p>
<p>Fatih Pınar: Evet, ama yine de adlandırmak çok önemli ya da belirleyici değil. Yani önce adlandırıp sonra ona uyarak hareket etmiyorum. Ama, bu yeni bir şey diye altını çizmek gerekiyor. Ben Atlas Dergisi’nde başladım fotoğrafa. Foto muhabirlik yapıyordum orda. Atlas’ta çalışmak, fotoröportaj yapma mantığını, anlayışını, yeteneğini kazandırdı bana. Biz bir konuya gittiğimiz zaman, bu sosyal, kültürel, kentsel ya da çevre ile ilgili olabilir -hatta savaş muhabirliği de yaptım ben- o konuyu bütün yönleriyle anlatan röportajlar yapıyorduk.</p>
<p>Sonra Atlas dergisinden ayrıldıktan sonra 2004 yılında fotoğrafa devam etmek istiyordum, ama yapmak istediğim şeyleri taşıyabilecek bir mecra bulamamıştım. 2004’ün Eylül ayında internette fotoğrafların sesle eşleştirilerek, kısa multimedyalar yapılabileceğini gördüm. O zamanki Ntvmsnbc’ye böyle bir proje önerdim. Fotoröportaj yapmayı biliyorum ama ses kaydı yapmayı onları eşleştirmeyi ve montajını yapmayı bilmiyordum önceleri… Öyle başladım işe. Ve bunun adına fotoröportaj dedim. Gerçekten de fotoğrafın o andaki ambiyansını, ortam sesleriyle eşleştirerek izlenebilecek şeyler yaptım. O zaman şimdiki gibi youtube’lar, vimeo’lar yoktu. 20- 30 MB’lik bir dosya indirilip ondan sonra izlenebiliyordu yaptığımız işler. Aslında 8 sene öncesinden bahsediyoruz, ama şimdi düşününce bu nasıl eski bir teknolojiymiş filan diyorum. Hani 2 dakika filan beklemen gerekiyordu bunun için o zaman. O fotoğraftaki birebir anın sesinin duyulması yeni bir şeydi. İşte bunun adına fotoröportaj dedim. Video da kaydeden bir fotoğraf makinesine da sahip olunca, fotoğraflarla videoları birleştirerek multimedya yapmaya başladım. Multimedyada biraz daha özgürleşiyorsun, Çünkü yalnızca fotoğraf, ses değil, video, müzik ve yazıyı da kullanarak anlatmak istediğini daha iyi anlatıyorsun. Bu hikaye en son videoröportaja kadar geldi.</p>
<p>Buradaki kilit mesele şu… Benim için önemli olan gazetecilik yapmak. Tabi ki fotoğrafa çok daha aşina birisiyim. İlk aşkım olması nedeniyle benim için daha vazgeçilmez bir şey foto muhabirliği, foto röportaj yapmak. Ama şunu gördüm, şu an bir şeyleri videoyla daha etkili bir şekilde anlatacaksam, tırnak içinde muhafazakar bir şekilde ‘’Hayır ben videoya karşıyım, multimedyaya karşıyım ille de fotoğraf olmalı, fotoğraf makinesiyle video çekmem’’ demem. Doğrusu, bu gibi argümanların hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Benim için o makina sadece bir araç. Ve ben bu aracı anlatmak istediğim şeyi daha iyi anlatmak için kullanmaya başladım. ‘’Fotoğraftan videoya geçtin, ama sen şöyle bir fotoğrafçıydın’’ diyenlere de çok kulak asmıyorum. Çünkü. Benim için birincil olan şey gazetecilik yaparak tarihsel misyonumu yerine getirmek, çağıma tanıklık etmek, çevremde olup biten, rahatsız eden hak ihlallerini duyurmak. Dolayısıyla, bunun için fotoğraf, fotoröportaj, multimedya, video, video röportajı kullanabilirim. Ama, fotoröportajı da birazcık gözetiyorum doğrusunu söylemek gerekirse…</p>
<p><strong>Yeni Film: Bugüne dek yaptığın fotoröportaj ve videoröportajlarda az önce söylediğin gibi tanıklık etmek, haksızlıkları belgelemek ve ezilenin yanında olmak gibi toplumsal duruşunu da koruyan bir tavrın, tarafın var. </strong></p>
<p>Fatih Pınar: Yaptığım nitelik açısından, gazetecilik formasyonunda asında objektif bir iş. Kaba bir ajitasyon ya da sömürü olmayan işler yapıyorum. Kimse, art niyetli bile olsa, yaptığım işe bir şey diyemiyor. Durduğum tarafa bile bir şey diyemiyor. Çünkü hakikaten sağduyulu, objektif, rasyonel işler bunlar. Bir gazetecinin yapması gerektiği gibi. Haksızlık yapılanın, ezilenin yanında durma gibi durumlar zaten hayat görüşünün, ideolojinin bir sonucu. Tarihsel misyon tanımını kullanmamın sebebi de bu. Çalıştığım iş bunu gerektiriyor, işyerinden bu isteniyor diye yapmıyorum ben. Bütün bunları kendi inisiyatifimle yapıyorum. Zaten adı üstünde, videoaktivizm…</p>
<p>Atlas’a başladığımda 98 yılında 24 yaşındaydım. Ben o zaman da kendi yapmak istediğim şeyi yapıyordum. ‘’Yönetim tarafından bizim için bunu yapar mısın denilip de hani, eh ne yapalım bunu yapmak zorundayım’’ tarzında hiç çalışmadım. Şimdi de öyle. Dolayısıyla, kendi vicdanımla, inisiyatifimle yapmak istediğim bir şey var zaten. Bu işleri hayat görüşümü ortaya koyabileceğim, derdimi dile getiren, sistemin haksızlıklarını, eşitsizliklerini dile getirebileceğim somut donelerden yola çıkarak anlattığım hikayeler olarak görebiliriz. Bu anlamda, taraf olmamak gibi bir durum söz konusu değil zaten.</p>
<p><strong>Yeni Film: Bu sayımız için yaptığımız söyleşilerde başından beri hep şunu hissettik, hepimiz şunun derdindeyiz aslında: Öyle görünüyor ki kendi medyamızı kendimizin yapması gerekiyor. Direnişin medyasını yapmamız gerektiği gibi. Kendi tarihimizi de kendimizin yazması gerekiyor. Çünkü, iktidar tarihi başka türlü yazıyor zaten. Ya da sizin yaptıklarınızdan yola çıkarak; Festus Okey’in görünür olması, 1 Mayıs günü Taksim Meydanı’na bir sabah erken gelen İncedere ailesini tanımamız… Belgeselci bir tavrın yanısıra, hümanist bir bakış ve vicdanlara dokunan bir yanı var&#8230; </strong></p>
<p>Fatih Pınar: Vicdana dokunan şey, herkesin vicdanına dokunan şey aslında. Benim bu anlamda bir farklılığım, bir ayrıcalığım değil. Çünkü bu yansıttıklarım benim de vicdanıma dokunmuştur. Avantajım ya da farklılığım şu olabilir: Kamera tutuyor olmam. Bir başkası grafiği yapıyor, bir başkası müziğini yapıyor ya da resmini yapıyor…</p>
<p>Festus Okey olayı, Tarlabaşı, hak ihlalleri, emek sorunu, kadın sorunu, Gezi olayları… Bütün bu sosyal konularda rahatsız olduğumuz şeyler var. Şunu çok iyi biliyorum, bu konuda bir şey yapabilirim. Girişte bahsettiğimiz gibi; fotoğraf, fotoröportaj, fotoröportaja ses eklemek, video eklemek derken kurgu yapmak&#8230; Ve bütün bunları da internetle paralel geliştirdim. Sosyal medya vesaire filan, bütün bunların çok işlevsel olmaya başladığını gördüm.</p>
<p>Tüm bunlar motive de ediyor aslında. Bir şey üretmediğim zaman mutsuz, verimsiz birisine dönüşüyorum. Tabi ki sosyal bir haksızlığı dile getirmek için yola çıkıyorum ama bu sanatla, yaratıyla, toplumu dönüştürmek, değiştirmekle uğraşan herkeste olduğu gibi kendim için de aslında bir şey yapmış oluyorum. Festus Okey’de olduğu gibi o iş ne kadar acıtıcı, yaralayıcı olsa bile bitirdiğimde bir şekilde kendimi iyi hissediyorum. Bu, şimdi yaratıcılık adına ne yapayım deyip kurguladığım bir şey değil. Ruhuma sindiği için bu örneği vermeyi istiyorum. Mesela şöyleydi: Festus Okey’in kurgusuyla uğraştıktan sonra şöyle bir eylem yapmak istiyordum. Galatasaray’la İstiklal arasında hep eylem yapılır ya… Bir beyaz tülün üstüne o meşhur Festus Okey ikonunun dalgalandığı bir tülün üzerinde, ‘’’Festus Okey’in ruhu hala buralarda dolaşıyor’’ yazıyor. Çünkü ben de Tarlabaşı’na yakın bir yerde oturan biri olarak emniyetin önünden her geçtiğimde, onun dolaştığı yerlerde&#8230; Onunla, onun görüntüleriyle onun hikayesini anlatmakla çok fazla iştigal edince şu oluyor tabi, onu çok derinden hissediyorsun. Çok yaratıcı bir aktivist olarak aklıma gelmiş bir şey değil. Bir ruhsal bütünleşme sonucunda ortaya çıkacak olan bir şey…</p>
<p>Yine örneğin, Tarlabaşı’nda terk edilmiş binaları gördüğüm zaman, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs Savaşı, Varlık vergisi, mübadeleyi düşünüyorum. O insanlara yaşatılanın birer yansıması o karanlık, bedbaht ve kararmış binalar. O kadar güzel olmalarına rağmen bu kadar vahim görünmeleri&#8230; O ruhani şey toplumun her alanına sinmiş. İstanbul ölçeğinde bir örnek verdim ama Atlas’tayken bütün Anadolu’yu kasaba kasaba köy köy gezmiştim. O yok edilmiş evler, yerlerinden edilmiş, sürülmüş Rumlar, o yok edilmiş Ermeniler… Aleviler, Yezidiler, Süryaniler, Keldaniler… dolayısıyla, biraz da kendi içgüdülerimle konularımı takip ettim. Bir yolculuğa çıktığım zaman, diyelim Diyarbakır’a kent konusu çalışmaya gidiyordum ama orda bir Yezidi köyü olduğunu duyup Mardin, Midyat’a sırf bu yüzden gidiyordum. Bir sonra Keldani Köyünü çalışıyordum, Kuzey Irak’a geçebiliyordum. Yani, bir editör masasının başında oturup ne kadar yaratıcı ve içten bir şey çıkartabilir ki? Ama, ben zaten yoldayım, hayatın içindeyim…</p>
<p><strong>Yeni Film: Şöyle bir fark olabilir mi? Atlas’ta bu kadar politik işler yapabilir miydin? Fotoğrafladığın o halkların tarihsel olarak yaşadıkları değildi muhtemelen dergide ilgi çeken.</strong></p>
<p>Fatih Pınar: Bir çatı altında çalışmak farklı tabii. Atlas dergisine de bu anlamda eleştirileriniz vardır tabi ki… İnsan süreç içinde gittikçe daha radikal, daha politize oluyor. Ama, Atlas dergisi o dönemde istediğin yerlere gidip istediğin fotoğrafları çekebileceğin yegane yerdi. Şu anda o bile yok yani. Şu an, benim o dönemde yaptığımı yapmak isteyen arkadaşlar var, ama yapamıyorlar mesela.</p>
