<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; 35/36. sayı</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/3536-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>35/36. Sayı çıktı</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/3536-sayi-cikti/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/3536-sayi-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2015 05:57:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>
		<category><![CDATA[içindekiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=693</guid>
		<description><![CDATA[1915’in yüzüncü yılında, Fatih Akın’ın Kesik filmi sinemamız açısından bir ilk olarak yerini aldı. Kesik filmine ilişkin bir değerlendirme yazısı da dergide yer alıyor. Öğretmenin itibarsızlaştırdığı, bir teknikere dönüştürüldüğü günümüzde, Halil Serkan Öz&#8217;ün anısına sinemada öğretmenin nasıl işlendiği konusu ve Mucize filmi ile Hakkari’de Bir Mevsim karşılaştırmalı olarak farklı yazılarda ele alındı. Gösterime girmesi Kod Adı KOZ adlı, bedava bile izlenmeyen film yüzünden sekteye uğrayan OHA: Oflu Hocayı Aramak filmi Gezi’den miras kalan mizahıyla, farklı bir deneme olarak karşımıza çıktı. Büyük şehirden kaçıp sakin yerlere, doğaya gitme dürtüsünü okşayan, vazgeçmek özgürlüktür mesajı verirken gişeden vazgeçmeyen film Mandıra Filozofu da karşımıza çıkanlardan. Were Denge Min (Sesime Gel), He Bu Tune Bu (Bir Varmış Bir Yokmuş) ve Klama Dayika Min (Annemin Şarkısı) filmlerinin içinden dengbejler ve masallar geçiyor. Filmlerle beraber yönetmen Hüseyin Karabey söyleşisi de bu sayıda yer aldı. Kaan Müjdeci ve Aysim Türkmen’le de söyleşiler var. Tanık olduğumuz dünyalara dair; bozkıra ve şehirlere dair konuştular. Ölümün sıradanlaştığı, hele kadın ölümlerinin daha da sıradanlaştığı bu dönemde Özgecan’ın anısına şiddetin görsel iletişim aygıtlarıyla daha da sıradanlaştırılmasını ele alan yazı Şiddete Dair bölümünde. Özgecan cinayetiyle parallelik kurarak Hindistan’da geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen bir tecavüzün ardından BBC’nin yaptığı bir belgesele, India&#8217;s Daughter belgeseline dair eleştirel bir [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>1915’in yüzüncü yılında, Fatih Akın’ın Kesik filmi sinemamız açısından bir ilk olarak yerini aldı. Kesik filmine ilişkin bir değerlendirme yazısı da dergide yer alıyor. Öğretmenin itibarsızlaştırdığı, bir teknikere dönüştürüldüğü günümüzde, Halil Serkan Öz&#8217;ün anısına sinemada öğretmenin nasıl işlendiği konusu ve Mucize filmi ile Hakkari’de Bir Mevsim karşılaştırmalı olarak farklı yazılarda ele alındı. Gösterime girmesi Kod Adı KOZ adlı, bedava bile izlenmeyen film yüzünden sekteye uğrayan OHA: Oflu Hocayı Aramak filmi Gezi’den miras kalan mizahıyla, farklı bir deneme olarak karşımıza çıktı. Büyük şehirden kaçıp sakin yerlere, doğaya gitme dürtüsünü okşayan, vazgeçmek özgürlüktür mesajı verirken gişeden vazgeçmeyen film Mandıra Filozofu da karşımıza çıkanlardan.</p>
<p>Were Denge Min (Sesime Gel), He Bu Tune Bu (Bir Varmış Bir Yokmuş) ve Klama Dayika Min (Annemin Şarkısı) filmlerinin içinden dengbejler ve masallar geçiyor. Filmlerle beraber yönetmen Hüseyin Karabey söyleşisi de bu sayıda yer aldı. Kaan Müjdeci ve Aysim Türkmen’le de söyleşiler var. Tanık olduğumuz dünyalara dair; bozkıra ve şehirlere dair konuştular.</p>
<p>Ölümün sıradanlaştığı, hele kadın ölümlerinin daha da sıradanlaştığı bu dönemde Özgecan’ın anısına şiddetin görsel iletişim aygıtlarıyla daha da sıradanlaştırılmasını ele alan yazı Şiddete Dair bölümünde. Özgecan cinayetiyle parallelik kurarak Hindistan’da geçtiğimiz yıllarda gerçekleşen bir tecavüzün ardından BBC’nin yaptığı bir belgesele, India&#8217;s Daughter belgeseline dair eleştirel bir yazı da bu bölümde. Sömürgeciliğin şiddetini Franz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabından ve arşiv görüntülerinden yararlanarak aktaran Şiddet Üzerine belgeseli eleştirisi ise günümüz Türkiye’sine bağlanarak meselenin özüne geliyor.</p>
<p>Müziğin hallerine dair Whiplash, Hollywood içinden Hollywood’u eleştiren Birdman, Yıldız Haritası, Tim Burton ve Büyük Gözler, televizyon haberciliğinin geldiği yeri sorgulayan Gece Vurgunu, Unutma Beni, oyunculuk hallerine dair Ve Perde&#8217;nin yanısıra Mommy ve aile hallerine dair Turist filmleri de bu sayıda yer alıyor. Geçen sayıda sinemanın kutsal kitaplarla ilişkisine Nuh: Büyük Tufan filmi ile bakmıştık bu kez Ridley Scott’un Exodus: Tanrılar ve Krallar filmiyle devam ediliyor. Son dönem yapılan Hollywood filmlerine bakarken Hollywood’un Ortadoğu’ya nasıl baktığına dair önemli veriler sunan, emperyalist politikalardan azade çılgın diktatörlerin bölgesi olarak ekranda yer alan Ortadoğu’da hayali bir ülkede geçen Tyrant dizisi de ele alındı.</p>
<p>Kerala Film Festivali ve Hindistan sinemasından örnekler, İtalya’dan CinemadaMare ve Bozcaada’dan BİFED festivalleri ile ilgili değerlendirmeler yer alıyor.</p>
<p>İstanbullu yazar, İstanbul’u yazar Petros Markaris’le İstos Yayınlarından çıkan kitabının değerlendirmesi ile yıllarca senarist ve yönetmen olarak birlikte çalıştığı Theo Angelopoulos üzerine yapılan bir söyleşi ve Işığa Özlem belgeselinden sonra Şili&#8217;de kayıpların peşinden iz sürmeye devam eden usta yönetmen Patricio Guzman&#8217;la İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilecek Sedef Düğme ve belgesel sinema üzerine bir başka söyleşi de yer aldı.</p>
<p>Bu sayı Francesco Rosi, Manuel de Oliviera ve Yaşar Kemal’e adandı.</p>
<p>İÇİNDEDEKİLER:</p>
<p>Gündem / <strong>Film Ekibi </strong></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/kesik-bir-yaram-var-durmadan-kanar/"><em>Kesik: </em>Bir Yaram var Durmadan Kanar / <strong>Yusuf Güven </strong></a></p>
<p>Çağımızın Bir Fenomeni: <em>Mandıra Filozofu </em>/ <strong>Doğan Yılmaz</strong></p>
<p><em>OHA: </em>Gezi Mizahlı Belgesel / <strong>Yusuf Güven </strong></p>
<p>Şarkıların, Masalların, Dengbejlerin Peşinden / <strong>Seray Genç </strong></p>
<p><em>Hüseyin Karabey </em>Söyleşisi: Görmek için gören gözlere ihtiyaç yok</p>
<p><em>Aysim Türkmen</em>’le <em>Çekmeköy Underground </em>Üzerine: “Yerüstünde görünür olamamak”</p>
<p><em>Mucize</em>’nin Üç Mevsimini <em>Hakkari’de Bir Mevsim </em>Üzerinden Okumak / <strong>Murat Dural</strong></p>
<p><em>Mucize: </em>Yeşilçam’ın Geri Çağrılışı ve Sinemada Öğretmen İmgesi / <strong>Aylin Sayın </strong></p>
<p><em>Kaan Müjdeci </em>İle <em>Sivas </em>Üzerine: Neşet Ertaş Filmin Her Karesinde Var</p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/patricio-guzman-sili-kutuplasmanin-ustesinden-gelemedigi-icin-ilerleyemiyor/">Patricio Guzman Söyleşisi ve <em>Sedef Düğme </em>/ <strong>Seray Genç </strong></a></p>
<p><em>Sonsuz Hüzün </em>ve Jorge Solano Söyleşisi / <strong>Seray Genç &#8211; Yusuf Güven</strong></p>
<p><em>Turist: </em>Mutlu Aile Olmanın Mücbir Sebepleri / <strong>Hamdi Karaşin</strong></p>
<p><em>Whiplash: </em>Neden Charlie Parker Olamıyorum? / <strong>Efe Gönenç </strong></p>
<p>Bir Müziğin Çavuşu Olmak: <em>Whiplash </em>/ <strong>Özgür Doğan </strong></p>
<p>Sınırlı Mahremiyetin Sonu: <em>Gece Vurgunu </em>/ <strong>Janet Barış </strong></p>
<p><em>Exodus: </em>Yeniden Dini Anlatı ve Sinema / <strong>Oktay Orhun </strong></p>
<p><em>Birdman </em>ve <em>Sils Maria: </em>Yaşlılık, Süper Kahramanlar ve Diğer Cinler / <strong>Tülay Dikenoğlu </strong></p>
<p>Inarritu Tavrı Olarak <em>Birdman </em>veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi / <strong>İldem Turan </strong></p>
<p><em>Büyük Gözler: </em>Tavan Arasındaki Ressam / <strong>Fatoş Usta </strong></p>
<p><em>Ana: </em>Anneler Ve Oğullar / <strong>Coşkun Liktor </strong></p>
<p>Hollywood Düzeneği: <em>Yıldız Haritası</em>’nda Aileler ve Hayaletler / <strong>Zeynep Yaşar </strong></p>
<p>Alice’in Alzheimer’ı: Hollywood’ta Aile Mitinin Çöküşü / <strong>Özge Özdüzen</strong></p>
<p><em>Sefertası</em>: Dabbawalla’ların Hikayesinden Kelimelerle Kurulan Bir Aşka / <strong>Aylin </strong><strong>Sayın </strong></p>
<p><em>PK </em>Filmi Üzerinden Bir Arayış / <strong>Nesrin Karadağ &#8211; Aylin Sayın</strong></p>
<p><strong><em>ŞİDDETE DAİR</em></strong></p>
<p>Jyoti ve Özgecan: Çok Uzak Fazla Yakın / <strong>Necati Sönmez </strong></p>
<p><em>Şiddet Üzerine: </em>Bütün Mesele Katırlardır! / <strong>Özge Özdüzen </strong></p>
<p><em>Tyrant </em>Dizisi Üzerinden Ortadoğu Temsiline Eleştirel Bir Bakış / <strong>Selçuk Duran </strong></p>
<p>Sinemasal Şiddetin Etkileri: <em>Barda </em>Üzerinden Bir İnceleme / <strong>Nilüfer Ercan</strong></p>
<p><strong><em>SİNEMA KİTAPLIĞINDAN</em></strong></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/">Petros Markaris’in Kaleminden <em>Sonsuzluk ve Bir Günlük </em>/ <strong>Seray Genç </strong></a></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/petros-markaris-soylesisi-her-trajik-durumun-komik-bir-tarafi-vardir/"><em>Petros Markaris </em>Söyleşisi: Her Trajik Durumun Komik Bir Tarafı Vardır</a></p>