<p><strong>Yeni Film: Tarlabaşı dediniz, özellikle kentsel dönüşüm konusuna gelirsek… Yoksullar kent merkezlerinden sürülüyor, yeni yaşam alanları açılıyor, yaşam biçimleri değiştiriliyor. Vahşi bir saldırı var, kentteki ve doğadaki dönüşüm süreci kapitalizmin çıkarları doğrultusunda gerçekleştiriliyor. Bu sürecin bir parçası belki Gezi ve Gezi’ye bağlanan süreçte aslında çok şey yaşandı. Siz bunları ne zamandan beri takip etmeye başladınız? </strong></p>
<p>Fatih Pınar: Tarlabaşı’nda oturduğum için, orası 2001 yılından beri sürekli takip ettiğim, çektiğim bir konu ama belirleyici olan o değil. Ben kentsel dönüşüm konusuna 2009 yılında başladım. Yani, şu an mesela kentsel dönüşümü bilmeyen duymayan, konuşmayan kalmadı. Bunun yarattığı aura öyle büyük ki artık herkes farkında.</p>
<p><strong>Yeni Film: Herkes farkında ve sanki her şeyin altından inşaat ve rant çıkıyor! AKP sermayesinin büyüme stratejisi buna dayanıyor. </strong></p>
<p>Fatih Pınar: Eh tabi ki yani inşaat, kent ve rant… Neoliberal mantık zaten onun modasını da kendisi yaratıyor. Zengin demek artık banliyödeki villalarda yaşamak değil. Hele İstanbul gibi bir şehir söz konusu olunca, o tarihi mekanda, Surların yanında, Haliç’in kenarında, Beyoğlu’nda. Kısacası böyle tarihi bir yarımadada yaşamayı trend haline getirip, daha önce ‘’Ay burası ne pis kokuyor, ay burası ne kirli bir yer, burada suç oranı fazla’’ imajı varken, aynı yerleri zenginler için bir cazibe merkezine çevirip o rantı yaratıyor.</p>
<p><strong>Yeni Film: Soysuz gösterip “soylulaştırma”nın yolu açılıyor. </strong></p>
<p>Fatih Pınar: Evet, bu o kadar açık bir şey ki… Tarlabaşı’nı 2001’den beri takip eden birisi olarak, ordaki pek çok insanı tanırım. Canım sıkıldığında Beyoğlu’na bir kafeye değil, bir lokantaya değil, Tarlabaşı’nda bir pideciye giderim. İlla sadece fotoğraf çekmek için değil. Özellikle 2000’li yılların başında, 2004’te bu kapkaç meseleleri, hırsızlık, uyuşturucu, torbacılık filan çok fazlaydı. Bunların hep merkezi Tarlabaşı’ydı. Tarlabaşı dediğin, Kalyoncukulluk Caddesi’nde Beyoğlu Emniyeti’nin olduğu cadde üzerindeydi. Emniyet’in orda polisler bekler ya, 20 metre aşağısında kaldırımda her şey olup biterdi. Sabah 11:00’de manzara böyleydi. Onlara eşlik ediyordum. Açık bariz bir şekilde polisle işbirliği içinde bunlar yapılıyor. Başka türlüsü mümkün mü? Gezi’deki polis şiddetinin binde birini ordaki kapkaça, suça yöneltsin anında biter. Niye yapmıyor? Çünkü önce oranın ne kadar kirli olduğunun ne kadar kötü olduğunun imajını yayıyor. Dolayısıyla suç bölgesi ilan ediyor, daha sonra da herkese şunu dedirtiyor: “Tabi ki temizlenmesi lazımdı!’’ Çünkü hepimizin kapkaça, hırsızlığa uğrama ihtimali var. Önce bunu yaratıyor, daha sonra da temizlenmesi gerektiği imajını yaratıp müdahale ediyor. Bu bağlamda asıl suçlu ordaki 3-5 mafyatik adam, 3-5 hırsız, ordaki yoksul insanlar değil. Tabi ki kötü bir eylemde bulunduğu için bir sorumluluğu vardır, ama birileri oturup bilinçli olarak, politik olarak masa başında bunu organize ediyor ve devlet yapıyor bunu. Yani, bir zihin var burada. Önce bu zihniyetle uğraşmak gerekmiyor mu? Bu o kadar açık ki&#8230; Artık, bunu gördükten sonra başka ne diyebilirsin ki? Suç mahalinin yaratılıp sonra temizlendiği bir örnek Tarlabaşı. Sulukule de ikinci en iyi örnek. Burada kimlik üzerinden bir temizlik yapılıyor. Aslında hem etnik, hem sınıfsal, hem de ekonomik bir kimlik üzerinden temizlik yapılıyor. Sulukule’de bin yıldır orda yaşayan Çingeneyi yerinden ediyor. Hala da etmekle uğraşıyor. Bugün şu haber vardı: Orda kalan 5-10 Sulukuleli aile 227 TL aidat ödemek zorunda diye. Orda bir şekilde yasalardan dolayı üçkağıda getiremediği birkaç aile var, hala onları da aidatla, sosyal baskıyla, çevre baskısıyla yok etmeye çalışıyor. O kadar tahammülsüzler ki…</p>
<p><strong>Yeni Film: “Temizlemek” dönemin popüler bir eylem isteği. Kazlıçeşme videonda başbakan ‘’Gezi’yi temizledik’’ demiyor muydu? Gezi tam da bunların üstüne çok iyi gelmedi mi? </strong></p>
<p>Fatih Pınar: Gezi zaten bir patlamaydı. 2009 yılında bu kentsel dönüşüm alanlarını belgelediğim zaman Mustafa Demir bunu söylemişti: “Sulukule’yi temizleyeceğiz’’. Birebir onun ağzından duyduğum, işittiğim bir cümledir. Adam bir çöplüğü temizlemekten bahseder gibiydi. O zihniyet bugün tabi ki Gezi’yi temizlemekten bahseder. Evet, Gezi bütün bunların bir patlamasıydı. HES’lerden, kadınların kaç çocuk doğuracağına karar vermekten, gebelik testlerinden, sosyal adaletsizliklerden, doğa katliamından vs. hepsinin birikip de son damlanın bardağı taşırdığı olaydı Gezi.</p>
<p><strong>Yeni Film: Kısa dönemde yaptığın pek çok video belgesel Türkiye yakın tarihinde önemli dönüm noktalarına denk geliyor. Gezi’de de bunu görüyoruz. 11 Haziranda AKM’yi, meydanı “bayraklardan temizlediler”, 15 Haziran’da çok vahşi bir biçimde Gezi’yi “temizlediler”. Siz de tüm bu polis saldırısının yoğun olduğu anlarda çekim yaptınız ve 15 Haziran gününü belgelediniz. Çekimleri nasıl yaptınız?</strong></p>
<p>Fatih Pınar: Bu kadar vahim ağır bir şiddet varken insan sağduyusunu kaybediyor. Polis şiddetinin ortasında, buna maruz kalan insanların yanında kalıyorsun. O çemberin dışına çıkıp biraz soğukkanlı bir şekilde bir bakış açısı geliştirmek zor oluyor o anda. Fotomuhabirliğin, savaş muhabirliğinin getirdiği tecrübeyle ilgili bir şey bu.</p>
<p>Yaptığım iş teknik olarak da yeni bir şey. Bir hikayeyi anlatırken onu en iyi şekilde anlatabileceğin köşe taşları vardır. Fotoğraflar olabildiğince az, vurucu, etkleyici olmalıdır. Bunu sağlayan da o noktaları yakalamaktır. Mesela, kağıt toplayan bir kişinin hikayesini anlatırken 4-5 gün boyunca onunla birlikte yaşayınca, 2. Gün artık o hangi sokağı dönünce en iyi hangi kadrajı hangi açıyı yakalayacağını bilirsin. Artık ben fotoğraf makinesini elime aldığımda kadraj yapmakla uğraşmıyordum. Artık ifadeyi en doğru anı yakalamakla ilgiliyim. Aklım, duygum ya da ruhum bir üst şeyle ilgili. Şimdiki tek fark şu&#8230; Deklanşör yerine record butonuna basıyorum. Ve hareketli bir görüntü çekiyorum. Tripod kullanmıyorum. Monopodla çalışıyorum. Yani, çok mobil olabileceğim bir şekilde hareket ediyorum. Dolayısıyla, fotoğrafla kıyaslarsak video röportajda o anın bir üst türevini yakalamaya çalışıyorum.</p>
<p>Fotoğrafta ses olmadığı ve akan bir görüntü olmadığı için bir anı yakalamak daha kolay. Ama, o doğru anda doğru ses olmayabilir. Benim video röportaj yapmamın sebebi de bu. Ben bu kurguların hiçbirinde görüntüyle seslerin yerini değiştirmedim. Mesela o görüntüde atılan slogan, söylenen söz çok iyi, görüntü kötü olabilir. Video röportajın bu anlamda tırnak içinde bir namusu var. İşte türevi dediğim mesele de bu. Fotoğrafta ses yok ve iki boyutlu bir şey var. Video sesin girmesiyle birlikte 3. bir boyuta daha kavuşuyor. Doğru ifadeyi, doğru duyguyu anlatacak görüntüyü doğru sesle birlikte yakalamak gerekiyor. Kuramsal olarak kafamda böyle bir şey vardı, ama pratikte bunu ilk defa 15 Haziran’daki çalışmamda denedim.</p>
<p><strong>Yeni Film: Özellikle toplumsal eylemlerin, toplumsal hareketliliklerin olduğu, siyasal bir karşıtlığın ortaya çıktığı dönemlerde üretimde de hakikaten bir patlama oluyor. Aslında bütün o neoliberal dalganın Avrupa’yı vurduğunu gördük. İspanya’da, İtalya’da ve Yunanistan’da gördük. Yunanistan’da özellikle geçen yıl belgesel üretiminde bir patlama yaşandı. Alandan çıkan belgeselleri sıcağı sıcağına izledik. Mısır’da Tahrir’de de böyle bir üretim yaşandı. Tüm bu eylemlilik sürecinden çıkan pek çok kısa film, belgesel, video var. Türkiye’de de buna paralel şeyler yaşanıyor. Senin video belgesellerinde de ortak bir duygudaşlık var.</strong></p>
<p>Fatih Pınar: Ben kendim de bir eylemci olarak oradaydım. Profesyonel, işini yapmaya giden biri değildim. İşin samimiyeti de oradan geliyor zaten. Olaylara uzaktan bakmıyorum yani. Gazın içindesin, polis şiddetine maruz kalıyorsun, dolayısıyla eylemcilerle aynı düşünceyi, aynı ruhu paylaşıyorsun. Bu nedenle o samimiyet işlerine de yansıyor. 1 Haziran’ın epey tadını çıkardım örneğin, çünkü 39 yaşındayım ve bu ülkede kendimi bu kadar mutlu hissettiğim toplumsal bir olayı daha önce yaşamamıştım. O günün yüzü suyu hürmetine bütün ömrümü geçirebilirim.</p>
<p><strong>Yeni Film: Reyan, peki senin kameran Gezi’de neler çekti ve neye evrildi? </strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Ben daha çok insanların aralarına girip onların seslerini dinlemek istedim. O kadar büyük bir karmaşa ve arbede vardı ki ve insanın o kadar üstüne üstüne geliyordu ki her şey. Bir taraftan da ikilemdeydim. Eylemin içinde olmak ve onu yaşamak, keyfini çıkartmak istiyordum. Zaten ilk iki gün yanıma kamera almadan gittim. Fakat bir gün sabah zınk diye uyandım. Evimin önünden koşarak geçenler vardı. Herhalde o gün sabaha karşı yine gaza maruz kalmışlardı. Anında kameranın aküsünü şarja taktım.</p>
<p><strong>Yeni Film: Yani, aslında sen de bir belgesel yapmak üzere yola çıkmadın. Bu bir tanıklık etme refleksi miydi?</strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Tabi, tabi… O refleksle hareket ettim. Belki, bir gün birinin işine yarar. O belgeselci refleksi, geride bir şey bırakmak. Belgesel olur ya da olmaz. Hiç öyle bir düşüncem yoktu. Ama, ilk zamanlarda her şeyi çekiyordum, ordan oraya… Sonra dedim ki ben insanların sesini duymuyorum. Herkes bir anda konuşuyor, bir karmaşa var.</p>
<p>Sonra ne kadar farklı insanlar bir araya gelmiş Gezi’de diye düşündüm. Etrafıma baktığımda çok farklı gruplardan insanların bir arada olduğunu gördüm ve bu beni çok etkiledi. Dedim ki bunun üzerine gidebilirim, bize inandırılan şeyin tam tersine Kürdü, Ulusalcısıyla, TGB’nin, TKP’nin, apolitiklerin, LGBT’nin Gezi’de birleştiklerini gördüm. O yelpaze önümde açıldı, çok sonra da olsa, insanların aralarına girmeyi ve sadece onları dinlemeye başladım. Hemen soruyorlardı nerdensin diye… ‘’Bağımsızım’’ diyordum. ‘’Gel, gel!’’ diyorlardı o zaman. Diğer ana akım medyaya karşı çok büyük bir tepki vardı. Zaten beni hep tek başıma görüyorlardı, kameramın üstünde ‘’Taksim Hepimizin’’ sticker’ı vardı. O çok şeyi değiştiriyordu zaten<strong>.</strong> Çok uğraştım kolektif bir şeyler yapabilmek için. Pek çok insanı aradım, video çekenlerle konuştum. Fakat öyle bir karmaşa vardı ki herkes kendi yolunda gitmek zorundaydı. Ben de zaten hiç uyuyamıyordum, yemek yiyemiyordum, ama Fatih’in de dediği gibi benim hayatımın da en güzel Haziran’ıydı. En hüzünlü ve en güzel Haziran ayıydı, 45 yılllık hayatımın. Bir taraftan hiçbir şey olmamış gibi, ölümler falan olmamış gibi görselliğini kadrajı düşünmek, bir taraftan da tüm bu olanları içinde taşımak…</p>
<p>Hayatımda hiç böyle bir durumda kalmadım, bir direnişin videosunu daha önce hiç çekmedim. Festus Okey’in belgeselinin çekim süreci üç seneye yayılmıştı. Bunda günler, saatler, haftalar akıyordu ve çok garip bir duyguydu. İçim içime sığmıyordu. Her dakika bir şey oluyordu, mütemadiyen kaçırıyordum. Arkamı döndüğümde hemen bir şey oluyordu, ben bunu nasıl görmedim diyordum. Ama, sonra o duyguya da alıştım.</p>
<p><strong>Yeni Film: Meydanlarda çok büyük kitleler vardı. Sadece onları ve olayları çekmek haber niteliğinde olan işler çıkartıyor elbet. Ama, insan hikayelerine dokununca tabi ki bambaşka şeyler çıkacak ortaya.</strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Genel çekimler bir yere kadar elbet. Ama bir belgesel için bir iskeletin olmak zorunda. Bu kadar çok çekince düşünmeye başladım, iskeletim ne, ne anlatmak istiyorum diye… Sonra bir Kürt direnişçi ile konuştum, yüzünün görünmesini istemedi. O nedenle sadece sesini aldım. İnsanlara dokunmaya çalıştığım noktalarda bazı zorluklar da çıkıyordu karşıma.</p>
<p><strong>Yeni Film: Hangi farklı gruplardan karakterler var belgeselinde?</strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Diyarbakırlı direnişçi arkadaşın dışında TGB’li gençlerin konuşmalarını dinledim: Birebir röportaj yapmadım Gezi olayları sırasında. İlk defa dün yaptım. İnsanlar flashback’ler halinde her şey bittikten sonra geriye dönerek daha soğukkanlı bir şekilde konuşabiliyorlar. Ama olaylar sırasında, mikrofonu uzattığımda sadece slogan atıyorlardı. ‘’Özgürlüğümüzü istiyoruz! Biz bunun için buradayız!’ diyorlardı. Festus Okey belgeselinde, film tadında bir şey yapmak için kendimi epey zorlayıp ve röportaj yapmamıştım. Bunda da röportaj yapmadım. Ama şimdi yapıyorum röportajları… Çünkü, o insanların kişisel hikayelerini, neden Gezi’ye gittiklerini öğrenmeye ihtiyacım var. Bunu onlara anlattırmam gerekiyor.</p>
<p>Şimdi şimdi daha önce çektiğim karakterlerin izini sürmeye çalışıyorum. Olaylar sırasında öyle bir karmaşa vardı ki… ya buluşamıyorduk, ya tam buluşacakken yine gaz oluyordu. O karmaşada buluşmak bile mümkün olmuyordu. Bazı karakterlerimle de forumlar sırasında çekim yaptım. Abbasağa Forumu’nun moderatörü Necmi’yi ailesinin yaşadığı Antakya, Armutlu’ya kadar izledim. Daha önce de Abbasağa Forumu’nda Abdullah Cömert’in abisi Zafer Cömert’in konuşmasını Abbasağa’da çekmiştim. Hep bağlantıların peşine düştüm.</p>
<p><strong>Yeni Film: Peki, o zaman belgesel bireysel öykülerden, acılardan yola çıkarak Gezi olaylarını, bir büyük toplumsal olayı anlatacak diyebilir miyiz? </strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Acı derken… Bütünüyle bir acı var ama, mizah da var.. İnsan hüngür hüngür ağlayacak mı yoksa kahkahalarla gülecek mi bilemiyor. Çelişkilerle dolu bir yumak bu. Necmi’nin peşinden giderek, Abdullah Cömert’in abisi Zafer Cömert ile bağlantı kurdum. Antakya özel bir yer, Armutlu özel bir yer… Orda direnişin başka bir yüzünü görmüş oldum. Bu şekilde de İstanbul’un dışına çıkmış oldum.</p>
<p><strong>Yeni Film: Direniş insanlardaki yaratıcılığı ve espri duygusunu da biledi demiştik. Antakyalı direnişçilerin yaratıcılığını, zekasını biliyoruz, evlerden tomaların üstüne koltuk ya da zeytinyağı dolu naylon torbalar atmak, onları işlevsiz kılmak, yine tomalar çıkamasın diye yokuşlara zeytinyağı dökmek gibi. Oralarda yaşadığın benzer bir deneyim oldu mu?</strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Uğur Mumcu Parkı’nda bir oturma eylemi vardı. Halk pasifist ve barışçıl bir eylem yapmak istiyordu. Polisin oturduğu yere halk polisten önce gelip oturdu. Polis18:00’de mi geliyor, biz onlardan önce gidelim, oraya yayılalım dediler, çocuklarla, analarla, güneşin altında oturalım dediler. Polis geldi… Ama halk oturmuş çoluk çocuk. Ne yapacaklarını bilemediler. Hatta, alkışladı bir tanesi. Abdullah Cömert’in ağabeyi o kadar mutlu oldu ki&#8230; Zaten bu direnişin etrafında dönen her şey barışla iç içe olduğundan oradaki barışçıl eylem de polisleri şaşırttı. Ama bir köşede iki toma duruyordu öylece. Akşam, ordaki gençler cep telefonlarını projeksiyon makinası gibi kullanarak tomanın üstüne futbol maçı yansıttılar. Ben de çekim yapıyorum bir taraftan, ‘’Aaa&#8230; Ne oluyor dedim. Nerden geldiğini göremedim. Projeksiyon makinasını gösterin’’ dedim. ‘’Yok ki’’ dediler. ‘’Cep telefonuyla yapıyoruz!’’ Sonra polis amiri geldi, ‘’Ya, gidin kendinize perde satın alın” dedi.</p>
<p><strong>Yeni Film: Seni nereye götürüyor bu belgesel? Yola çıktığın yerden oldukça farklı bir yere varabilirsin sonuçta. </strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Özellikle de bu belgesel öyle… Sinema Verite tarzında olabilir. Ben yine de bir iskeleti olsun istediğim için, olaylara daha soğukkanlı daha geriden durup bakmak için karakterlerle flashback yapıyorum. Yani, şimdi de onlarla buluşuyorum. Ve geriye baktıklarında neler gördüklerini, nerden geldiklerini, nasıl düşündüklerini sorup anlamaya çalışıyorum. Gezi olayları sırasında bunları yapmaya hiç vakit olmamıştı. Dolayısıyla, filmin bir çatısı yok, ama hep Sinema Verite gibi devam etti. Bireyler zincirleme birbirine bağlanıyor, karakterler bir belirip bir yok oluyorlar, bir çekimde Kürt direnişçi, trans bireyler, ulusalcı iki çocuk annesi kadın ile bir araya geliyor, birbirlerine destek veriyorlar, çünkü bir aradalar. Bu benim planladığım bir şey değil, bir arkamı dönüyorum, dağılmışlar… Artık ön yargıları kalmamış. Karakterlerden biri diyor ki ‘’Artık, ben polise değil, o Kürt kardeşime güveneceğim’’ ulusalcı olmasına rağmen.</p>
<p><strong>Yeni Film: Arşiv görüntüleri de olacak mı?</strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Fatih’in (Pınar) çektiği görüntüler var. Özcan Tekdemir’in görüntüleri&#8230; Ve şimdi bu flashback’leri başka bir kamerayla çekiyoruz. Başka bir tarzda çekiyoruz. Onu ben çekmiyorum. Dolayısıyla, birkaç kişiyle iletişimdeyim.</p>
<p><strong>Yeni Film: Gezi mücadelesi sürüyor… Belki de başka bir biçime evrilecek. Peki, belgesel nerede bitiyor?</strong></p>
<p>Reyan Tuvi: Yıl bitmeden biter diye tahmin ediyorum. Ama hiç bitmesin, karakterleri hep takip edeyim diyorum, ama tabi ki de bitecek ve gerisini insanlar takip edecek.</p>
<p><strong>Yeni Film: En başta söylediklerimizi hatırlarsak, artık belgesel kurmaca, kısa film gibi türlerin aralarındaki sınırların yavaş yavaş kaybolduğunu söylemiştik. Fatih Pınar’ın Gezi’den önce yaptığı çalışmalar da kısa belgeseller tadındaydı zaten… Gezi olaylarından sonra hemen herkes konuyla ilgili bir belgesel patlaması yaşanacağını düşünüyor. Ama, işin doğası gereği bu belgeselleri seyretmek için biraz daha beklemek gerekecek. Şimdi elimizde olan yalnızca videoaktivist çalışmalar. Her ikinize de birden sormak isteriz, aradaki farkın altını çizebilir misiniz diye…</strong></p>
<p>Fatih Pınar: Böyle bir fark varsa eğer bunun birincil belirleyicisi, videoaktivist işlerin hemen o an yayına girmesi. Videoyu çekip, o gece montajını yapıp hemen yayına koyabiliyoruz. O gece o olay olduysa, ertesi gün hemen yayına girmeli ve görünür olmalı. Reyan’ınki daha uzun soluklu bir çalışma, bir takip gerektiriyor: Karakterlerini halen kamerayla takip ediyor, insan hikayeleri üzerinden giderek bir film tasarlıyor.</p>