<p><strong><em>FESTİVALLERDEN</em></strong></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/">Kerala Film Festivali’nden İzlenimler / <strong>Aylin Sayın </strong></a></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/">Bir CinemadaMare Deneyimi ve Franco Rino Söyleşisi / <strong>Filiz Öztürk </strong></a></p>
<p><a href="http://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/">BİFED: Ada’da Belgesel Sinema / <strong>Seray Genç</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/3536-sayi-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kesik: Bir Yaram var Durmadan Kanar</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/kesik-bir-yaram-var-durmadan-kanar/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/kesik-bir-yaram-var-durmadan-kanar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2015 05:56:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[yusuf güven]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=739</guid>
		<description><![CDATA[Yusuf Güven / Bir sazım var, hiç elim gitmez köşede yatar Bir sızım var, hiç ilaç kar etmez içimi yakar Bir gözüm var, sileni olmaz boyuna akar Bir kapım var, açanı bulunmaz durmadan çalar (Nadir Göktürk) I Türkiye tarihi acılarla dolu ve hiçbir zaman onulmayan yaralarla… İyileşmiyor, çünkü yüzleşilmiyor, yüzleşilemiyor. Kimsenin de kendi acısıyla yüzleşmesine ve acısını geride bırakmasına izin, imkan verilmiyor. Yıllardır Ermenistan’a açılan sınır kapıları kapalı. Ani şehrinin tarihi sansürlü. 1915’e dair söyleyebileceklerimiz devlet eliyle belirleniyor. Resmi olmayan her etkinlik tepesinde bir engellenme tehdidi hissediyor. Heykeltıraş Mehmet Aksoy, ikiye bölünmüş ama yüzyüze bakan bir insanı resmettiği heykelini Kars’ın bir tepesine dikiyor. Devasa heykel sınırın öte yanından da görülsün, kardeşim bir yarısının burada olduğunu bilsin diye. Ne olduğunu biliyorsunuz? Başkan da olmak isteyen tek adam, herhalde o tarihte milliyetçiliği gazlama ihtiyacı içinde olduğundan olsa gerek, ucube dedi, içine tükürdü ve sonunda heykeli yıktırttı. Dostluğun heykeline bile katlanılmıyor bu ülkede. Çünkü biliyorlar halklar dost olursa, emekçiler kardeş olursa kendi sonları gelecek. Hülloooğ diyerekten tutulmaya çalışılıyor oyların yüzde ellisi. Nereye kadar? Kaçınılmaz olan ne kadar geciktirilebilirse oraya kadar işte. Türkiye’nin Ermeni diasporayla 1965&#8217;te, Ermeniler yurtdışında eylemlerine başlayınca tanıştığını söylüyor Aris Nalcı ve Serdar Korucu. 1965’te gazeteciler dahil bir ülke neler olduğunu [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Yusuf Güven /</strong></em></span><br />
<em>Bir sazım var, hiç elim gitmez </em><br />
<em>köşede yatar </em><br />
<em>Bir sızım var, hiç ilaç kar etmez </em><br />
<em>içimi yakar</em></p>
<p><em>Bir gözüm var, sileni olmaz </em><br />
<em>boyuna akar </em><br />
<em>Bir kapım var, açanı bulunmaz </em><br />
<em>durmadan çalar</em><br />
<em>(Nadir Göktürk)</em></p>
<h3 style="text-align: center;">I</h3>
<p>Türkiye tarihi acılarla dolu ve hiçbir zaman onulmayan yaralarla… İyileşmiyor, çünkü yüzleşilmiyor, yüzleşilemiyor. Kimsenin de kendi acısıyla yüzleşmesine ve acısını geride bırakmasına izin, imkan verilmiyor. Yıllardır Ermenistan’a açılan sınır kapıları kapalı. Ani şehrinin tarihi sansürlü. 1915’e dair söyleyebileceklerimiz devlet eliyle belirleniyor. Resmi olmayan her etkinlik tepesinde bir engellenme tehdidi hissediyor.<br />
Heykeltıraş Mehmet Aksoy, ikiye bölünmüş ama yüzyüze bakan bir insanı resmettiği heykelini Kars’ın bir tepesine dikiyor. Devasa heykel sınırın öte yanından da görülsün, kardeşim bir yarısının burada olduğunu bilsin diye. Ne olduğunu biliyorsunuz? Başkan da olmak isteyen tek adam, herhalde o tarihte milliyetçiliği gazlama ihtiyacı içinde olduğundan olsa gerek, ucube dedi, içine tükürdü ve sonunda heykeli yıktırttı. Dostluğun heykeline bile katlanılmıyor bu ülkede. Çünkü biliyorlar halklar dost olursa, emekçiler kardeş olursa kendi sonları gelecek. Hülloooğ diyerekten tutulmaya çalışılıyor oyların yüzde ellisi. Nereye kadar? Kaçınılmaz olan ne kadar geciktirilebilirse oraya kadar işte.<br />
Türkiye’nin Ermeni diasporayla 1965&#8217;te, Ermeniler yurtdışında eylemlerine başlayınca tanıştığını söylüyor Aris Nalcı ve Serdar Korucu. 1965’te gazeteciler dahil bir ülke neler olduğunu anlamaya çalışır. O kadar derine gömülmüştür ki, 50 yıl önceki geçmiş. Sorunun da konunun da ortaya çıkması zor olur: (Türkiye…) O denli acemiydi ki dış politikada, 65&#8217;teki gazetelerde “Bu Ermeniler ne diye ayaklandılar?”ın cevabını bulana kadar gazeteciler akla karayı seçti. Soykırım&#8217;ın “sözde” ya da “asılsız bir iddia” olduğu terimleri henüz keşfedilmemişti. Düşünün, 1965&#8217;te bazı gazeteler “Ermeni jenosidi” yazıyordu olanlara. Ne yazacağını bilmediğinden. Ama nefret söylemi en üst safhadaydı. Ermeni toplumuna yayılan korku çok daha üst düzeyde&#8230; Ermeni toplumunun önde gelenlerinden bir grup, “Atatürk&#8217;ün çocuklarıyız” diyerek 24 Nisan 1965&#8217;te Taksim anıtına çelenk bile koydu, diasporadaki eylemlere karşı Türkiye&#8217;ye sadakatini kanıtlamak için. (1965, 2015&#8217;ten 50 yıl önce &#8211; 1915&#8217;ten 50 yıl sonra, Serdar Korucu- Aris Nalcı, Ermeni Kültür Yayınları)<br />
1915’ten bu yana 100 yıl geçti, 1965’ten 50 yıl. Bunca zamanda değişen pek bir şey yok. Vesayet devam ediyor, ‘milli’ hassaslıklar devam ediyor. Acılar da yüz yıllık tazeliğiyle devam ediyor. Fatih Akın’ın Kesik’i işte bu acılar karşısında küçük, kişisel sorumluluğunu kabul eden –evet, hepimizin sorumluluğu var- bir özür.<br />
Fatih Akın, Almanya’da doğup büyüdüğünden Türkiye onun için sonradan tanıdığı bir yer oldu. Buradaki bu gerginliğin, şiddetin onu çok tedirgin ettiğine eminim. Duvara Karşı, bu tedirginliğin filmidir. Fatih Akın ve onun gibi Almanya’da yetişmiş bir nesil, Türkiye’yi Duvara Karşı’da resmedilen şiddetin içinde görüyorlar, Türkiye onları öldürmek isteyenlerin ülkesidir. Türkiye’de karşılaşılan saf şiddetin yanında Almanya’daki yabancılaşma nedir ki? Yeğdir. Genellikle yumuşak, genç işi filmler yapan Fatih Akın’ın sinemasında bir dönüm noktasıdır Duvara Karşı (2004). Bu şiddet ve etkisi hem Fatih Akın’da hem de seçtiği karakterlerde, başka filmlerinde de görülür. Yaşamın Kıyısında filminde Ayten’e yardım etmek için İstanbul’a gelen Charlotte sokak ortasında talihsiz bir şekilde öldürülür. Filmdeki Türk-İslamcıların tehdidi, Ayten’in silahlı bir örgüte üye olması da akla gelebilir. Fatih Akın ayrım yapmaksızın ve kıyısında durarak şiddet ikliminde bir Türkiye’den manzaralar tasvir eder. En çarpıcı örneklerden biri de İstanbul belgeselinde Siya Siyabend’den Murat’ın bir sokak güzellemesinden uzak durup, yastık olarak kullandığı taşa taş demesidir belki.<br />
Hem Fatih Akın’ın hem de Türkiye’nin başka bir kırılma noktası da Hrant Dink’tir. Hrant’ın 2007’de katledilişidir. Bu travmayı atlatamadık, atlatamıyoruz. Katiller ortada ama yapanlar ortada değil. Hepimiz biliyoruz oysa, ne çok şey biliyoruz, bildiklerimiz bize ne kadar ağır geliyor. Taşıyamıyoruz, taşıyoruz, işte Gezi Parkı’nda sel olup, milyonlar olup bir araya geliyoruz.</p>
<h3 style="text-align: center;">II</h3>
<p>Kesik’e dair yazılan pek yazının ortak cümlesi olarak “Fatih Akın’ın en iyi filmi değil”i görüyoruz. Buna sevinenler olmuştur, sevinenler oldu, onu da görüyoruz. En azından sinemasal olarak kendinden söz ettirmeyecek diye. Ya da bunu bahane edip film üzerine konuşmayanlar. Ah kendilerini ne kadar da iyi biliyor onlar.<br />
1915’in Mardin’inde ailesi ile birlikte savaştan uzak ve mutlu bir hayat süren demirci ustası Nazaret’in evi bir gece jandarmalar tarafından basılır. Rüşvetle, altınla olacak gibi değildir bu sefer. Nazaret’i de diğer pek çok Ermeni’ye yaptıkları gibi alıp götürürler yol yapmaya, kamplarda. Esir kaldıkları süre boyunca Nazaret ve arkadaşları bir yandan açlıkla boğuşurken bir yandan da Ermeni’lerin –geride bıraktıklarının- maruz kaldıkları mezalime tanık olurlar. Göç ettirmeler, tecavüzler, cinayetler. Bir katliama ya da soykırıma tanıklık etmeyiz. Vizörü Nazaret’in göreceği alan kadar daraltır Fatih Akın. Belki utancından yapar bunu, belki de gerçekten çok iyi bilmediği-bilemediği bir tarihi anlatmanın ağırlığından.<br />
Bunların bir önemi var mı? Evet var, belki bugün Ermeni katliamını konu alan bilmem kaçıncı filmi izliyor olsaydık yukarıdaki cümleyi ve daha fazlasını deme hakkımız olurdu. Oysa yüz yaşında diye öğünülen sinema tarihimizde bu topraklardan çıkan birinin bu konu üzerinde yaptığı tek, evet biricik, kurmaca film Kesik.<br />