<p>Reyan demin ‘’Ömrümde ilk defa böyle bir direniş gördüm,’ dedi ya o çok etkileyiciydi. Biz böyle şey görmedik ve bunun karşısında herkes gibi ben de kameramla, videomla bir reaksiyon gösterdim. Bu bir ihtiyaçtı. Çünkü, hem direnişin mükemmelliği anlamında akıl almazdı, hem de polisin kullandığı şiddet. Kendi kendime hep şunu düşünüyordum, meydanlardaki on binlerce insanın üstüne gaz sıkarak, onları kaçırdığını, bir daha buraya gelmeyeceklerini mi düşünüyorsun? Aklım almıyordu o zamanlar. Ama, sonra daha soğukkanlı düşündüğümde, polisin bunu örgütleyerek, sistematik bir şekilde yaptığını fark ettim. O kutuplaşma üzerinden politika yapan bir iktidar var karşımızda.</p>
<p>Cep telefonunu eskiden anı fotoğrafı çekmekten başka bir şeyde kullanmayan binlerce insan tek tek acar bir muhabire dönüştü Gezi’de. İktidar medya patronlarını satın alabilir, trilyonluk özel TV kanallarını satın alabilir, ama tek tek bizim gibi insanları satın alamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Özetle şunu söylemek istiyorum, bütün bu Gezi süreci bize şunu gösterdi, bunların ne kadar aciz ne kadar zavallı olduklarını gösterdi, çünkü kaybeden zaten iktidar, kaybeden zaten egemenler.</p>
<p>Reyan Tuvi: Videoaktivist işler çok önemliydi, o işin doğasında vardı. Çünkü, onların anında duyarlılık yaratmak gibi bir misyonu var. Egemenlerin duyarsızlığına karşı yapabilecek bir şey varsa anında yapma, hareket etme refleksi… Belki akış değişebilir, belki şiddet azalabilir refleksiyle insanların birbirini haberdar etmek istemesi refleksiyle yapılan işler bunlar. Aktivistlerin bir an bile düşündüklerini sanmıyorum, bir refleks olarak çektiler.</p>
<p>Belgesel yapmaksa, daha uzun vadede, daha planlı programlı olarak gelişiyor. Belki de ben videoaktvistliği bilmediğim için, daha önce deneyimlemediğim için kendi yolumu bu şekilde çizdim. Gezi Parkı’nı dolduran insanların sesini duymak istediğim için, o sesleri duydukça, o yumağın daha görünür hale geldiğine inandığım için, direnişin daha vücut bulduğuna inandığım için bu yolu seçtim. Bundan bir sene sonra belgesellerde de bir patlama olacak ve harika olacak! Ve tabi ki hiç kimse bu üretimin önüne geçemez…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-fatih-pinar-ve-reyan-tuvi-ile-soylesi-hayatimizin-en-guzel-haziran-ayi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>#GEZİ2YAŞINDA: Forumlardan, Fatih Saraçhane Parkı’nda Gezi, İktidar ve Medya Üzerine</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-forumlardan-fatih-sarachane-parkinda-gezi-iktidar-ve-medya-uzerine/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-forumlardan-fatih-sarachane-parkinda-gezi-iktidar-ve-medya-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 12:23:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet şık]]></category>
		<category><![CDATA[ismail saymaz]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=747</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Şık &#8211; İsmail Saymaz / Fatih Forumu’nun Saraçhane Parkı’nda düzenlediği Gezi, İktidar ve Medya konulu direniş forumunda Türkiye’de yakın dönemde gerçeğin, kamusal yararın peşinde koşan, bağımsız gazeteciliğe emsal olan, sesi olmayana ses veren ve ülkenin geçirdiği büyük ve yapısal bir dönüşümü takip edip, belgeleyen bu nedenle de haklarında açılmadık dava bırakılmayan iki gazeteci söz aldı. Saraçhane Parkı bize hep KESK yürüyüşlerinin buluşma noktasını çağrıştırır öte yandan polis koruması eşliğinde Mısır’ı telin mitinglerinin de bir adresi olduğunu da gördük. Bu kez, İsmail Saymaz ve Ahmet Şık ile yollarımız Saraçhane’de buluştu. Ahmet Şık ve İsmail Saymaz’ın arkadaşları ve okurları olarak bu sayımızdaki direniş bağlamında medya gündemini onlardan dinlememek olmazdı. Birbirine benzemezlerin medya tepkisi ve “sözde terörist” İsmail Saymaz: Siyasal iktidar birbirine benzemezlerin bize karşı birleştiğini söyledi. Yani Ulusalcıların, Kürtlerin, sosyalistlerin… Bunun altında bir komplonun, Zaman gazetesi ve STV’nin deyimiyle kirli bir planın olduğunu iddia etti. Oysa ki bu sürecin taşıyıcısı kendisiydi. Oysa ki beş yıldır sokakta alelade bir insanın protestosunu terörize eden onlardı. Bir pankart asmanın, bir siyasiye yumurta atmanın, kendi dilinde türkü söylemenin, cinsel tercihini ortaya koymanın bir suç kategorisi olduğunu, bunu mutlaka iktidarı alaşağı etme amacı taşıdığını iddia eden iktidardı ve bunu gazeteler üzerinden meşrulaştırdı. Öyle bir manipülasyon yapıldı [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Ahmet Şık &#8211; İsmail Saymaz /<br />
</strong></em></span></p>
<p><em>Fatih Forumu’nun Saraçhane Parkı’nda düzenlediği Gezi, İktidar ve Medya konulu direniş forumunda Türkiye’de yakın dönemde gerçeğin, kamusal yararın peşinde koşan, bağımsız gazeteciliğe emsal olan, sesi olmayana ses veren ve ülkenin geçirdiği büyük ve yapısal bir dönüşümü takip edip, belgeleyen bu nedenle de haklarında açılmadık dava bırakılmayan iki gazeteci söz aldı. Saraçhane Parkı bize hep KESK yürüyüşlerinin buluşma noktasını çağrıştırır öte yandan polis koruması eşliğinde Mısır’ı telin mitinglerinin de bir adresi olduğunu da gördük. Bu kez, İsmail Saymaz ve Ahmet Şık ile yollarımız Saraçhane’de buluştu. Ahmet Şık ve İsmail Saymaz’ın arkadaşları ve okurları olarak bu sayımızdaki direniş bağlamında medya gündemini onlardan dinlememek olmazdı.</em></p>
<p><strong><em>Birbirine benzemezlerin medya tepkisi ve “sözde terörist”</em></strong></p>
<p><strong>İsmail Saymaz:</strong> Siyasal iktidar birbirine benzemezlerin bize karşı birleştiğini söyledi. Yani Ulusalcıların, Kürtlerin, sosyalistlerin… Bunun altında bir komplonun, Zaman gazetesi ve STV’nin deyimiyle kirli bir planın olduğunu iddia etti. Oysa ki bu sürecin taşıyıcısı kendisiydi. Oysa ki beş yıldır sokakta alelade bir insanın protestosunu terörize eden onlardı. Bir pankart asmanın, bir siyasiye yumurta atmanın, kendi dilinde türkü söylemenin, cinsel tercihini ortaya koymanın bir suç kategorisi olduğunu, bunu mutlaka iktidarı alaşağı etme amacı taşıdığını iddia eden iktidardı ve bunu gazeteler üzerinden meşrulaştırdı. Öyle bir manipülasyon yapıldı ki son beş yılda, demokratik talepler boğuldu, hukuk istenen yerde katledildi. X grup şu televizyonu ele geçiriyor deyip arka planda başka bir televizyonu ele geçirdiler. Konuşan Türkiye derken insanların ağzını bantladılar. Kitap yazmak (Ahmet Şık’ın örneğinde görüldüğü üzere) taslak halinde iken yasaklandı. Toplumun önemli bir bölümü teröriste dönüştü. Polis fezlekelerinde ifade edildiği gibi, sözde bayrak, sözde şiir vs. derken toplumun önemli bir bölümünü sözde teröriste dönüştürdüler. Ne yaparak? Bazen şiir okuyarak, bazen slogan atarak, bazen bir düşünceyi ifade ederek. Bazı “gazeteciler” bu sürecin taşıyıcısı haline dönüştürülerek yapıldı bu. Toplumda bize karşı bir tepkinin olmasının nedeni buydu. Sonuç olarak daha eşit daha özgür bir dünyayı talep edenlerin buluştuğu Gezi Parkı’nda bizim de içinde bulunduğumuz anaakım medyaya tepkilerin oluşması gayet doğaldır.</p>
<p>Fakat insanlar sokağa döküldüğünde insanların bize olan tepkilerini anlayamadık. Anlayamadığımız için penguenleştik. Örneğin ben, belli bir sebepten Taksim’e gidemediğim bir gün, kalabalık protestoyu CNN International’dan izledim. Benim evim Kurtuluş’ta, Taksim’e yürüyerek on dakikada gidebilirim. Yanı başımdaki toplumsal hadiseyi Amerika üzerinden izleyebiliyordum. CNN Int’ın bir muhabiri Taksim Meydanında, bir muhabiri AKM’nin üstünde, bir muhabiri Gezi Parkı’nın içinde. Meydandaki muhabir gaza maruz kaldı ve öksürmeye başladı. Ekrana birdenbire elinde şişe olan biri girdi kadının yüzüne bir sıvı sıktı, gitti. Bütün dünya izliyor. Christian Amanpour, kadın muhabire, “ne yaptılar sana?” diye sordu. “Yüzüme bir şey sıktılar, çok rahatladım” dedi. Bunları CNN Int’ten izledik. Uluslararası yayın organlarında Türkiye basını ile dalga geçtiler. Bülent Ecevit, 1982’de yazdığı bir yazıdan ötürü cezaevine girmeden basın toplantısı yaptığında yabancı gazeteciler ve Türk gazeteciler bir aradadırlar. Türk gazeteciler için nasılsa yazamayacakları için soru sormuyorlar der ve İngilizce konuşur. Başbakan Fas’a giderken Türkiye’de çalışan gazeteciler başbakana soru soramadığı için Reuters’te çalışan birinin soru sorabildiğini canlı yayında izledik. Türkiye’yi yönetenlere sorulması gereken soruları Christian Amanpour’un sorduğunu gördük. Bundan da utanmadık, Cristian Amanpour’un karşısına Mevlüt Yüksel’i çıkardık. Öyle bir seviyeye düştü ki anaakımın pespayeliği konuşacak insan bulamadığından, bulsa da istediği yanıtları alamayacağını bildiğinden cansız varlıklarla röportaj yapmaya dönüştü. Gezi Parkı’ndaki ağaçlarla, taşlarla konuşan bir gazetecilik profili doğdu.</p>