Bir şeye vurgu yapıyor ama Fatih Akın, insanlığa, küçücük bir dostluğa. Savaşın sonlarına doğru kampta disiplin bozulmaya başlamıştır, esirler kaçarlar. Yolda bir çeteye rastlarlar, çete ellerinde kalan son şeyleri toplar Ermenilerden ve hepsinin boğazını keser. Filmin bir adı da buradan geliyor. Bu sahnede Mehmet, Nazaret’i boğazlayamaz, küçük bir kesik bırakır boğazında. O kesik Nazaret’i filmin sonuna kadar dilsiz bırakacaktır. Filmin adının tarihe ve bir halka atılmış kesikten geldiğini düşünmek için de çok neden var.<br />
Filmin bundan sonrası tipik bir Fatih Akın sineması örneğidir. Biraz Hollywood, biraz Yeşilçam melodramı. Nazaret, bir şekilde Halep’e ulaşır ve burada iyi yürekli Ömer Nasreddin’in himayesinde çalışır. İkizlerinin peşine düşer. İlk önce bir yetimhanede bulur izlerini, oradan Küba’ya, Küba’dan ABD’ye. Hep zorluklarla karşılaşır ama kızlarına kavuşma umudu onu ayakta tutar. En sonunda hafif topallayarak yürüyen Arsine’yi ABD’nin kuzey ucunda yeni kurulmuş bir Ermeni köyünde bulur. Küçük bir çocuk olarak bıraktığı Arsine artık bir genç kadındır, Lusine ise yaşadıklarını daha fazla taşıyamamıştır. Kızına kavuşunca sesine de kavuşur. Pek çok insanın yakınlarının kemiklerini bile göremedikleri düşünülürse, aslında iki kızına da kavuşur Nazaret, Lusine’nin de bir mezarı vardır. Arsine ile birlikte ziyaret ederler mezarı. Halep’te izlediği Charlie Chaplin’in The Kid (Yumurcak) filminde olduğu gibi bırakmaz çocuklarını Nazaret. The Kid bir baba ile çocuklarının ayrı düştüğüne dair yer almaz sadece filmde, zamana dairdir, zamanın geçip 1920’lere gelindiğine dairdir ve sinemanın bu topraklara nasıl ulaştığına dairdir aynı zamanda.</p>
<h3 style="text-align: center;">III</h3>
<p>Fatih Akın’ı o hiç anlatıl(a)mayanı anlatmaya cesaret ettiği için, Mehmet Aksoy’un heykelindeki gibi diğer yarısındaki kardeşine yüzünü döndüğü için seviyorum. Ticari olanın eşiğinde ama samimi olana daha yakın durduğu için gerçekçi buluyorum. Bir yerlerden başlamak gerekiyordu, bir yerden başladı. Baştaki alıntı, Ezginin Günlüğü’nün Eksik Bir Şey şarkısından, eksik ile kesik aynı harflerden oluşuyor. Kesilen yanımız eksiliyor. Bunca ağır bir acıyı, Mehmet Aksoy’un heykelinde olduğu kadar ya da bir şiirde, şarkıda olduğu kadar duru, sinemada nasıl anlatabilirdik acaba?</p>
<pre>Kesik (The Cut)
Yön.: Fatih Akın
Sen.: Fatih Akın, Mardik Martin    
Görüntü Yön.: Rainer Klausmann
Kurgu: Andrew Bird
Müzik: Alexander Hacke
Oyn.: Tahar Rahim, Simon Abkarian, Makram Khoury 
Almanya, Fransa / 138dk / 2014</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/kesik-bir-yaram-var-durmadan-kanar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Patricio Guzman: Şili Kutuplaşmanın Üstesinden Gelemiyor</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/patricio-guzman-sili-kutuplasmanin-ustesinden-gelemedigi-icin-ilerleyemiyor/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/patricio-guzman-sili-kutuplasmanin-ustesinden-gelemedigi-icin-ilerleyemiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 14:06:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[patricio guzman]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=731</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / Patricio Guzman, Şili’nin kayıplarını, bir halk hareketini ve ülkenin politik tarihini 1970’lerden beri kaydeden Şili’nin ve belgesel sinemanın usta yönetmenlerinden. Işığa Özlem’de Atacama çölünü ve bu çölde yitip gidenlerin hikayesini anlatıyordu. El Boton De Nacar (Sedef Düğme) filminde ise bu kez suyun hafızasını kaydediyor. Su kültürünün diline, yaşam tarzına artık kendi geçmişlerini unutmaya yüz tutmuş insanlara kulak veriyor. Sedef düğmenin peşine düşerek Şili tarihine,su göçerlerinin ve Pinochet’in diktatörlüğü sırasında suda kaybedilmek istenen muhalif insanların yaşadıklarını anlatıyor. İronik, şiirsel, göz alabildiğince uçan kamerasıyla ve küçük düğmelerden Şili’ye, evrene, hayatın kendisine bağlanan okuması, izlemesi güzel filminde sonra Patricio Guzman’la Berlin’de söyleştik. Ve söyleşiye Şili’ninSavaşı’ndan başladık… Şili’nin Savaşı’ndan (Battle of Chile) başlayarak belgesel sinema, politik sinema için çok önemli filmler gerçekleştirdiniz. Sinemanızda ortak temalar var, Şili’nin Tarihi ve Pinochet gibi. Sedef Düğme filminiz de Işığa Özlem’deki gibi kayıp kültürler, kayıp insanlar üzerine bir şiir. Ülkenin kökenlerine, hayatın başlangıcına gittiğinizi görüyoruz. Söyledikleriniz çok doğru. Bunları anlatmaya çalıştım. Bence en önemlisi hikayeyi iyi anlatmak. Hikayeyi anlatmak çok önemli. Şili’nin Savaşı, dönemin doğrudan film yapma geleneklerine uygun bir şekilde kamera omuzda, sokaklarda çekilmiş bir filmdi. Aynı zamanda anlatı da çok iyiydi. Şili’de yaşanan kaosu anlatıyordu. Bugüne kalmasının esas nedeni dediğim gibi iyi bir [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><strong><em>Seray Genç /</em><br />
</strong></span></p>
<p><em>Patricio Guzman, Şili’nin kayıplarını, bir halk hareketini ve ülkenin politik tarihini 1970’lerden beri kaydeden Şili’nin ve belgesel sinemanın usta yönetmenlerinden. Işığa Özlem’de Atacama çölünü ve bu çölde yitip gidenlerin hikayesini anlatıyordu. El Boton De Nacar (Sedef Düğme) filminde ise bu kez suyun hafızasını kaydediyor. Su kültürünün diline, yaşam tarzına artık kendi geçmişlerini unutmaya yüz tutmuş insanlara kulak veriyor. Sedef düğmenin peşine düşerek Şili tarihine,su göçerlerinin ve Pinochet’in diktatörlüğü sırasında suda kaybedilmek istenen muhalif insanların yaşadıklarını anlatıyor. İronik, şiirsel, göz alabildiğince uçan kamerasıyla ve küçük düğmelerden Şili’ye, evrene, hayatın kendisine bağlanan okuması, izlemesi güzel filminde sonra Patricio Guzman’la Berlin’de söyleştik. Ve söyleşiye Şili’ninSavaşı’ndan başladık…</em></p>
<p><em>Şili’nin Savaşı’ndan (Battle of Chile) başlayarak belgesel sinema, politik sinema için çok önemli filmler gerçekleştirdiniz. Sinemanızda ortak temalar var, Şili’nin Tarihi ve Pinochet gibi. Sedef Düğme filminiz de Işığa Özlem’deki gibi kayıp kültürler, kayıp insanlar üzerine bir şiir. Ülkenin kökenlerine, hayatın başlangıcına gittiğinizi görüyoruz. </em></p>
<p>Söyledikleriniz çok doğru. Bunları anlatmaya çalıştım. Bence en önemlisi hikayeyi iyi anlatmak. Hikayeyi anlatmak çok önemli. Şili’nin Savaşı, dönemin doğrudan film yapma geleneklerine uygun bir şekilde kamera omuzda, sokaklarda çekilmiş bir filmdi. Aynı zamanda anlatı da çok iyiydi. Şili’de yaşanan kaosu anlatıyordu. Bugüne kalmasının esas nedeni dediğim gibi iyi bir anlatı olmasıdır. O dönemin diğer filmleri ortadan kayboldu, hikayelerini iyi anlatmadıkları için belki de. Bir hikayeyi anlatmak için sanatsal dilin kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Politik anlatıyı da bunun üzerine kurmak gerekiyor. Bu her zaman aklımın bir köşesindedir. Tabi ilk filmlerim ile bugünkü filmlerim arasında konu olarak farklar var ama anlatının prensipleri aynıdır. Benim filmlerimi birbirine bağlar. Latin Amerika’da üretilen pek çok başka belgesel ise ortadan kalktı. Hiçbir zaman bir şeyler öğretmeye çalışmam, parmağımla bir şeyi göstermem. Olguları göstermeye çalışır, yargıyı seyirciye bırakırım.</p>
<p><em>Peki ele aldığınız konular üzerine nasıl çalışıyor, anlatmak istediklerinizi nasıl ele alıyorsunuz, duygusal zorlukları nasıl aşıyorsunuz?</em></p>
<p>Ben iyimser bir insanım. İroniyi anlatının bir unsuru olarak severim, mizahı önemserim ve konularıma tutkulu derecede bağlıyım. Ülkemin geçmişi ile ilgili sorular sorarım ve gelecekte bizi neyin beklediğini merak ederim. Tarih tarafından tuzağa düşürüldüğümü söyleyebilirsiniz fakat bu gönüllü bir tutsaklık. Diğer yandan yaşanan acıları da perdeye yansıtmak zorundayız.</p>
<p><em>Sedef Düğme belgeselinizi nasıl oluşturdunuz peki, görüntülerden önce nasıl bir senaryo çalışması yapıyorsunuz?</em></p>
<p>İlk önce bölgeyi tanımak için yolculuğa çıktım. Yanımda ses mühendisi de vardı. Muhtemel karakterleri bulmaya çalıştım. İkinci adımda ayrıntılı bir senaryo yazdım ama bu kurmaca bir senaryoydu. Kesin bir senaryo değildi. Bir tür rehber gibi kullandım. Belgesel filmde başınıza ne geleceğini bilmediğiniz için kesin bir senaryoya bağlı çalışamazsınız. Doğaçlamalara açık olmanız gerekir. Belgesel film çekmek keşfetmeye açılan bir yolculuk gibidir, o yolculukta nelerle karşılaşacağınızı asla bilmezsiniz.</p>
<p>Daha sonra kurgu odasında aynı zamanda ses, görsel efektler konusunda da çalışırım. Başkaları önce görüntüyü kurgulamayı seviyor olabilir ama ben hepsini aynı zamanda yapmayı seviyorum.</p>
<p><em>Yerli toplumuna romantik bir bakışınız var. Allende öldürülmeseydi neler olabilirdi? Daha iyi mi olurdu her şey?</em></p>
<p>Doğal olarak. Allende’nin ölümü tabi ki bir trajediydi ama daha kötüsü askeriyenin ülkenin temellerini parçalamasıydı. 200 yılda cumhuriyetin oluşturduğu tüm kazanımları yok ettiler. Parlamentoyu, üniversiteleri, sendikaları yok ettiler. Grev yapılmasını yasaklayan yasalar çıkardılar. Sağlık sistemini yerle bir ettiler. Komünizme karşı savaştığını iddia eden askerler aslında tüm ülkeyi yok ettiler.</p>
<p>Bunu da çok orantısız biçimde yaptılar. Bizim silahlı olduğumuzu varsayıyorlardı, öyle düşünüyorlardı, öyle değildik. Her türlü özgürlüğü, özgürlükçü düşünceyi yok eden ağır silahlı güçlerle karşı karşıya kaldık. İlk gençliğimde hatırlıyorum Şilililer kendilerini topluluk önünde çok iyi ifade eden insanlardı. Şimdilerde bunu yapmıyoruz, insanlar sessiz. ABD tarafından, Nixon ve Kissinger tarafından finanse edilen cunta, bizim sesimizi kıstı. Evet, Allende’nin öldürülmesi büyük bir trajediydi ama ardından ülkenin yok edilmesi daha büyük bir trajedi oldu. Yok olmuş bir ülkeyi sıfırdan kurmak kolay değil. Şu anda yavaş yavaş ilerliyoruz ama anayasamız bile hala Pinochet döneminden kalma. Bu anayasada “iç düşman” nosyonu var, soğuk savaş döneminden kalma. Kürtaj yasal değil, homoseksüeller tanınmıyor, gerçek bir grev hakkı bile yok hala. Sivil hükümetler 20 yıldır ülkeyi yeniden kurmaya çalışıyorlar. Ama çok ağır bir miras var. Chicago Boys’tan bahsettim. 1976’da ilk vahşi liberalizm denemesini Şili’de yapıyorlar.</p>
<p><em>Ülkeyi yeniden kurmaktan bahsettiniz. Toplumun bu konuya yaklaşımı nasıldır?</em></p>
<p>Bence ülkenin bir kısmı geçmişle yüzleşmek istiyor ama çoğunluğu bu görüşte değil. Bunun nedeni de medyanın sürekli geçmişi kötülemesi, gazetelerin geçmişi bırakın artık geleceğe bakın demesi. Bu yüzden insanlar geleceğe bakıyor ama geçmişi görmezden gelerek. Örneğin, bir sınıfta üniversite hocası geçmişten bahsetmeye çalışsa sınıf hemen ikiye bölünüyor. Bir kısmı Pinochet dönemi kötü değildi derken bir kısmı katledilen insanlara ne diyeceksiniz diyor. Ders burada kesiliyor çünkü iki tarafta ailelerinin kendilerine söylediklerini tekrar ediyor. Ülke bu çizgide ikiye bölünmüş durumda; bir kısmı Pinochet’nin mirasını sahiplenirken, diğer yarısı Allende’yi desteklemeye ona inanmaya devam ediyor. Şu anda bu kutuplaşmanın üstesinden gelinemediği için ülke ileri gidemiyor.</p>
<p>Işığa Özlem bir okulda gösteriliyor. Gösterim sırasında okul müdürü sınıfa dalıyor ve bu filmin gösterimi yasaklanmış, öğretmen de görevden alınmıştır diyor. Bu olay iki yıl önce oldu. İnanabiliyor musunuz?</p>
<p><em>Sadece kendi ülkenizde değil diğer ülkelerdeki kurbanlar üzerine de eğilmeyi düşünüyor musunuz?</em></p>
<p>Her zaman İspanya hakkında da bir film yapmanın hayalini kurdum. Çünkü İspanya’nın da kendi tarihini nasıl sildiği, çarpıttığı konusu da oldukça çarpıcı. Tarihi bu kadar zengin olmasına rağmen Avrupa Birliği’nde ikincil rol alması da bundan bana göre, İspanya’daki bellek eksikliği. Bu durum Belçika, İtalya gibi ülkeler için de geçerli. Fakat böyle bir filmi finanse edecek İspanyol yapımcı bulabileceğimi sanmıyorum. İspanyol televizyonları da bağımsız belgesellere yer vermiyor 5-6 yıl önce İspanyol televizyonu Işığa Özlem (Nostalgia For Light) belgeselinin ortak yapımcısıydı ama televizyonda hiç göstermediler. Bu projeyi yapmak bu yüzden çok. Dışarıdan, Almaya’dan, İngiltere’den bir yapımcı bularak yapılabilir belki. Bu durumda da İspanya’da gösterilmesi zor.</p>
<p>Işığa Özlem ve Sedef Düğme Şili gerçekliği üzerine ama aynı zamanda evrensel temalar içeriyor. Diğer halkların acılarını da içeriyor çünkü Şili’de olanlar 20. Yüzyılda dünyada olan bitenin küçük bir parçasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/patricio-guzman-sili-kutuplasmanin-ustesinden-gelemedigi-icin-ilerleyemiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Petros Markaris’in Kaleminden Sonsuzluk ve Bir Günlük</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:58:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=728</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / &#160; Sonsuzluk ve Bir Günlük, adından anlaşılacağı üzere Theo Angelopoulos’un daha geniş kitlelerce tanınmasına yol açan Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filminin senaryo yazım sürecini anlatan, Petros Markaris’in sabırlı kaleminden bir günlük. Yazarın Angelopoulos’la çoğu zaman buluştuğu Mati ve evi arasında dokuduğu trafik mekiğinden annesi ve kızı ile yaşadığı evde çoğu zaman tahminleri doğrulayan Angelopoulos’la yaptığı telefon görüşmelerine, Yunan feribotlarından taksilerine aslında Markaris’in gün be gün ay be ay gelişen senaryo yazımı, gelişimi sırasında senaryonun yanısıra yaşamından, yaşadıklarından kesitler de içeriyor. Bu kesitlerde yazarın yönetmenle dostluğundan, birlikte çalışma yöntemlerine dair pek çok fikir edinirken Sonsuzluk ve Bir Gün filminin ortaya çıkışına da tanıklık etmek de mümkün. Markaris üretken bir yazar, temize çektiği senaryo taslakları, Almanca versiyonuna katkısı, yorulmadan, üşenmeden Atina ve çevresindeki trafikle boğuşarak da olsa buluşmalarını ihmal etmemesi bunun sadece görünür göstergeleri ama onu tanıdığımız başka bir alan var ki&#8230; Belki pek çok sinema takipçisinin bilmediği ama Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabının dilini Markaris okuyucuları için kesinlikle daha aşina yapacak bu alan edebiyattır. Doğrusu beni Markaris okumaya daha da heveslendiren edebiyatı; onun geçmişini, bilgisini, mizahını, içinde yaşadığı kültürleri harmanlayarak ortaya çıkardığı karakterleri ve olay örgüleriyle polisiye romanlarıdır. Komiser Haritos’un olimpiyat köyü inşaatından pay kapmaya çalışan eski [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Seray Genç / </strong></em></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Günlük, adından anlaşılacağı üzere Theo Angelopoulos’un daha geniş kitlelerce tanınmasına yol açan Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filminin senaryo yazım sürecini anlatan, Petros Markaris’in sabırlı kaleminden bir günlük. Yazarın Angelopoulos’la çoğu zaman buluştuğu Mati ve evi arasında dokuduğu trafik mekiğinden annesi ve kızı ile yaşadığı evde çoğu zaman tahminleri doğrulayan Angelopoulos’la yaptığı telefon görüşmelerine, Yunan feribotlarından taksilerine aslında Markaris’in gün be gün ay be ay gelişen senaryo yazımı, gelişimi sırasında senaryonun yanısıra yaşamından, yaşadıklarından kesitler de içeriyor. Bu kesitlerde yazarın yönetmenle dostluğundan, birlikte çalışma yöntemlerine dair pek çok fikir edinirken Sonsuzluk ve Bir Gün filminin ortaya çıkışına da tanıklık etmek de mümkün. Markaris üretken bir yazar, temize çektiği senaryo taslakları, Almanca versiyonuna katkısı, yorulmadan, üşenmeden Atina ve çevresindeki trafikle boğuşarak da olsa buluşmalarını ihmal etmemesi bunun sadece görünür göstergeleri ama onu tanıdığımız başka bir alan var ki&#8230; Belki pek çok sinema takipçisinin bilmediği ama Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabının dilini Markaris okuyucuları için kesinlikle daha aşina yapacak bu alan edebiyattır. Doğrusu beni Markaris okumaya daha da heveslendiren edebiyatı; onun geçmişini, bilgisini, mizahını, içinde yaşadığı kültürleri harmanlayarak ortaya çıkardığı karakterleri ve olay örgüleriyle polisiye romanlarıdır. Komiser Haritos’un olimpiyat köyü inşaatından pay kapmaya çalışan eski solcu şimdinin yeni zengini işadamlarının intiharlarından (Che İntihar Etti), futbol dünyasının karanlığına (Alan Savunması) ve 6-7 Eylül olaylarından, varlık vergisine, “Kıbrıs çıkartması” sırasında yaşananlardan günümüze, İstanbul’un ve göç etmiş, ettirilmiş bir halkın hikayesini anlattığı polisiye serisinin her biri toplumsal polisiye türünün bir örneğidir. Ernest Mandel’in Hoş Cinayet kitabının içeriğine dahil edilebilecek türdendir. Polisiye romanın tarihinin bir toplumsal tarih olarak ele alındığı mülkiyetin tarihinin kendi zıddını yani suçun tarihini de içerdiğini de gördüğümüz bu kitap içinden geçtiğimiz kara çağı bir bakıma polisiye romanlarla ele alır. Kara roman olarak da adlandırılan bu türe Markaris’in kendi rengini verdiği Pontuslu Rum yaşlı kadın Maria Hambena’nın kurbanlarını ya öldürmek ya da sevgisini göstermek için yaptığı meşhur peynirli ve pırasalı böreklerinden de anlaşılır. “Eskiden, çok Eskiden” kitabında olduğu gibi bu topraklara ait kültürel pek çok olguyu yazdıklarına dahil etmesi boşuna değildir Petros Markaris’in?</p>
<p>Doğrusu bu noktada da Markaris’in kendi yaşam öyküsü devreye girer. Onun İstanbul üzerine yazdıklarına baktığınızda İstanbul’a Heybeliada’dan başladığını görürsünüz; çocukluğunun, gençliğinin ada günlerini yine hüzün ve neşeyle karışık okursunuz. Çünkü Petros Markaris (Bedros Markaryan) de yaşama Heybeliada’da başlamıştır. Heybeliada’yı içinde yarattığı boşlukla ve bir de bisikletlerle hatırlar ve anlatır Markaris. Adaların yaz ve kış değişik iki yüzünü ve bu yüz değişikliğini hazırlayan sonbahar ve ilkbaharı hep Heybeliada’da yaşayan yazar adaların yazlık yüzünün çok değişik olduğunu söyler. Yazlığa gelenlerin çoğu aynı aileler, aynı gençler, aynı çocuklar olduğundan, her yıl geçen yazdan kalan dostluklar tekrar canlanır ve tur atan bisikletliler çoğalır. Petros Markaris’in içindeki boşluk ise kalabalıklardan tenhalığa dönüşte yeniden canlanır. Kıştan yaza, Karaköy’deki okuldan adalara, Büyükada’dan Heybeliada’ya dönüşlerde örneğin.</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabında artık tatil için gittiği başka adalardan söz eder Markaris. Artık bir boşluktan değil ama şehre dönüşün çilesinden bahseder bu kez&#8230;</p>