<p>Türkiye’nin öteden beri kurduğu iç düşman hayali bugün ileri demokrasi kurduğunu iddia edenler tarafından tekrar gündeme taşındı. Gezi Parkını bazen Houston’dan talimat veren, ölmek var dönmek yok diyen gizli bir gücün, bazen Esad’ın, bazen Soros’un, bazen İran’ın yönlendirdiğini iddia ettiler. Sırf bu yüzden İranlı rockçı bir genç İran ajanı olduğu iddiasıyla Kumkapı’da sınırdışı edilmek için bekletiliyor. Soros’un Gezi Parkı’nı desteklediğinin iddia edildiği günlerde Soros’un adamı AKP iktidarının akil adamıydı. Parayı kim verdi o halde sorusunu bile kimse sormadı. Anaakım medyadaki pespayelik daha büyük bir pespayelikle örtülmeye çalışıldı, Rasim Ozan Kütahyalı standardıyla. Gezi Parkındaki insanlara 200 lira harçlık verildiği, Esad’ın Gezi’yi desteklemek üzere 100 tane adam gönderdiği ve bunların sınırda öldürüldüğü gibi tuhaf haberler yapıldı bu arada. Sınırda 100 kişi öldürülmüş ve bunun haberini de sadece Takvim gazetesi yapabilmiş.</p>
<p>Hanefi Avcı gibi geçmişi işkencelerle dolu bir polis şefinin hem TİKKO hem de PKK propagandasından yargılanmasının, aynı zamanda Ergenekon’da yargılanmaya devam ediyor oluşunun saçmalığıyla Gezi Parkı üzerine yapılan suçlayıcı haberleri yan yana koyduğumuzda yaşadığımız süreci tarif etmiş oluyoruz. Bizi beş yıldır böyle oyalıyorlardı. Halkların kardeşliğine inanan bir solcunun ırkçı olabileceği ya da ömrü ırkçılıkla geçmiş birisinin barışı tesis edebileceği gibi bir inançla bizi doldurmaya çalışıyorlardı. En akil insanın Akit’ten Hasan Karakaya olduğunu bize yutturmaya çalışıyorlardı. Bu süreç geldi, Gezi Parkı’na dayandığında argümanlarının ne derece saçma olduğu dünyanın gözünde görüldü. Buna demokrasi polisiyesi diyorum, bugün yerle bir oldu. Anaakım medya bütün suskunluğu ile birlikte çöktü ve Gezi Parkı’nda bu tepkiler oluştu.</p>
<p>Gazetecilere bunun başka bir cesaret verdiğini de düşünüyorum. Başbakanın desteklediği gazetelerde dahi başbakanı eleştirme cesareti gösterdiler. Başbakanın en büyük destekçisi Türkiye gazetesinde bile Gezi yüzünden onu eleştiren yazılar çıktı. Gezi sadece sokaktaki insanı değil, gazeteciyi de ikaz ederek onu o penguenleşen halinden kurtardı. Bu bakımdan Gezi Parkı süreci bize çok katkıda bulundu.</p>
<p><strong><em>Gezi Süreci: Medya için bir durum tespiti</em></strong></p>
<p><strong>Ahmet Şık:</strong> İsmail biraz alçak gönüllülük yapıyor ama penguen diye tabir edilen medyanın içinde çalışan birisi olarak bu eleştirileri hak eden birisi değil. Alçakgönüllülük yapmayacağım, ben de değilim. Bizler gibi pek çok arkadaşımız da var. O yüzden “biz” söylemine itirazım var, zaten o yüzden de burada beraberiz diye düşünüyorum. Gezi, iktidar, medya birbiriyle bağlantılı kavramlar. Memet Ali Alabora üzerinden bir komplo hayata geçirilmeye çalışılıyor. Alabora demiş ki; mesele sadece üç beş ağaç meselesi değil. Çok doğru demiş. Hepimiz meselenin üç beş ağaç değil bir odunda birleşen demokrasi sorunu olduğunu biliyoruz. İnsanlar bu yüzden sokağa döküldü. İnsanları sokağa döken zulmün ideolojik aygıtıydı iktidar. Hepsinin zamkı olarak ortaya çıkan da medyanın kendisi bence.</p>
<p>Gezi süreci medyanın durumunu faş ettiği için çok değerli ama bu durum bugüne dair bir mesele de değil. 1991 yılında gazeteciliğe başladım. Son yirmi yılda bence medya hep aynıydı. Son yirmi yıla baktığımda bugün medya, tarihinin en ağır baskı dönemini, aynı zamanda utanç verici günlerini yaşıyor. Bu dönem neye benziyor diye soruyorum benden büyük abilerime. Sivil yönetimin olmadığı 12 Eylül’ü bir kenara bırakırsak, Menderes dönemine benziyor diyorlar. Şu anda darbelerle mücadele ettiğini iddia eden bir iktidar var, aynı zamanda sivil olduğunu söylüyor. Elinde silah tutanın, askerin gölgesini hissettirdiği günler geride kaldı ama bize demokratik bir rahatlık da getirmedi bu durum. En ağır baskı dönemini yaşıyoruz. Hep sansür üzerinden konuşuluyor ama otosansürün bu kadar ağır olduğu medyada, sansüre ihtiyaç bile yok. En tehlikelisi de bu. İsmail’in belirttiği gibi insanlar Amerika üzerinden Türkiye’de ne olduğunu anlamaya çalışıyor. 31 Mayıs günü yaralanmıştım, hastanedeydim. Bu arada Gezi benim için bir devrim provası gibiydi, hayatımın en güzel ayını yaşadım. Hastane penceresinden izlenecek bir şey değildi. Yaralanmayın, kimseye tavsiye etmiyorum. Antalya’dan abim aradı. Olayları canlı olarak internetten Norveç televizyondan izliyorum dedi. Anaakım medya vermediği için insanlar ya dışardan ya da yurttaş gazeteciliği diye tanımlayabileceğimiz Twitter üzerinden takip ettiler.</p>
<p>Medyanın ne olduğunu faş etmesi anlamında Gezi sürecinin önemli olduğunu söylemiştim. Öğle tatilinde orta sınıf diyebileceğimiz, eğitimli, beyaz yakalı plaza çalışanları NTV binasının önünde protesto yaptılar. Bu insanların hayatında böyle bir şey 31 Mayıs gününe kadar yoktu. İnsanlar bu süreçte bunu gördü.</p>
<p>Ben medyanın durumunun tespitinin yanında kendi medyamızı nasıl kurmamız gerektiğini de tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Normalde bir yerlere gidip konuşmayı seven birisi değilim ama park forumlarını çok önemsiyorum. Cihangir ve Abbasağa’daki forumlara katıldım. Kendi medyamızı nasıl inşa ederiz sorusunu bu forumlarda da dile getirdim. Bağımsız bir medya mümkün olmasa da nesnelliğe daha yakın yazılı, görsel, işitsel, internet ortamında kurulabilecek medya üzerine kafa yormak için parklara gidiyorum. Gezi ile birlikte ortaya çıkan ruhla bu ihtiyaçlar elle tutulur, somut bir hale gelebilmeli. Sizin fikrinizi de önemsiyorum bu konuda. Evrensel, Bir Gün, Sol, Gündem gazetelerini sayabiliriz. Böyle bir yerde de yayıncılık yapmak kolay olmayabiliyor, siyasi bir yapıya angaje olmaktan kaynaklanan bariyerler devreye girebiliyor. Bu yüzden de bağımsız gazetecilik yapmak zor demiştim.</p>
<p>Tarafsız gazetecilik Amerikan medya okullarından çıkmış bir safsatadan ibarettir, tarafımızı belli edelim. Açıkça sormak lazım Gezi’de kimden yana olacaksınız? Irak işgal edildiğinde kimin yanında yer alacaksınız? Ölen-öldüren, zulmeden-zulme uğrayan ilişkisinde tarafınız baştan bellidir. Bunu en nesnel koşullarda vermek gereken bir gazetecilikten bahsediyoruz. Az önce saydığım gazeteleri daha iyi hale nasıl getirebiliriz? Okur olarak alarak destek olabiliriz, eli kalem tutanlar buralarda yazabilir.</p>
<p>Medyanın ne olduğuna baktığımızda, toplumun tercihlerini belirleyerek siyasi çıkar gruplarının ekonomik beklentilerini karşılayan bir yapı olduğunu görüyoruz. Bunu en net Gezi’den önceki “barış süreci” gündeminden çıkarabiliriz. 90’lı yıllarda gazetecilik yaparken Güneydoğu’ya çok gidip geldim. Şimdiki barış çığırtkanlarının, o gazetelerin, o dönemde nasıl yazılara imza attığını, nasıl başlıklar attığını hatırlıyorum. O dönemki savaş çığırtkanlığı ile şimdiki yazdıkları birbirine tamamen zıt. Egemenlerle olan çıkar ilişkileriyle belirleniyor. Ben bu konuda samimiyeti sorguluyorum. Medya, toplumun siyasi görüşünü, duruşunu nasıl yönlendirileceği konusunda önemli bir araç; devletin ideolojik aygıtı tanımı bu noktada bizim medyaya oturuyor. 20 yıl önce de aynıydı devlet, PKK, asker oradaydı ama yazılanlar bambaşkaydı. Şimdi yaşanan çekilme dönemi 99’da da yaşandı, Abdullah Öcalan’ın tutuklandığı dönemde. Oysa medya şimdiki çekilmeyi “barış geldi” diye verdi. Barışın geleceğine dair tek umudu bana Kadıköylüler gösterdi oysa. Kemalist damarın en güçlü olduğu partilerden biri CHP, tabanının en güçlü olduğu yerlerden biri Kadıköy, Lice’de Medeni Yıldırım’ın öldürüldüğü gün on binlerce Kadıköylü diren Lice diye sokağa döküldü. İşte barış böyle gelecek bu ülkeye, Gezi Ruhu denen de bu bence. İktidar, biraz önce İsmail’in saydığı davalarla, muhalefeti bölerek yönetme becerisini çok iyi gösterdi; bunu da medya üzerinden yaptı. Böldükleri muhalefet ilk kez bir arada durmayı başardı. Temel ortaklık daha çok hak, daha çok özgürlük talebi, demokrasi de bu zaten. Gezi hiç homojenize bir yer değildi, içinde yan yana duramayacağınız görüşte insanlar da vardı. Bunlardan birisi geçenlerde gazetesinde yazdı. Yoğurtçu Parkı’ndaki forumu eleştirirken başbakan ne diyorsa aynısını söyledi. Bu beni rahatsız etmiyor aslında bizim gibi özgürlük isteyenlerle diğerleri arasındaki farkı daha açık biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’de turnusol işlevi gören bir takım şeyler var: Başörtü meselesi, Kürt meselesi, özelde Ermeni meselesi ama genelde azınlıklar meselesi. Bu konulara daha çok hak, daha çok özgürlük diye yaklaşanlarla yan yana durmaya hazırım.</p>
<p><strong><em>Medyada yitirilen iktidar ve yeni bir haber paylaşım alanı</em></strong></p>