<p>Petros Markaris İstanbul’dan sonra İstanbul’un yanısıra Almanya’da ve Atina’da yaşar. Ekonomi eğitimi almıştır onun kitaplarındaki ekonomi politik bilgisi her halde pek çok insanın cesaret edemeyeceği bir biçimde kendisini en çok romanlarında, örneğin Kriz Üçlemesi’nde göstermiştir.</p>
<p>Peki yabancısı olmadığımız Petros Markaris’i tüm dünya polisiye romanlarıyla tanırken biz nereden tanırız? Evet, hem buradan hem de yönetmen Angelopoulos’un ‘36 Günleri, Megalexandros, Leyleğin Geciken Adımı, &#8220;Ulis&#8217;in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu ve ne yazık ki bitirilemeyen Öteki Deniz filmlerinin senaryolarından tanırız onu. Sonra Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken filminin senaryosundan, Necati Sönmez’in Theo’nun Bakışı belgeselinden ve şimdi de İstos yayınlarından çıkan Anna Maria Aslanoğlu çevirisiyle “Sonsuzluk ve Bir Günlük” kitabından tanırız onu.</p>
<p>1 Mayıs günü İstanbul’un maruz kaldığı yeni ve yeniden polis saldırısı ve blokajı nedeniyle bir araya gelemediğimiz Markaris’in önce imzasından başlıyorum kitabı okumaya. Sonsuzluk ve Bir Gün filminden aklımızda kalan Solomos’un bir ağaç dibindeki o görüntüsünün bir çizimiyle başlıyor kitap. Sözcükleri satın alan şair Solomos, Arnavutluk’tan Yunanistan’a kaçmış bir ufaklık, Bruno Ganz’ın oynadığı bir şair, zamanı, kahramanlarını ve yaşadıklarını yaratıcılarıyla beraber bir günden sonsuza çeviren bir film. Günlüğün nasıl ortaya çıktığını, neden bu günlüğü yazmaya başladığını kitabın önsözünde açıklar Markaris. Önceki senaryolarda nasıl çalıştıklarını hatırlamaya çalıştıklarında çok da anlaşamaz bu iki dost ama aslında sadece nasıl çalıştıklarını hatırlamak üzerine değildir bu günlük, “aynı kuşağa mensup, aynı siyasi görüşlere ancak tamamıyla farklı karakter yapılarına sahip iki insanın kırk yıllık dostluğunun ve ilişkisinin tasviridir”.</p>
<p>Petros Markaris Sonsuzluk ve Bir Gün filminin senaryosu üzerine birlikte çalışırken açık bir biçimde üstesinden gelmeleri gereken pek çok zorluğu paylaşır. Angelopoulos’un görüşlerine önem verdiği Tonino Guerra başta olmak üzere arkadaşlarından gelen değerlendirmeleri iletir, akıllarına yatar ya da yatmaz ancak Markaris’in belirttiği ve de anlattığı zorluklardan anlarız ki Angelopoulos’un her daim yeni fikirler üreterek gelir Markaris’in karşısına. Şiirden vazgeçmeyerek&#8230; Otobüs sahnesi, suyun altındaki batık şehir sahnesi filmde gerçekleştiğini ya da gerçekleşemediğini gördüğümüz pek çok fikir pek çok düşsel sahne öylesine etkileyicidir ki&#8230; Filmi yeniden izlemek için merak uyandırır. Hem bu kez Markaris’in oyunculuğuna daha bir dikkat ederek&#8230; Markaris için bir senaryoyu defalarca yazmak sıkıcı değildir ancak oyunculuk yapmak o kısa süre yapacağı oyunculuk için saatler süren hazırlıkları yapmak hele de güneşli bir günse “puslu manzaraları”, havanın bozmasını beklemek&#8230; Hava bozunca da önce itfaiyenin sularıyla sonra da şiddetli yağmurla sırılsıklam olmak&#8230; O yüzden itirazını yapar kaprissiz bir oyuncu olarak “Bir daha yağmurlu sahne yazacağın zaman, önce benim o sahnede olmadığıma dair sana sözleşme imzalattıracağım, sonra oturup o sahneyi seninle yazacağım.”</p>
<p>Birlikte nasıl çalıştıklarına dair katıldıkları bir söyleşide Theo Angelopoulos’un bunca yıl birlikte çalışmalarına rağmen sinemaya dair bir şey öğrenmek konusunda çok da gayretli bulmadığı Markaris bu durumu şöyle açıklar: “Theo yıllardır kendisinden sinemaya dair hiç bir şey öğrenmedim diye her zaman beni suçlar. Bu kesinlikle doğru değil. Yeni bir romana başladığımda, kafamda çok genel bir hikaye olur. Daha fazlasına ihtiyaç duymam. Yazdıkça detayları oluştururum. Ama başlayabilmek için bir imgeye ihtiyacım vardır. Bu da sinemadan bana yadigar. Tıpkı yönetmenin ihtiyaç duyduğu başlangıç planı gibidir benim için bu ilk imge. Ayrıca romanlarımı dikkatle okuyan bir okur, kitaptaki bölümlerin edebi anlamda bölümler değil, tek plan çekilmiş sahneler gibi olduklarını fark edecektir. Bunları da Angelopoulos’tan öğrendim.”</p>
<p>Gelecek Yüzyılın Çocuklarıyla başlayan, Solomos ve çocukların dahil olduğu, Aleksandros isminin nedensellik ihmal edilmeden tüm kahramanlara isim olduğu ve melek imgesinin-İhtiyar’ın yalnızca çocuğun görebildiği tek melek kanadı olması fikrini nasıl buluyorsun? Mastroianni’yi beyaz ve kirli bir melek kanadıyla hayal etsene! der Markaris’e- Angelopoulos’un düşlerine, filmlerine sızması bir kez daha gerçekleşir zaman içinde değişir, devinir, başka fikirlere dönüşür. Ama mutlaka bildiğimiz, sevdiğimiz Angelopoulos sinemasının ruhunu taşıyan, dertleri olan, şiiri ve müziği eksik olmayan bir film olur.</p>
<p>Senaryo üzerindeki değişikliklere ilişkin bir yer de Markaris şöyle diyor: “Bu değişiklikler her yazarın zamanla öğrendiği şeyi tasdikliyor: Bir metin asla bitmez. Yazarsın, yeniden yazarsın, her zaman onu dahi iyi yapan değişiklikleri yaparsın.” Senaryo yazmak da öyledir. Sonsuzluk ve Bir Gün filminin önemli bir anlatısı olan günümüz göçmenlik halleriyle şair Solomos’un hikayesini birleştiren kelime oyunu fikrinin senaryo içinde gelişmesi tam da Markaris’in söylediği bu durumun kendisidir.</p>
<p>Markaris senaryoyu sadece yazmaz bir de Almanca’ya çevirir. Sonsuzluk ve Bir Gün’ün A.’sı ne Marcello Mastroanni ne de Harvey Keitel olur. Daha sonra yeniden Zamanın Tozu filminde birlikte çalışacakları oyuncu Bruno Ganz’a senaryoyu çevirmek de Markaris’in işi olur. Aslında mesele Almancaya çevirmekten ziyade senaryoda şair A’nın, ona yabancı geldiği için çocuktan satın aldığı kelimeleri Almanca nasıl ifade edeceğidir: “Ancak asıl işkence akşamüstü, mevzubahis üç kelimeyi Almanca’ya aktarmaya çalıştığımda başladı. Karşılıklarını bulmam neredeyse imkansızdı. Düşünüyordum, sözlükleri tarıyordum; yok, hiç bir şey bulamıyordum. Belki Almancanın lehçelerine başvurulsa bir şeyler bulmak mümkün olurdu, mesela Bavyera, Svabya ve ya İsviçre Almancasına. Ancak bu lehçeleri ne ben biliyordum ne de bunlara uygun sözlüklerim vardı. Tüm çevirmenlerin meşhur sanatına başvurmaya karar verdim: Serbest çeviri yaparak nadir Almanca kelimeler arayışına girdim. Böylece ‘korfula’ için kalp çiçeği anlamına gelen ve bir bitki ismi olan ancak ağlayan kalp veya yakan aşk anlamına da gelen ‘Herzblume’ kelimesini kullanmayı tercih ettim. ‘Ksenitis’ ise belki de tam olarak Almanca karşılığı olan tek kelimeydi: ‘Fremdling’. ‘Argadini’ ise en beteri: Yunancada ‘çok geç’ anlamına gelen bu kelimenin Almancada hiçbir alışıldık olmayan kelimesi yok. Bu yüzden de, ‘kabus’ kelimesinin pek alışıldık olmayan bir karşılığı olan ‘Nachtmahr’ kelimesine sığındım. Çünkü senaryoda A, kelimeyi yorumlarken şu sözleri sarfeder: ‘Çok geç&#8230; Kapkaranlık gece çöktü, çok geç.’ En azından Almancada gece kavramı korunmuş oluyordu. Ancak bu kelime seçimleri yeni bir sorun yaratıyordu, zira ilişki değişmişti: Yunancada A, kelimeler ona yabancı geldiği için şaşırmaktaydı; Almancada ise Ufaklık’ın bu nadir kelimeleri bilmesine şaşırır, çünkü A’nın bilmeyeceği kadar nadir değildir bu kelimeler.</p>
<p>Ganz’a bir mektup yazarak bütün bu düşüncelerimim kendisine bildirdim. Belki o çok daha uygun çözümler bulurdu. En azından öyle umuyordum.” Markaris’in umduğunu bulup bulmadığını merak ediyor ama kitaptan bunu öğrenemiyoruz ancak Ganz’ın anadili Almancayla yarenlik yapmak istediği kişinin Markaris olduğunu öğreniyoruz bir küçük anekdotta.</p>
<p>Filmin üç sürgünü, Solomos, Aleksandros ve Arnavutluk’tan Yunanistan’a gelen Ufaklık ‘tan sonra kelimeleri anlamaya çalışan dördüncü kişi Bruno Ganz olur. Bu kelimeleri Solomos’un bitiremediği şiirini tamamlamak isteyen şair Aleksandros’a Selanik Limanının kalabalığından çekip çıkaran Ufaklık olur. ‘Korfula’ ya da benim korfulam anlamına gelen ‘korfulamu’ bir annenin çocuğuna seslenişi gibi ‘küçük çiçek’, ‘çiçek göbeği’ anlamlarına gelir, ‘ksenitis’ sürgün ve ‘argadini’ ise gecenin geç ve kör karanlığıdır, her şey için geç kalınmışlık duygusudur.</p>
<p>Angelopoulos’u nasıl kaybettiğimiz düşünüldüğünde “argadini” en çok aklımıza gelendir.</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabı bize yeniden bir filmi ve büyük bir yönetmeni hepimizin, sinemayla ilgilenen pek çok insanın hayatında izler taşıyan büyük bir yönetmeni hatırlatır. Bir fikrin bir filme nasıl dönüştüğünü gösterir. Bir kitabın hangi fikirden ortaya çıktığını gösterir.</p>
<p>Kitap ayrıca birlikte yıllarca çalışmış, başka filmleri ortaya çıkarmış iki dostun nasıl çalıştığına dair, sahnelerin nasıl şekillendiğinden sıralamasına, set aşamasından çekim süreci sonrasına kadar pek çok ayrıntı aktarır. 9 Mart 1996 gününden başlayan ve 31 Mart 1998 tarihinde sona eren, filme dair gelişmeler oldukça yazılan Markaris günlüğünün Türkçe basımına özel bir önsöz de yazar.</p>
<p>Onun söylediği önsöz aynı zamanda son sözdür belki de, Angelopoulos’la ilişkisini olabildiğince doğrudan ve açık biçimde yazan yazar “arkadaşımı çok özlüyorum” der ve noktayı koyar.</p>
<pre>Adı Geçen Kitaplar:</pre>
<pre>Sonsuzluk ve Bir Günlük- Petros Markaris</pre>
<pre>İstos Yayınları, Çev.: Anna Maria Aslanoğlu, 2014, İstanbul.</pre>
<pre>Yazarların İstanbul’u içinde, “Ada Boşluğu ve Bisiklet”-Petros Markaris, Merkez Kitaplar, Hazırlayan: Barbaros Altuğ, 2007, İstanbul.</pre>
<pre>Eskiden, Çok Eskiden –Petros Markaris</pre>
<pre>Turkuvaz Kitap, Çev.: İlknur Özdemir, 2010, İstanbul</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Petros Markaris Söyleşisi: Her Trajik Durumun Komik Bir Tarafı Vardır</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markaris-soylesisi-her-trajik-durumun-komik-bir-tarafi-vardir/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markaris-soylesisi-her-trajik-durumun-komik-bir-tarafi-vardir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:53:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[petros markaris]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=725</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / Sizinle bir 1 Mayıs günü buluşacaktık ama biz Disk’in önünden ayrılamadık siz de zaten İstanbul merkezine varamadınız. 1 Mayıs gününün yasaklanması, İstanbul’daki hayatın durdurulmasıyla sağlanmaya çalışılıyor ya da düpedüz yasaklanıyor. Artık buluştuğumuza göre İstanbul’la başlayalım o zaman. 1 Mayıs’ı da yaşadınız. İstanbul’u da biliyorsunuz. İstanbul’da çok keskin dönüşümler olduğunu düşünüyor musunuz? Ben İstanbul’dan 1960 yılında ayrıldım. O zaman nüfusu 1,5 milyon civarıydı. Şu anda 20 milyona yaklaşıyor. Bu hızla bir büyümede ne yapsanız kaotik ve keskin olacak. Bugün kızımın yaşadığı İstanbul ile benim yaşadığım İstanbul arasında dağ kadar fark var. Kızım çok değişik bir İstanbul’u seviyor. Benim sevdiğim İstanbul değil bu. Artık İstanbul’da yürüdüğümde çoğunu tanımıyorum bile. Tüyap’a giderken Avcılar’ı gördüm örneğin. Kaldım öyle. Benim zamanımda Avcılar dört binaydı. Kitaplarınız Türkçe’ye ne zaman çevrilmeye başlandı. İlk romanım 1998-99 gibi çevrildi. Biraz geç mi keşfettik? Yok, ilk romanım Yunanistan’da 1995’te çıkıyor. Bu da bizim dergimiz. Size Gezi sayısını getirdim özellikle. Yunanlılara göstermeyin kıskanırlar, emin olun. Çok güzel dergi, elinize sağlık. İstanbul’a ister istemez hep döneceğiz. Sizin de yazarken hep döndüğünüz gibi. Yazarları arasında olduğunuz İstanbul kitabında da, İstanbul’da geçen romanınızda da İstanbul’a dair imgeler, o imgelere ait duygular kısa ya da uzun her iki eserinizde de net hissediliyor. [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><strong><em>Seray Genç /</em><br />
</strong></span></p>
<p><em>Sizinle bir 1 Mayıs günü buluşacaktık ama biz Disk’in önünden ayrılamadık siz de zaten İstanbul merkezine varamadınız. 1 Mayıs gününün yasaklanması, İstanbul’daki hayatın durdurulmasıyla sağlanmaya çalışılıyor ya da düpedüz yasaklanıyor. Artık buluştuğumuza göre İstanbul’la başlayalım o zaman. 1 Mayıs’ı da yaşadınız. İstanbul’u da biliyorsunuz. İstanbul’da çok keskin dönüşümler olduğunu düşünüyor musunuz?</em></p>
<p>Ben İstanbul’dan 1960 yılında ayrıldım. O zaman nüfusu 1,5 milyon civarıydı. Şu anda 20 milyona yaklaşıyor. Bu hızla bir büyümede ne yapsanız kaotik ve keskin olacak. Bugün kızımın yaşadığı İstanbul ile benim yaşadığım İstanbul arasında dağ kadar fark var. Kızım çok değişik bir İstanbul’u seviyor. Benim sevdiğim İstanbul değil bu. Artık İstanbul’da yürüdüğümde çoğunu tanımıyorum bile. Tüyap’a giderken Avcılar’ı gördüm örneğin. Kaldım öyle. Benim zamanımda Avcılar dört binaydı.</p>
<p><em>Kitaplarınız Türkçe’ye ne zaman çevrilmeye başlandı.</em></p>
<p>İlk romanım 1998-99 gibi çevrildi.</p>
<p><em>Biraz geç mi keşfettik?</em></p>
<p>Yok, ilk romanım Yunanistan’da 1995’te çıkıyor.</p>
<p><em>Bu da bizim dergimiz. Size Gezi sayısını getirdim özellikle.</em></p>
<p>Yunanlılara göstermeyin kıskanırlar, emin olun. Çok güzel dergi, elinize sağlık.</p>
<p><em>İstanbul’a ister istemez hep döneceğiz. Sizin de yazarken hep döndüğünüz gibi. Yazarları arasında olduğunuz İstanbul kitabında da, İstanbul’da geçen romanınızda da İstanbul’a dair imgeler, o imgelere ait duygular kısa ya da uzun her iki eserinizde de net hissediliyor.</em></p>
<p>Ben bu İstanbul romanını yazana kadar çok çile çektim. Başımda bir hikaye olunca yazmaya başlarım diye düşünüyordum ama korkum geçmişimdi. Bu duygulardan nasıl koparım diye düşünüyordum. Eğer roman yazarken duygularınıza kapılırsanız kötü bir roman olur. Biraz mesafe gerekiyor. O yoktu bende, o yüzden korku içindeydim ve her zaman erteliyordum. Başka bir roman yazayım, şunu yapayım, bunu yapayım diyordum. Sonra bunu ertelemekte bir mana yok, oturayım yazayım dedim. O an durum daha da zorlaştı. Çünkü, benim yazdığım karakterler çok zayıf kaldı, bugünkü İstanbul’a göre. Bunun çözümü şu oldu. Romanda cinayeti işleyen kadın bizi büyüten kadındı. Adıyla aldım. Onu keşfettiğim anda romanı nasıl yazacağımı biliyordum. Birden çözüldü düğüm.</p>
<p><em>Çok iyi börek yapar mıydı?</em></p>
<p>Çok, çok…</p>
<p><em>Bu kitap bir yandan da mizah taşıyor, bütün o trajedi içinde.</em></p>
<p>Her trajik durumun, komik bir tarafı var. Bunu da dile getirmek lazım. Yoksa yalnızca ciddi anlatırsanız okuyucu da yazar da nefes alamaz. Komik bir durum olunca ben de nefes alıyorum. Kriz üçlemesini okursanız çok daha yoğun, direkt ortaya çıkıyor. Bunu ben Brecht’ten öğrendim. Her komik durumun bir trajik tarafı, her trajik durumun komik bir tarafı var. Benim keşfettiğim bir şey değil.</p>
<p><em> Sinemada da Angelopoulos’la Brechtçi sinemanın örneklerini verdiniz. Angelopoulos’un pek çok filminde birlikte çalıştınız değil mi? Angelopoulos’un ilk dönem filmleri Brechtçi, kendisi de bunu söylüyor. Sonra ise yine kendi sinemasını tarif ederken Aristocu bir anlatıyı referans aldığını söylüyor. Böyle bir ayrılığınız oldu mu?</em></p>
<p>Angelopoulos ile işbirliğimiz ve dostluğumuz 36 Günleri’nden başlıyor. 13 senaryonun dokuzunda varım. Birincisinde yokum. Ben gündeliğimi kazanmak için başka işler yaptığımda, örneğin Avcılar’da, hiç bir arada çalışamadık. Kumpanya’da senaryo yok. Senaryo sonradan yazıldı. Filmi çekerken kafasındaydı senaryo. Ben bunu yazarsam sansür gelir, cunta gelir, beni mahveder diyordu. Filmi bitirdikten sonra senaryo olsun diye yazdı. Leyleğin <em>Geciken</em> Adımı’ndan sonra bütün senaryolarda sonuna kadar çalıştım.</p>
<p>Benim şüphem, Angelopoulos’un teklifi benim Brecht’i iyi bildiğimden geliyor. Yoksa senaryoda onunla birlikte çalışacak başka yazar da bulabilirdi. Ben Brecht’i o zaman çok iyi biliyordum. Hala biliyorum ama o zaman daha iyiydim. Benden yararlanmak istedi. Büyük İskender’e kadar Brecht’in etkisi çok büyüktü onda, sinemasında. Sonra uzaklaşmaya başladı. Çok komik bir durum çıkıyor ortaya bence. Aslında Brecht’ten uzaklaşmıyor, Brecht’in yarattıklarına duygu katıyor, çok duygusal durumlar yaratıyor. Çünkü Yunanistan’da Brecht’in üzerinde yapılan tüm tartışmalar, Brecht’in soğuk bir yazar olduğundan yola çıkıyor. Halbuki hiç öyle değil . Ulis’in Bakışı’nda sisteki cinayet sekansı tamamen Brechtiyen ama aynı zamanda çok duygulu bir film. Bunu birleştirebildi. Kumpanya’da bu yok, dışarıdan, uzak bir bakıştır.</p>
<p><em>Duygu yok diyebilir miyiz, bilmiyorum. Duygular yaratıyor. Hikayeyi kronolojik biçimde takip etmek mümkün olmadığı için belki, sürekli bir özdeşleşme olamıyor. Yunanistan tarihi daha farklı anlatılsaydı bu kadar ilgi çekici olmazdı zaten.</em></p>
<p>Benim romanlarımı okuduğu zaman bana, “sen bugünün Yunanistan’ını benden daha iyi anlıyorsun ama tarihi ben biliyorum” diyordu.</p>
<p><em>Romanlarınızdan biz ise sizin İstanbul’u, Tarlabaşı’nı örneğin iyi bildiğinizi, bugünün İstanbul’unun ise çok değiştiğini hissettiğinizi çıkarıyoruz.</em></p>
<p>Dur vallahi ben ağlayacağım şimdi, içim yanıyor. Taksimden geçiyorum, beni Tarlabaşı’ndan geçirme diyorum şoföre.</p>
<p><em>Angelopoulos’un söylediğine siz de katılıyorsunuz sanırım. Arkadaşlığınız, tanışıklığınız nasıl başladı? </em></p>
<p>1970’de ben onun Reconstruction filmini gördüm ve hayran kaldım. Film dili, anlatışı başkaydı. Reconstruction aslında Agamemnon’dur. Nasıl Troya’dan dönüyorsa Agamemnon o işçi de Almanya’dan öyle dönüyor ve eşi sevgilisiyle beraber onu öldürüyorlar. İki çocuğu vardır Agamemnon’unkiler gibi, bir kız bir erkek. Ben bunu görünce aman dedim, ne güzel yapıyor. 1971 yılında bir oyunum sahneye koyuldu. Oyunu görmeye geldi. Bizi tanıştırdılar. Tanışınca bana yeni bir senaryo yazıyorum dedi.</p>
<p><em>Hangi oyundu bu?</em></p>