<p><strong>İsmail Saymaz:</strong> Bir gün İstiklal’de gezerken gördüm, Tayyip Erdoğan’a kızan vatandaş duvara “Alex bile gitti, sen mi gitmeyeceksin” diye yazmış. Gezi’nin 11-12. günüydü. Buna çok gülmüştüm. Belli gazeteler var Gezi’yi haberleştiren, onun dışında Sözcü gibi yaygın gazetelerde yer alan ayrımcı söylemden dolayı Gezi Parkı’nın ana gövdesi çok kaldıramıyor. Diğer yaygın gazetelerde ise Gezi işlenemiyor. Buna zaten ihtiyaç duyulmamış diye düşünüyorum. Yaygın medyanın bütün manşetleri yok sayılmış, bütün duvarlar birer gazeteye dönüştürülmüş. Şişli’de, Nişantaşı’nda, Beşiktaş’ta, Taksim’e çıkan tüm yollarda ve başka başka yerlerde insanlar en güzel manşetleri attılar, en güzel işler oradan çıktı, gündem orada tayin edildi. Sadece duvar yazıları değil, oradaki söylem manşet olarak gazetelere döndü. Posta gazetesinin adı özgür postaya çıktı o yazılardan yola çıkarak manşet attığı için. Bu durum haberin yerinde üretildiği, bilginin yeniden üretildiği, yeni baştan biçimlendirildiği bir haber alanı yarattı, yeni bir bağlam yarattı. Yıllarca sosyalistler kolektif yayınlardan bahsettiler. İşte kolektif habercilik sokaklarda kuruldu. Gazeteler onları takip etti, günde 2-3 defa atamadıkları manşetleri düşündüler. Zaten Umur Talu der ki haber yazılmamış kısımdadır. Gezi Parkı’nı yaratan neyse o kendi manşetini attı ve onu dolaşıma soktu. Örneğin Başbakan dedi ki Amerika’da da gösteri oldu, 17 kişi öldü dedi. Hemen ABD konsolosluğu twitter’dan yalanladı. Başka açıklamalar oldu twitter’dan yalanlandı ve doğrusu da twitter’da yayınlandı. İnternet televizyonları kuruldu, Çapul TV kuruldu. Halk TV, o da başka bir mecra, Çapul TV’den görüntü aldı. Olmadık bir şey oldu, Halk TV, Roj TV’ye bağlandı. Akla hayale gelmez şeyler oldu. BDP’li milletvekili Halk TV’ye bağlanıyor. En doğru bilginin nerede olduğuna dair herkes arayışa girdi. Herkes gerçek fotoğrafı aramaya başladı. Tempo dergisinin özel Gezi sayısına kapak olan beş tane göstericinin tomadan sığınmaya çalıştığı o fotoğraf önce twitter’ı salladı. Akıllı telefonlar yardımıyla gazeteciler edinemeyecekleri fotoğrafları ve görüntüleri edinmeye başladılar. Örneğin İzmir’deki sopalıların dayak görüntüleri bu sayede bizlerin eline ulaştı.</p>
<p>Yıllarca bize gazeteciliğin tarafsız, sınıflarüstü bir meslek olduğu söylenegelmiştir. İşte bu söylem de Gezi’yle yerle bir oldu. Cep telefonu olanın, twitter’a girmesini bilenin, fotoğraf gönderebilenin habercilik yaptığı ya da haber kaynağı olduğu bir evreye gelmiş olduk. Manipülasyonlar, yalan haberler de oldu ama aynı gün doğrulandı. Başbakanın da söylediği toplumda bir algı vardır: Gazeteci Boğaz’a doğru viski içer, yazın da Bodrum’a gidip viskisini içmeye devam eder. Toplumla bağı kopmuş, yalıtılmış insanlardır. Gazeteci de kendini böyle zanneder. Oysa gazetecinin gerçekliği başkadır. Tıpkı diğer işçiler gibi iş yasasına tabi olarak çalışır, sık sık işten atılır. Maaşı düşüktür. Gazetecideki bu yabancılaşma yaptığı haberden ötürü ona sunulan hanım ya da bey titrinin, özel davetlere gidebilmenin, para harcamadan bir müddet yaşayabilmenin illüzyonundan kaynaklanır. Gazeteci bugünlerde halktan biri olduğunu anladı, çünkü kendilerinden birileri sokaklardaydı. Kendi gerçekliğine döndü. Gazetecinin diğerleri gibi bir insan olduğu, korktuğu, korktuğundan dolayı yazamadığı bugün bütün gerçekliğiyle ortaya çıktı. Bu korkunun ancak bilginin, bütün bir topluma ait olduğu ve toplumun bireylerinin kullandığı çeşitli cihazlarla, enstrümanlarla topluca üretilebileceğini, bilginin sahibinin parayı veren değil halk olduğunu göstererek gazeteciyi sarsabilir ve kendi gerçekliğine çevirebilir. Özellikle Gezi Parkıyla birlikte twitter’a sekiz milyon insan girdi ve buradan haberleşmeye başladı. Bugüne kadarki bütün kalıplar düştü.</p>
<p>Bu süreç geniş kitlelerin erişimindeki sosyal medyanın gazetecinin eski döneme ait iktidarının sarsılabildiğini ve yeni bir haber paylaşım alanının kurulabileceğini bize gösterdi. Haberin sahipleri onu yaratanlardır ve onların bulunduğu yerde vardır haber. Biz de onları takip ettik ve bize yön verdiler. Şu sokak başında şu insan dövülüyor dediler örneğin, biz oraya gittik. Ya da “ben de Gezi Parkı’na gelmek istiyorum” diyen valiye; “sayın vali Dolmabahçe’den gelmeyin polis müdahale ediyor” örneğinde olduğu gibi bazen valiye bile yön verdiler. Vali, Gezi Parkına müdahale edilecek mi sorusuna twitter’dan yanıt verdi. İnsanlar daha düne kadar korktuğu, çekindiği –aslında tam tersi olması gerekirken- valiyle, belediye başkanı ile yazışarak diyalog kurabildiler. Bu, bütün eski hiyerarşilerin de yerle bir edilmesi anlamına geliyor. Gazetecinin onun adına soru sormasını beklemeden sorularını kendileri sordular. Zaten gazeteci sormayacaktı, korkuyordu, işini kaybetmekten, imtiyazını kaybetmekten korkuyordu. Ondan o yetkiyi alıp sorusunu kendisi sordu, cevabını aldı, bazen dalgasını geçti.</p>
<p><strong><em>Yurttaş Gazeteciliği ve Red Hack</em></strong></p>
<p><strong>Ahmet Şık:</strong> Özel kanalların ve haber kanallarının artmasından sonra haber kanalları bizi yurttaş gazeteciliği diye kandırmaya başladı. Birisi bir kaza görüntüsü çekmiş, kavga görüntüsü çekmiş akıllı telefonla bunu bize yurttaş gazeteciliği diye yutturdular. Yurttaş gazeteciliğinin gerçekte ne olduğunu bize bu süreç gösterdi. İsmail’in verdiği örnekler&#8230; Beşiktaş’ta bir evin camını kırıp içeriyi plastik mermiyle tarama görüntüleri, gaz bombası atılması, arkadaşımız Gökhan Biçici’nin uğradığı şiddetin cep telefonuyla kayda alınması vb. Yaygın medyadan bunları izleyemeyenler, gündemi takip edemeyenler tanık olduğunu göstermek üzere kendi medyasını kurdu. Yurttaş gazeteciliğinin ne kadar önemli olduğunu da bize gösterdiler. Ben başka yaygın şiddet kullanılan başka hiçbir dönemin bu kadar çok kayıt altına alındığını hatırlamıyorum.</p>
<p>Yine de polis şiddeti sonucunda 6 kişi öldü, en az 12 kişi gözünü kaybetti, 7 binden fazla kayıtlı yaralı var. Bu kadar kayıt altına alınmasına rağmen şiddetin önüne geçilemedi. İktidarın başındaki adam dün çıkıyor, polise şiddet kullanan üç-beş kişi görmüş, bunun yaygarasını yapıyor. Tabi, yapacağım kardeşim, kendimi savunmak için. O toplantıda bir gazeteci de çıkıp bu insanlar devlet şiddeti gördü, öldürüldü diye bir çıkış yapmıyor. El pençe divan duran bir gazetecilik anlayışı var. Öyle durmayana da haddini bildiriyorlar. Bu süreçle ilgili değil ama Hasan Cemal en iyi örneklerden. Kendisine saygı duyarım, iyi bir gazeteci olduğunu düşünürüm ama bu baskıda payı olanlardan birisidir. Bu iktidarın ne olduğunu söyleyenlere bundan birkaç yıl önce darbeci, ergenekoncu derken işin bu noktaya geleceğini tahmin etmesi gerekiyordu yarım asırlık bir gazeteci olarak. İktidara karşı çıktığı noktada da işini kaybetti. Ya da Yeni Şafak’ta yazan, vicdanlı bir gazeteci olarak gördüğüm Ali Akel, başbakanı Roboski katliamı ile ilgili eleştirdiği günün ertesinde kapı önüne konuldu. İktidara yakın duran insanların bile işini kaybedebildiği bir dönem bu. Gezi sürecinde en çok eleştiri NTV’ye yapıldı haklı olarak. Ama bu bir anda olmadı, son 2-3 yılda o ekrandan kaybolan Ruşen Çakır, Banu Güven, Nuray Mert vb. insanları düşünürsek&#8230; Şimdi de yeni istifalar var fakat o arkadaşlar kusura bakmasın bunu çok önemsemiyorum çünkü AKP ile özdeşleşen zulüm düzeni Gezi’yle başlamadı. Gazeteci olduğunuzu hatırlamak için NTV’nin önüne insanların gelip protesto etmesi mi gerekiyor diye soruyorum onlara. Lafım meclisten dışarı (İsmail Saymaz’ı kastederek) buralarda çalışan arkadaşlar kendilerini sorgulasınlar. Gazeteciliğin tanımı basit; kamu adına denetim yapmak. Medya sektörü çok iki yüzlüdür. Çok kolay kazık yiyebilirsiniz. İsmail az önce bazı olanaklardan bahsetti, tepedeki yüzde 10 yönetici sınıfı için az çok geçerli olabilir. Onların “haklı” nedenleri olabilir. Bir de piramidin altındaki yüzde 90 var, benim için önemli olan onlar. Hiçbir şekilde örgütlenme kaygısı taşımıyorlar. Sendikacılık dünyada ücret sendikacılığına indirgenmiş durumda, o yüzden Gazeteciler Sendikasını suçlamıyorum ama fikir işçiliği yapılan bir meslekte sendikanın önemi daha büyük bana göre. Sendikada örgütlenirseniz sizi yöneten amirinizin iki dudağı arasında olmaz geleceğiniz, haberinizin sansürlenmesi daha zor olur. Sendika editöryal bağımsızlığın güvencesidir bence. Gazetecilerin örgütlenmesinin engellenmeasi de aslında bugünkü durumu yaratmak içindir.</p>
<p>Yurttaş gazeteciliğinin önemini bize daha önceden gösteren bir grup vardı aslında: Red Hack. Red Hack, bir takım bilgileri ifşa etmeye başladıktan sonra twitter’da on binlerce takipçiye ulaştı. Muhalefetin işini yapmıyor olmasının da etkisi var tabi. İnanılmaz bir sempati topluyor, nerden baksak bir halk hareketi olarak görebiliriz Red Hack’i. Mevcut baskı sistemini, araçlarını göz önüne koyan bir yurttaş gazeteciliği yaptılar. Kirli bilginin dolaşma riski de var tabi sosyal medyada. Kontrol mekanizması kurmamız, teyitli bilgileri paylaşmamız gerekiyor. Bu tür spontane ve ağır şiddetin yaşandığı bir dönemde bunu yapabilmek kolay değil ama en basitinden tanıdığımız insanlardan gelen bilgileri yaymak gerekiyor. Gezi hareketinin bu kadar sempati görmesinin en önemli nedeni bana göre oradaki insanların taleplerinin samimi olmasıydı. Bu samimiyeti korumak için kirli bilginin dolaşımına izin vermememiz gerekir.</p>
<p><strong><em>“1 Haziran’da halk Taksim’e akın etti, eylemciler dışarıda kaldı”</em></strong></p>