<p>İsveç’te yazdığım bir tiyatro oyunumdu. Adı Ali Reco’nun Öyküsü’ydü. Oyun Türkiye’de geçiyor. Oyun Brecht teorisi üzerine kurulmuştu adım adım. Bugün olsa yapamam. Brecht bizi birleştirdi.</p>
<p>40 yıl beraberdik. Hala filmlerini izleyemiyorum, ölümden sonra. Harap oluyorum, ağlamaya başlıyorum, kaçıyorum.</p>
<p><em>Günlük kitabınızın önsözü “arkadaşımı özlüyorum” diye bitiyor. Bunca yıllık arkadaşlık nasıl sürdü?</em></p>
<p>Çok özlüyorum. Hep didişiyorduk ama verimli bir çalışma şeklimiz vardı. Çünkü, Angelopoulos hiçbir zaman bir fikre ya da teferruata takılıp orda kalmıyordu. Bu yaramaz diyordum. Eminim daha iyi bir çözüm yolu bulabilirsin. Tekrar buluşacağız. 1 hafta 10 gün geçiyordu, beni arıyordu. Seninle hemfikir değilim diyordu. Bütün bu söylediklerin doğru ama yeni bir fikrim var diyordu. Her zaman sorunu aşmasını biliyordu. Çoğu film yönetmeninde bu yoktur, ben böyle düşündüm der. Bir söyler, iki söyler, üçüncüsünde aman çek, beni rahat bırak diyorsun. Angelopoulos’ta bu hiç yoktu. Bütün bu didişmeler, çatışmalar olumlu ve üretici çalışmalardı. Eninde sonunda yeni bir fikir doğuyordu. Bu yüzden onunla çalışmayı çok seviyordum.</p>
<p>Kızınca bana kırk yıllık arkadaşız, o kadar senaryo beraber çalıştık, sinema üzerine benden hiçbir şey öğrenmedin, derdi. Ben de senin senaryonu düzeltmekten vakit mi kalıyor ki sinema öğrenmeye diyordum. Bir gün dedim ki bütün bunlar iki yaşlı adamın çekişmesidir aslında, gerçek değişik. Çünkü bütün romanlarım bir imge ile başlıyor. Bu senaryodan geliyor. Başlangıç imgesi hangi imgedir diye her zaman sorardı. Ben bunu ondan öğrendim. Romanlarımdaki bölümde edebi anlamda bölümler değildir, plan-sekanstır. Bunu da Angelopoulos’tan öğrendim.</p>
<p><em>Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabınızda her değişiklik sonrası her şeyi yeni baştan yazıyorsunuz. Sonsuzluk ve Bir Gün’ün senaryosunu örneğin. İnanılmaz bir tempoda çalışıyorsunuz.</em></p>
<p>Yeni yazarlarla konuşurken disiplinsiz yazar olamazsınız diyorum. Çünkü bir oyuncu provaya gitmezse prova olmaz, yönetmen çekime gitmezse çekim olmaz. Bana kimse otur yaz diyemez. Dışarıda güneşi görüp aman yazmayım, arkadaşlarla kahve içeyim diyebilirsin. Ben kendime gitme diyeceğim. O yüzden disiplin yazarlığın en önemli unsurlarından biridir.</p>
<p>Bir de yalnızlığı sevmek. Çünkü yazar çok yalnızdır. Kızımı bile görmem bazen. Yok kızım şu an çalışıyorum olamaz. Çalışma günüm bitsin, kahve de içeriz, rakı da içeriz ama şu anda yapamayız.</p>
<p><em>Film çekmek de disiplin işi değil mi? Hiç film çekmek istediniz mi? Sonsuzluk ve Bir Gün dışında oyunculuk yaptınız mı?</em></p>
<p>Yok, film çekmek istemedim. Çünkü gürültü patırtı çok var. Ben alışmadım buna, sessiz bir yerde çalışıyorum. Müzik bile dinlemek istemiyorum. Çekimde, kıyamet kopuyor.</p>
<p>36 Günleri’ni gördün, baştaki sendikacı benim. O kömürün içinde yürüttü beni ve 7 çekim yaptı hatta, hatırlıyorum. Bir hafta banyo yaptım, kömürü çıkaramıyordum. Theo bir daha gelmem ben dedim ama yine de gittim. Her zaman istiyordu. Az da olsa bir geçiş yapsana diyordu, yapıyordum.</p>
<p><em>Bizimle hangi filmlerde nasıl çalıştığınızı anlatabilir misiniz? En çok hangi filmde çalışmayı sevdiniz Angelopoulos’la örneğin?</em></p>
<p>Çok komik durumlar var. Ulis’in Bakışı’nın senaryosunu nasıl yazdık inanamıyorum. Kafasına takmıştı, ben bunu Sarayevo’da çekeceğim diye. İç savaş var nereye gidiyorsun dedim. Fivi geldi, adam deli, Saraybosna’ya gitmek istiyor dedi. Boşver izin alamaz dedim. Üç ay sonra bir akşam bana haklısın Saraybosna’ya gidemem dedi. Ha, uyandın, bereket versin dedim. İyi ama Mostar’a gidebilirim dedi. Deli misin? Hangi Mostar dedim. Şimdi savaş yok, hemen gitmeliyim dedi. Theo, senaryonun üçte birini bile bitirmedik, nasıl gideceğiz dedim. Ne yapayım başka çıkar yok. Hadi diyelim Erland Josephson’u ikna etti, Harvey Keitel’ı nasıl ikna etti, hala bilmiyorum.</p>
<p>Her iki günde bir beni arıyor, saatlerce konuşuyoruz. Çekim bitti, Atina’ya dönünce her iki günde bir beni nasıl aradın Saraybosna’dan dedim. Kıs kıs gülüyor, boşver nasıl aradımsa aradım diyor. Yok kabul etmiyorum dedim, cevabını istiyorum. Eğer polisle aran iyiyse yapabilirsin dedi. Mostar’da, Saraybosna’da polis istasyonundan beni arıyordu. Aşk olsun sana Theo dedim.</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Gün’de Solomos’tan çok çektik. O da ben de. Ben de çok istiyordum. O kelimelerle Solomos’un ilişkisi üzerine bir film yapmak istiyor ama bizim sinemacı olan ve Atina’da ilk sanat sinemasını yaratan arkadaş Solomos hastasıydı. Bir gün onu evinde ziyarete gittik. Solomos muhteşem bir şairdi ama insan olarak eşek herifin biriydi dedi. Bunu da anlattı. Çıkınca Angelopoulos bana iyi ama ben şiirleri film yapamam ki, adamı yapmam lazım dedi. Nasıl yapacağız? Yeni bir şey arayalım, yapamayız dedim. İlk bana itiraz etmediği nokta buydu. Sonra Sonsuzluk ve Bir Gün çıktı.</p>
<p>Kumpanya’da hep konuşuyorduk, bir şey yazmıyorduk. Merak etme hatırlıyorum diyordu bana. İzleyince gerçekten bazılarını hatırladığını gördüm. Agamemnon Reconstruction demektir demiştik, Kumpanya da Elektra’dır.</p>
<p><em>Ağlayan Çayır Antigone, Ulis zaten Odysseus…</em></p>
<p>Antik mitolojiyi çok seviyordu Angelopoulos.</p>
<p><em>Anlattıklarınızdan yola çıkarak; hem Angelopoulos’un hem de sizin hafızanız oldukça güçlü. O yüzden de didişiyorsunuz sanki. </em></p>
<p>Bana yaşlandın, hatırlamıyorsun diyordu. Sen benden yaşlısın diyordum. İki yıl da olsa benden yaşlısın. Sonra günlük tutacağımı söylediğimde ilkin bir şey demedi.</p>
<p><em>Kitabınızı okudu mu peki?</em></p>
<p>Okudu tabi ki. Sonra çalışma bitince bana günlüğü unutma dedi. Utanmıyor musun? Benim fikrim sen ne karışıyorsun dedim. Kıs kıs gülüyordu. Bittikten sonra al oku dedim. Ne kadar mutlu oldu anlatamam. Yunanistan’da o zaman basıldı. Kitabı ilk Angelopoulos tanıttı.</p>
<p><em>Sizin kuşak için 68 önemliydi. Angelopoulos’un filmlerinde de bir kırılma noktası var 68 kuşağının yaşadıklarına, değişen haleti ruhiyesine ilişkin.</em></p>
<p>Kitabımda bir solcu var, Zizis. İç savaşın solcularından biri. Şu anda 90’a yakın olmalı. İlk romanda tanışıyorlar Komiser Haristos’la. Zizis sol, komiser sağ. Bir barış olabilir diyorum. Zizis Haritos’la bunu gerçekleştiriyor. Haritos’un evine gidip mutfağa giriyor, yemek pişiriyor. Ama bu kuşak yenilen kuşaktır. Mutfağa giriyor, bir otlu pide yapıyor, getiriyor, masaya koyuyor. Aslını yaptım, maymun pide yapmadım diyor. Adriani (komiserin eşi), maymun pide nasıl diye soruyor. Peynirsiz diyor, peynir yoktu o zaman. Annem yumurtanın beyazını koyuyordu ki peyniri çağrıştırsın. Yunanistan’da otlu pideyi yiyip devrim ve sosyalizmin düşünü yaşıyorduk. Bulgarlar otlu pideyi yiyip kapitalizmi düşlüyorlardı. Bizi bağlayan otlu pideydi, başka bir şey yoktu.</p>
<p>Bu kuşak bütün darbeleriyle üçlemenin son kitabında yer alıyor. Evet, Yunanlılar kriz zamanında hatalar yaptı ama çok çile çekmiş bir halktır ve hataların bazıları bu çilelerden doğuyor. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Hayatlar çok zordu. Angelopoulos’ta bunları anlattı. Kumpanya’da da çok iyi görüyorsunuz bunu, Avcılar’da da görüyorsunuz.</p>
<p><em>Sizin kuşağın politik hayal kırıklığı bir yana sizin bu ülkede yaşadıklarınız ayrı bir hayal kırıklığı diyebilir miyiz?</em></p>
<p>Almanlarla, Fransızlarla konuşunca vatan sözcüğü bana hiçbir şey ifade etmiyor diyorum. Bana yabancı. Türkiye’yi milliyetçiliği yüzünden vatan olarak hiçbir zaman kabul etmedim. Benim yaşadığım kuşakta… O zamanın Türkiye’si bana ya Türk’sün ya da hiçsin diyordu. Ben de hiçim gidiyorum dedim. Ama Yunanistan da benim vatanım değil. Bir uzaktan bakış var. Vatana yakın bana kala kala bir İstanbul kalıyor. Başka bir şeyim yok. Ama bu sınırları aşa aşa sonunda Avrupalı oldum. Bu bana yararlı oldu, hiçbir zaman kapanmadım. Avusturya Lisesi’ne gittim. Babam Ermeni, annem Rum. Alman kültürüne daha yakınım. Beş yıl Viyana’da yaşadım. Faust’u Yunanca’ya çevirdim. Beş yıl sürdü. Bana Aristotoles’ten daha yakın Faust.</p>
<p>Angelopoulos, Penepolesli Yunanistan’ın en kendi içine kapalı bölgesi. Makedonya mesela dünyaya açıktır. Oradan çıkıyor, bütün o iç savaşı, diktatörlük dönemini yaşamış. O yüzden de onunla çok iyi anlaşıyorduk. Benim yaşamadığım dönemleri Yunanistan’da yaşamıştı.</p>
<p><em>Kitabını da yazmış biri olarak Yunanistan’ın krizine dair neler söylersiniz, bu durum devam eder mi?</em></p>
<p>Tabi ki ve devam edecek. Şu anda Yunanistan’da işsizlik %30, genç işsizlik %60. Bu düşmezse kriz devam edecek. Avrupalılar sandılar ki bir Yunanistan bu. Şu anda kriz tüm Avrupa’yı sardı. Çok öfkelendiğim bir durum var. Yunanlı politikacılar efendim burdan çıkıyoruz diyorlar. Yapmayın diyorum, doğruyu söylemediğiniz için halk direnç yaratamadı, elinde ne varsa sel aldı götürdü. Söyleyin zordur, ona göre hazırlansınlar. Sağın ortasından Syriza’ya kadar aynı yalanları söylüyorlar. Yapmayın. Farklılık lafta. Tzipras diyor ki bu borcun %80’inin keseceğim. Kesemezsin, kesersen seni Avro’dan, Avrupa’dan atarlar. Bir kuruş bulamazsın.</p>