<p><strong>İsmail Saymaz:</strong> Yıllardır sol hareketleri takip ederim, Türkiye’deki toplumsal, siyasal mücadele tarihine de az çok vakıf olduğumu düşünürüm. Gezi’nin öncekilerden ayırt edici yönleri olduğunu ikinci, üçüncü günün sonunda anladım. 1 Haziran’da halk Taksim’e akın etti, eylemciler dışarıda kaldı gibi bir manzara oluştu. Çünkü atılan sloganları türü ve içeriği, atma biçimi itibarıyla bizim bildiğimiz yerleşik eylemci profilinin çok dışına çıkıldı. İktidar, IMF’ye borcu kapattık, uçuş yapılan nokta sayısını on yılda üç katına çıkarttık, aydınlatılmamış köy bırakmadık gibi verileri sunarak ekonomik olarak ülkenin örnek duruma geldiği Gezi Parkının Türkiye’nin bu gidişini beğenmeyenlerce iç barışı bozmaya yönelik bir enstrüman olduğunu iddia ediyor. Oysa bir de daha farklı veriler var. Türkiye’de şu anda 144 cezaevi var ve toplam 132 bin tutuklu var. AKP iktidara geldiğinde cezaevlerinde 55 bin tutuklu vardı. 2006’ya kadar da böyleydi. Özel yetkili mahkemelerde yargılanan sanık sayısı 70 bin civarında, Türkiye’de toplam 3 milyon sanık var yargılanan. 1978-1983 yıllarında askeri sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan sanık sayısı 55 bin civarında. Hemen her yurttaşa potansiyel bir örgüt düşüyor. Hemen herkes de dinlendiğini düşünüyor. Türkiye’de dinlenme öteden beri var ama artık sıradan bir hal almış. Bir mahkeme hakimi kendi telefonunun dinlenme kararını imzalayabiliyor. Bu rakamları koyduğumuzda güçlü bir muhafazakar hükümetçe susturulmuş, bastırılmış bir toplum görüyoruz. Cezaevi yapımını yatırım sahaları olarak gören, Diyarbakır cezaevini yıkıyoruz ama daha güzelini yapacağız bakış açısına sahip, kodamanın sırtı yere gelmeyeceğinden Mehmet Ağar’a tek başına cezaevi tahsis eden, Kürt çocuklarına sıra gelince on kişilik koğuşlara 30 kişi sığdıran bir iktidarla karşı karşıyayız. 1960’lardaki De Gaulle yönetimine benziyor. Fransa bu dönemde ekonomik olarak çok gelişmişti ama De Gaulle’ün karşısında ülke titremekteydi. De Gaulle nasıl savaştığını bilmeyen, görmemiş, umrunda da olmayan bir grup genç Fransa’da kaldırımları söktü, De Gaulle’e fırlattı. De Gaulle iki yıl sonra gitti. Bilmiyorum ama De Gaulle de muhtemelen bugün başbakanın söylediği gibi biz bunları yaptık demiştir. Sokağa çıkanlar bunu bilmiyorlar. Mesut Yılmaz’ı tanımıyorlar. Necmettin Erbakan’ı yaşlı bir adam olarak hatırlıyorlar. Tansu Çiller’i iyi ki hatırlamıyorlar. Yıldırım Akbulut’u bilseler çok gülerlerdi. Tayyip Erdoğan’la doğdular, şu an iktidarının sonunda her siyasi liderin yaşadığını tecrübe ediyor. Onların gözünde eskimiş bir lider. Kendisi farkına varmayabilir ama yaşlandı. Yeni bir kuşak geldi. Genel Kurmay başkanına parmak sallaması iyiydi, o bir otoriteydi, İsrail başbakanına iyi ki salladı ama savunmasız bir yurttaşa parmak sallanmayacağını öğrenmeliydi. Sıradan bir yurttaşın kendisini ancak adaletle güvende hissettiğini bilmeliydi, adaletten de o sorumluydu. Fakat o herkesin kendisini milletin kurucu babası olarak tanımasını istedi. Bunu kabul etmediler ve sokağa çıktılar. Bildikleri yollarla muhalefet ettiler. Tutuculaşmış her iktidarın yaşadığını yaşadı, değişimi kabullenemedi.</p>
<p>Marksizm için değişimin değişim halindeki teorisi denir. Hayat böyledir. Bu iktidar karşısına çıkan kitlenin 28 Şubattaki mağduriyetini görmesini istedi, çocuklar hatırlamıyorlar. Nasıl 12 Eylül kuşağı 12 Martı bilmiyorsa, nasıl Kıbrıs’ın son çocukları Kıbrıs Harbini bilmiyorsa&#8230; Yeni bir dünya istiyorlar; daha özgür, daha eşit, söz hakkının olduğu, saygı duyulan, parmak sallanmayan, polisle-mahkemeyle tehdit edilmeyen, örgütün hangisi, elebaşın kim sorusuna muhatap olunmayan bir Türkiye istiyorlar. Haklılar, Tayyip Erdoğan’dan sıkıldılar.</p>
<p>Türkiye’de özellikle son 5-10 yılda sınavla bir yerlere gelme, kamuda hak ettiği yere ulaşma inancı kayboldu. AKP iktidarı ve ona yakın dini gruplar dışında kimsenin orada yer bulamayacağına dair bir inanç oluştu. Liyakat yok edildiğinde, insanların becerileri yok sayıldığında sokağa çıkarlar. Muhalefete parlamentoda yer verilmezse ve muhalefet halkı temsil etmezse halk sokağa çıkar. Böyle de oldu. Muhalefet Taksim’de kendini gösterdi. Son olarak, iktidarın sahiplerinin bu halk nasıl Kayserili işçi çocuğu Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yaptıysa, nasıl Kasımpaşalı İETT işçisi Tayyip Erdoğan’ı başbakan yaptıysa kendi içinden başka işçi çocuklarını, başka memur çocuklarını da başbakan, cumhurbaşkanı yapacağını bilmeleri, öğrenmeleri gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong><em>“Hocam bizi lütfen siyasete bulaştırmayın” ya da devletin ceberrut yüzüyle ilk kez doğrudan karşılaşanlar</em></strong></p>
<p><strong>Ahmet Şık:</strong> Bir kaç ekleme yapacağım. Olaylar başladığında sokağa çıkan kitle için apolitik tespiti yapmıştım. Bu hatalı tespit için burada özür diliyorum. Çünkü ben o kitlenin bir kısmıyla çalıştığım üniversitede birlikteyim 5-6 yıldır. Çok apolitik bulduğum bir gençlik profili vardı karşımda. Yakın tarihe ilişkin bilgileri çok kısıtlı, siyasi konulara hocam bizi lütfen siyasete bulaştırmayın diye yaklaşıyorlardı. Ben o çocukları sokakta da gördüm. Bizim durduğumuz yerden apolitik görünüyorlar ama kendi içlerinde de tutarlı politik bir anlayışları olduğunu bize kanıtladılar. Benim yaşam biçimime karışma dediler. Ben senin giydiğin kıyafete, dini inancına karışmıyorum. Sen de benim içkime, sevgilimin, karımın bacak arasına karışma; bedenim üzerimde söz sahibi değilsin, kaç çocuk doğuracağıma sen karar veremezsin vs. Kısaca yaşam biçimimi şekillendiremezsin diyor. Bu çocuklar aynı çatışmayı kendi evlerinde anne-babalarıyla da yaşıyorlar. Bu noktada çok da politik bir yerde duruyorlar ve diğerine karşı saygılı bir anlayışları var. Bir takım mevcut siyasi yapılara da siz de artık elinizi ayağınızı çekin, söz sahibi bizler olalım mesajını da verdiler. Belli kalıplar üzerinde yürüyen siyasetin artık bu ülkede bir karşılığı yok. Belki sadece iktidar kanadında, o da bunu medya üzerinden korumaya çalışıyor ama çok gerçekçi değil. Sahte ekonomik göstergelere, sahte ileri demokrasiye, sahte darbe yargılamalarına, sahte örgüt davalarına inandırılamayacak bir kitle var. Bu yeni kuşağa hepimiz minnet duymalıyız.</p>
<p>Bir yandan başka bir tespitimi de paylaşmak istiyorum. Bu çocuklar devletin kanlı tarihini, ceberrutluğunu doğrudan yaşamadıkları için bu kadar kitlesel bir şekilde sokağa döküldüler, Ali İsmail Korkmaz’ın ölümünde görüldüğü gibi yoğun bir şiddetle karşılaşınca da bir kısmı sokaktan çekildi. Forumlar bu açıdan da önemli. Sokak özgürleştirir. İktidarın yakın zamanda çekileceğine dair bir öngörüm yok ama en azından istediği her şeyi yapamayacaklarını gördüler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/06/gezi2yasinda-forumlardan-fatih-sarachane-parkinda-gezi-iktidar-ve-medya-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>30/31. Sayı &#8211; Gündem Yerine: “Büyüdük İşte!”</title>
		<link>https://yenifilm.net/2013/10/3031-sayi-gundem-yerine-buyuduk-iste/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2013/10/3031-sayi-gundem-yerine-buyuduk-iste/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Oct 2013 21:48:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Film Ekibi]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<category><![CDATA[içindekiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=230</guid>
		<description><![CDATA[Ömer Süalp / Neden bu şarkıyı seçtiğimi ya da aslında neden bir şarkı seçtiğimi de bilmiyorum. Fakat bütün haziran boyunca pek çok şarkıyla beraber bu da çınladı kulağımda. Yanlış anlamayın müzisyen değilim. Bir zamanlar istiyordum ya; başka başka meraklar sardı. Söylemeye çalıştığım kendimi müzikle ifade eden biri değilim. Ama öyle ya da böyle müzik çoğumuzun hayatında hep varlığını önemli bir ölçüde sürdüren bir şey. Öyle ki bazı olguları müzikle anlatmak ya da anlamak kullandığımız bir yöntem; bize iletişim sağlamamızı kolaylaştırıyor. Belki de bu sebeple şarkıyı söyleyerek anlatmak daha doğru geliyor. Kendi deneyimimi anlatmak isterdim ya, paylaşılan deneyimlerde kendimi gördüm. Tanımadığım birisinin benle aynı olayları yaşamış, aynı duyguları hissetmiş olması; bir sürü ağızdan dinledim, okudum; sanki beni anlatmışlarcasına&#8230;                   Yaşar Kurt &#8211; Kukla                   Kuklayım ben kukla                   Annem giydirdi beni                   Babam boyadı yüzümü                   Öğretmenler doldurdu içimi                   Her şeyi onlar öğretti                   İşe ne zaman gideceğimi                   Ne zaman işten çıkacağımı                   Kaç paraya çalışacağımı                   Onlar öğretti                   Kuklayım ben kuklayım! &#160; Öyle ya, büyüdük işte. Büyürken de sorgulamıyoruz pek çok söyleneni. Zaten büyürken tek işimiz öğrenmektir. Öğrenci olarak başlarız ya, sosyal hayatımıza. Artık bireylere dönüşüm sürecimiz başlar böylece. Gencecik ve apaçık beyinlerimiz o bilgileri sorgulamadan yutar. [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="color: #993300;">Ömer Süalp /<br />
</span></em></p>
<p>Neden bu şarkıyı seçtiğimi ya da aslında neden bir şarkı seçtiğimi de bilmiyorum. Fakat bütün haziran boyunca pek çok şarkıyla beraber bu da çınladı kulağımda. Yanlış anlamayın müzisyen değilim. Bir zamanlar istiyordum ya; başka başka meraklar sardı. Söylemeye çalıştığım kendimi müzikle ifade eden biri değilim. Ama öyle ya da böyle müzik çoğumuzun hayatında hep varlığını önemli bir ölçüde sürdüren bir şey. Öyle ki bazı olguları müzikle anlatmak ya da anlamak kullandığımız bir yöntem; bize iletişim sağlamamızı kolaylaştırıyor. Belki de bu sebeple şarkıyı söyleyerek anlatmak daha doğru geliyor.</p>
<p>Kendi deneyimimi anlatmak isterdim ya, paylaşılan deneyimlerde kendimi gördüm. Tanımadığım birisinin benle aynı olayları yaşamış, aynı duyguları hissetmiş olması; bir sürü ağızdan dinledim, okudum; sanki beni anlatmışlarcasına&#8230;</p>
<p><em>                  Yaşar Kurt &#8211; Kukla</em></p>
<p><em>                  Kuklayım ben kukla </em></p>
<p><em>                  Annem giydirdi beni </em></p>
<p><em>                  Babam boyadı yüzümü </em></p>
<p><em>                  Öğretmenler doldurdu içimi</em></p>
<p><em>                  Her şeyi onlar öğretti </em></p>
<p><em>                  İşe ne zaman gideceğimi </em></p>
<p><em>                  Ne zaman işten çıkacağımı </em></p>
<p><em>                  Kaç paraya çalışacağımı </em></p>
<p><em>                  Onlar öğretti </em></p>
<p><em>                  Kuklayım ben kuklayım! </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öyle ya, büyüdük işte. Büyürken de sorgulamıyoruz pek çok söyleneni. Zaten büyürken tek işimiz öğrenmektir. Öğrenci olarak başlarız ya, sosyal hayatımıza. Artık bireylere dönüşüm sürecimiz başlar böylece. Gencecik ve apaçık beyinlerimiz o bilgileri sorgulamadan yutar. Sorgulamak için nasıl soru soracağımızı öğrenmemiz gereklidir çünkü. Sorgulamayız 2+2 nin 4 ettiğini. Öğrenmek biraz böyle bir olgu gibi bir yandan. Çünkü bazı bilgiler kesin ve ortak bilgilerdir. İşte bu bilgilerle iletişim kurmaya başlarız. İletişim kurduğumuz noktada da sorgulamak girer devreye. İletişimimiz geliştikçe söyleneni, okunanı anlamaya ve üzerine düşünmeye başlarız. Artık her ileti alınması, kabul edilmesi veya uygulanması gereken bilgiler değildir. Açıklananlar yetmemeye başlar. Daha fazla bilgi ararız. Birikimlerimiz bize bağlantıları kurmamızı sağlar. Kitaplar okudukça da şekillenir düşüncelerimiz. Düşüncelerimiz şekillendikçe kimliklerimiz oluşur. Okudukça buluruz kendimiz gibi düşünenleri. Kendimizinkine benzer kimlikler buluruz arkadaşlık edecek, ömrümüzü paylaşacak.</p>
<p>Ama öyle ya, kimimize yetti verilen bilgiler sanki. Kimimiz daha da fazla merak etmedik söylenenlerin arkasında ne tür olguların var olduğunu. Merak etmedik, sorgulamadık, okumadık&#8230; Hayatımıza değmedikçe olan biten; pek ilgilenmedik. Anlamak istemedik. Korktuk da biraz.</p>
<p><em>                  Oyumu kime atacağımı </em></p>
<p><em>                  Akşam kaçta yatacağımı </em></p>
<p><em>                  Çişimi nereye yapacağımı </em></p>
<p><em>                  Ne zaman güleceğimi </em></p>
<p><em>                  Nereye gömüleceğimi </em></p>
<p><em>                  Onlar Öğretti </em></p>
<p><em>                  Kuklayım ben kuklayım! </em></p>
<p><em>                  İpimi çekersiniz, oynamaya başlarım </em></p>
<p><em>                  Düğmeme basarsınız, ağlatmayı becerirsiniz </em></p>
<p>Sonra bir şey oldu. Bir uyandık sanki. Sinirlendik biraz. Hep beraber yaptık bunu. Birlikte olduk. &#8220;Biz&#8221; dedik. Bir arada olabileceğimizi öğrendik. Birbirimizi sevebileceğimizi, birbirimizle yaşayabileceğimizi, biz bir arada gülebileceğimizi öğrendik. Bu sefer direndik. Söylenene, gösterilene, atılana, sıkılana&#8230; Dayanıştık omuz omuza işte. Kıstırıldıkça birbirimize dayandık. Deneyimledik başka bir yaşantıyı. O kadar doğal deneyimledik ki, bambaşka fikirler, algılar bizi aynı yola baş koydu.</p>
<p>Bu farkındalık, farklılık evde kalamadı artık. Sokağa çıkmak zorunda hissetti. O yoğun duygu, düşünce kendine bir kimlik edindi. Bu kimlik bizden doğdu. Üretimi bize ait. Artık &#8220;biz&#8221; o &#8220;kimlik&#8221; olduk.</p>
<p>Peki yetti mi? Bu yeni kimlik daha okul çağında. Daha öğreneceği sorgulayacağı çok şey var. Bu çocuk okuyacak, merak edecek, sorgulayacak&#8230; O daha üretecek. Parklardaki forumlar ilk üretimi. Düşün; bu çocuk daha neler üretecek.</p>
<p><em>                  Yalnız bir şeyi unuttu bunlar </em></p>
<p><em>                  Yalnız bir şeyi unuttu bunlar </em></p>
<p><em>                  İpler kimin elinde? </em></p>
<p>Kimin elinde?</p>
<p>Artık biliyoruz.</p>
<p>Artık kendi oyunumuzu yazma zamanı.</p>
<p>***</p>
<p>Dergimizin bu sayısında &#8220;aslolan hayattır&#8221; ve &#8220;hayat kurmacadan daha renklidir&#8221; güzel sözlerine uygun olarak bir direnişin izlerini sürdük. Filmlerde, izlediklerimizde, duyduklarımıda, medyada, meydanlarda, sokaklarda velhasıl yaşadıklarımızda… Bazen tesadüflere denk geldik; bir devrimci sinemacının kamerasına eşlik ederek bazen biz kamerayı taşıdık. Bazen bir forumda bulduk kendimizi bazen çapul tv&#8217;nin karşısında. Sürecin bitmediğini biliyoruz bir son sözümüz yok. Bu daha başlangıç…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>30-31. Sayının İçeriği:</strong></p>
<p><em>Meryem </em>ya da Yaşama Terk Edilmek/ <strong>Emel Çelebi </strong>4</p>
<p><em>Güzelliğin On Par’ Etmez: </em>Kabuğunu Kıran Veysel’in Hikayesi / <strong>Aylin Sayın </strong>7</p>
<p><em>Menekşe’den Önce </em>ve Sonra: “Geri İstiyoruz Onları” / <strong>Seray Genç </strong>10</p>
<p><em>İstanbul Hayali </em>ve Tarık Şengül’den Kent Üzerine: Ütopyanın Başlangıcı / <strong>Film Ekibi </strong>16</p>
<p><em>Kayıp Umutlar </em>/ <strong>Özge Özdüzen &#8211; Serkan Ateşman </strong>19</p>
<p><em>Elysium: </em>Yeni Cennet ya da Dünyayı Kim Kurtaracak? / <strong>Efe Gönenç </strong>25</p>
<p>Evde: François Ozon ve Sinemada Mahremiyet / <strong>Murat Arpacı </strong>28</p>
<p>İstanbul’da Kendine Gelen New Yorker: <em>Zoraki Radikal </em>/ <strong>Aylin Sayın </strong>31</p>
<p>Yaşlanan Kapitalizm ve <em>Bernie’nin Suçu Ne? </em>/ <strong>Hamdi Karaşin </strong>34</p>
<p><em>Arendt</em>’te (2013) Kötülüğün Sıradanlığı / <strong>Sinem Aydınlı </strong>37</p>
<p><strong>GEZİ PARKINDA </strong></p>
<p>Bir Gezi Günlüğü: <em>Hayat Şimdiki Zamanda Geçmişi de Taşır </em>/ <strong>Yusuf Güven </strong>41</p>
<p>Gezi, Belgesel ve Kurmaca Sinema Üzerine / <strong>Necati Sönmez </strong>49</p>
<p>Haziran Direnişi’nin Projeksiyonundan Üç Film / <strong>Hamdi Karaşin </strong>55</p>
<p>Haziran’dan bir ortak deneyim&#8230; Kamusal Alan Üzerine / <strong>Z. Tül Akbal Süalp </strong>58</p>
<p>Gezi ve Hiç Kimselerin Onuru / <strong>Ayla Kanbur </strong>64</p>
<p><em>Eyle ve Gör: </em>Gezi Direnişi Görselleri / <strong>Seray Genç </strong>67</p>
<p><em>Çevrim İçi Eylemlilik: </em>Gezi Direnişi ve Sosyal Medya / <strong>Zeynep Yaşar </strong>77</p>
<p>Bahar, İsyan Şenlik ve Ölüm Doluydu / <strong>Necla Algan </strong>81</p>
<p>Perdenin Öte Yanı / <strong>Janet Barış </strong>89</p>
<p>Yaşasın Gezi Direnişi ve Hikikomorilere Özgürlük! / <strong>Nesrin Karadağ </strong>91</p>
<p>Gezi, Kent ve Bizim Belgeseller / <strong>Özge Özdüzen </strong>97</p>
<p>Yaşasın Halkların Öksüzlüğü / <strong>Tülay Dikenoğlu </strong>106</p>
<p>Kim Kime Karşı? / <strong>Ahmet Ergenç </strong>111</p>
<p>Diren Seyirci / <strong>Nagehan Uskan </strong>113</p>
<p><strong>DİRENİŞ ÜZERİNE SÖYLEŞİLER </strong></p>
<p>Videoccupy Söyleşisi / <strong>Seray Genç &#8211; Emel Çelebi </strong>117</p>
<p>Çapul TV’den Ali Ergin Demirhan’la Söyleşi / <strong>Seray Genç </strong>125</p>
<p>Fatih Pınar ve Reyan Tuvi ile Söyleşi / <strong>Seray Genç &#8211; Emel Çelebi </strong>131</p>
<p>Abbasağa Parkı’ndaki Sinema Atölyesi Deneyimi / <strong>Seray Genç &#8211; Emel Çelebi </strong>141</p>
<p>Fatih Saraçhane Parkı’nda Gezi, İktidar ve Medya Üzerine / <strong>Derleyen: Yusuf Güven </strong>148</p>
<p>Brezilya Yeni Sineması ve Glauber Rocha Üzerine&#8230; / <strong>Aylin Sayın </strong>157</p>
<p>Eryk Rocha ve Helena Ignez ile Cinema Novo Üzerine/ <strong>Seray Genç &#8211; Yusuf Güven </strong>161</p>
<p>Alan Berliner Söyleşisi: Pencere, Ayna ve Çerçeve / <strong>Seray Genç &#8211; Yusuf Güven </strong>165</p>
<p>Ken Loach ile söyleşi: Her filmin politik bağlamı vardır / <strong>Mahmut Hamsici </strong>171</p>
<p>Danis Tanović’le Bir Hurdacının Hayatı’na Dair / <strong>Aylin Sayın &#8211; Seray Genç </strong>174</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2013/10/3031-sayi-gundem-yerine-buyuduk-iste/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