<p><em>Son olarak; Angelopoulos’un gerçekleştiremediği son filminde birlikte çalışıyordunuz yine değil mi?</em></p>
<p>O kadar güzel bir senaryoydu ki. Yıllardır bu kadar güzel bir senaryo yazmadı. Yalnız Angelopoulos’u değil muhteşem bir film de kaybettik.</p>
<p>Baştan sonuna kadar birlikteydik. İ Alli Thalassa (Başka Deniz) Grev içinde başlıyor, onu Üç Kuruşluk Opera’yla bağlıyor. Bugünkü kriz içinde yaşayan genç çocukların durumun anlatıyor. Eleni (Angelopoulos) geldi, ben çekeyim dedi. Filmin asistanıydı. Yapma, yapamazsın dedim. 12 dakika film çekti. O kadar. İtalyan yapımcısı geldi Wenders’e verelim dedi. Çıldırdın mı sen dedim. Antonioni filmini nasıl çekti dedi. O farklı dedim, Yunanistan’ı çekemez. Sorsan, dürüst insansa zaten yapamam der dedim.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markaris-soylesisi-her-trajik-durumun-komik-bir-tarafi-vardir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Festivallerden: BİFED, Ada’da Belgesel Sinema</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:39:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=722</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / &#160; Ada’da Belgesel Sinema Bu sayımızda İtalya’nın farklı şehirlerini gezerek genç sinemacılar yetiştiren, dünyanın çok farklı köşelerinden gelen gençlerin kısa film denemeleri, çekimleri için koşullar hazırlayan bir festivalden haberler veren bir yazıya yer verdik. Cinema da Mare. Deniz’in sineması. Sonra çok geçmedi biz de Ege Denizi’nin çevrelediği Ada’nın sinemasını hayata geçiren, belgeselleri bir adaya toplayan bağımsız bir film festivaline denk geldik. Cinema da Mare isminin verdiği ilhamla; Sinema’da Ada ya da Ada’da Sinema&#8230; Ada’ya, memleket sinemasına, sansüre uğrayan belgesellere, sinema öğrencilerine hem alternatif bir alan açmak hem de katkıda bulunmak için yola çıkan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne (Bifed) bu yazı vesilesiyle yolun açık olsun demek istedik. Belgesellerle Dünyayı Yorumlamak Belgesel sinemanın çağına dair bir gözlemi, yorumu ve bir meselesi vardır. Yıllar itibariyle belgesel filmlerin habitat meseleleriyle karşımıza daha fazla çıkmaya başlamasıyla beraber dünyanın farklı köşelerinden bu meseleye dair gözlem ve yorum almak, anlamak ve takip etmek mümkün hale geldi. Habitat bizim ve bizimle birlikte canlı tüm organizmaların yaşadığı, geliştiği yer. Bir bölge, bir ağaç, hava, su ve toprak habitat ya da habitatımızın parçası. Habitatın parçalanması ise canlıların yaşadığı alanların müdahale görmesi, dönüşmesi, yaşam alanlarının yok olması, yok olmaya yüz tutması anlamına geliyor. Kapitalizm, ağacın gölgesini satamayınca [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Seray Genç /</strong> </em></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ada’da Belgesel Sinema</strong></p>
<p>Bu sayımızda İtalya’nın farklı şehirlerini gezerek genç sinemacılar yetiştiren, dünyanın çok farklı köşelerinden gelen gençlerin kısa film denemeleri, çekimleri için koşullar hazırlayan bir festivalden haberler veren bir yazıya yer verdik. Cinema da Mare. Deniz’in sineması. Sonra çok geçmedi biz de Ege Denizi’nin çevrelediği Ada’nın sinemasını hayata geçiren, belgeselleri bir adaya toplayan bağımsız bir film festivaline denk geldik. Cinema da Mare isminin verdiği ilhamla; Sinema’da Ada ya da Ada’da Sinema&#8230; Ada’ya, memleket sinemasına, sansüre uğrayan belgesellere, sinema öğrencilerine hem alternatif bir alan açmak hem de katkıda bulunmak için yola çıkan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne (Bifed) bu yazı vesilesiyle yolun açık olsun demek istedik.</p>
<p><strong>Belgesellerle Dünyayı Yorumlamak</strong></p>
<p>Belgesel sinemanın çağına dair bir gözlemi, yorumu ve bir meselesi vardır. Yıllar itibariyle belgesel filmlerin habitat meseleleriyle karşımıza daha fazla çıkmaya başlamasıyla beraber dünyanın farklı köşelerinden bu meseleye dair gözlem ve yorum almak, anlamak ve takip etmek mümkün hale geldi. Habitat bizim ve bizimle birlikte canlı tüm organizmaların yaşadığı, geliştiği yer. Bir bölge, bir ağaç, hava, su ve toprak habitat ya da habitatımızın parçası. Habitatın parçalanması ise canlıların yaşadığı alanların müdahale görmesi, dönüşmesi, yaşam alanlarının yok olması, yok olmaya yüz tutması anlamına geliyor. Kapitalizm, ağacın gölgesini satamayınca tez kesile diyor, ağacın ekili olduğu alanın günümüz ederini, metrekaresini, kat sayısını, avm dükkan sayısını, yolunu, garajını, araba sayısını, eğlenceden yemeğe geçirilecek saat sayısını iştahlıca hesap ediyor. Şehir merkezleriyle yetinmiyor, yoksulları çeperlere atıyor, çeperlere toplu konutlar yapıyor. Yetinmiyor, ağaçları kese kese yeni yollar yapıyor. Beton döküyor doğaya, insan ve insan aklına. Ucu olmayan şehirlerler yaratıyor. Şehir dışına çıktığında da akar suya, rüzgara bentler kuruyor, hatta termik ve nükleer santraller inşa etmeye kalkıyor. Karbon salınımına engel teknolojiye/sermayeye kredi ve teşvik dağıtırken, üretimi ve çevreyi regüle ediyor, sömürüye uğratıyor; kapitalizmin vahşi rekabeti ortaya çıkıyor. Büyük balık küçük balığı yutuyor ve doymuyor.</p>
<p>Karbona Hücum (Amy Miller, 2012) belgeselinde bizim Karadeniz’de küçüklü büyüklü her dereye kurulmak istenen HES’lerin Panama’da da aynı belalara yol açtığı, Hindistan’da çöp yakılan fabrikaların beraberinde getirdikleri, Honduras’ta bitkisel yağdan biyogaz üretimi ve Brezilya’da odun kömürü için kullanılan okaliptus ağaçları ve o ağaçların dibinde yaşayıp ormana adım atmaları yasak olan sıradan insanları gösterir. Diğer adıyla karbon pazarına hoş gel(me)diniz. Bu ekolojik tasdik ve teşvik alan tüm “karbon projeler” çevre kirliliğini dengeledikleri gerekçesiyle karşımıza çıkıyor ve “karbon kredisini” kapıyorlardı. Belgeselin soruları net: Karbon salınımını gerçekten azalttıklarını söylemek mümkün mü?, Peki bu projelerin olduğu yerlerde yaşayan insanlar tüm bunlardan nasıl etkileniyor ya da etkilenecek? Kâr merkezde olduğu sürece kapitalizmin koşullarının sermaye aleyhine dönmesi mümkün mü? Ekosistemimizde yaşanılan süreci bizim bir çırpıda özetlememiz veya aktarmamız zor ama belgesel sinema tam olarak bunu yapıyor; sorular soruyor, tanıklığa ve neticede ‘dur demeye’ davet ediyor.</p>
<p>Bir avuç insan bunu dünyanın her köşesinde yapıyor ve bu mücadele de belgesele konu olabiliyor. Bozcaada’da yapılan ve Fethi Kayaalp anısına verilen ödüllerden biri Rüya Arzu Köksal’ın yönetmenliğini yaptığı Bir Avuç Cesur İnsan’a gidiyor bu nedenle. “Türkiye’de yaşanan ama bütün dünyada benzerlerine rastlanan, hayati öneme sahip bir çevre mücadelesini, aktivizm ruhunu kutlayarak ve bize, mizah duygusu ve insancıllığıyla ilham vererek anlatan” bir film <a href="http://www.bifed.org/portfolio/bir-avuc-cesur-insan/">Bir Avuç Cesur İnsan</a>.</p>
<p>Belgesel sinema ele aldığı meselesine bir yorum, bir bakış açısı getirir: Mizah, insancıllık, estetik ya da protesto. Yaratıcı bir yeniden yorumlama biçimi olarak Grierson’dan bugüne belgesel, izleyenden de dünyayı yorumlamasını ve onun aktif bir parçası olmasını bekler.</p>
<p>Festivaldeki filmlerden Mano Khalil’in Arıcı (Der Imker) filminde karakterin kendisi İbrahim Gezer ve Farida Pacha’nın Benim Adım Tuz filmi dünyayı yorumlayanlardandı. Kürdistan’daki savaştan ötürü yerinden yurdundan edilmiş Ape İbrahim, Alp Dağları’ndan geride bıraktığı memleketinin dağlarına ve o dağlarda bıraktığı çocuklarına, köyüne, evine bakıyordu. Bir yandan da Alp Dağları’nı kendi dağları yapıyordu, arılarıyla beraber kendisinin kıldığı doğayla buluşuyor ve bir dere yatağına çıplak bırakıyordu kendisini. Doğayla buluşmasında hem yalnızdı hem de değildi. İsviçre’de tanıştığı, yaşamının bir parçası kıldığı insanlarla içten arkadaşlığı; arkadaşlarıyla kendi içten dilini yaratarak iletişim kurması onu yaşama, arkadaşlarını da ona bağlıyordu. Ve savaşların adaletsiz ve kirli yüzüne rağmen yaşamı, doğayı insancıllıkla, doğallıkla ve inatla savunuyordu.</p>
<p>Benim Adım Tuz, Hindistan Gujarat’ta tuz üretiminde mevsimler geçiren işçi bir ailenin tuz hasadını izleyiciye sürekli sorular sordurarak ancak yanıtları görüntülerle, aileyi sadece takip ederek ve her adımın bir bir açılarak, ritmle ilerlediği bir belgeselle veriyordu. “İnsanın toprak aidiyeti ve ilişkisini yalın, güçlü ve şiirsel bir sinematografiyle” aktarıyordu bize.</p>
<p><strong>Mark Achbar ile “Şirket”i Yorumlamak </strong></p>
<p>Andığımız bu filmler, aralarında Corporation (Şirket) ve Peter Wintonick’le beraber yaptığı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Manufacturing_Consent:_Noam_Chomsky_and_the_Media">Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media</a> (Rıza Üretmek: Noam Chomsky ve Medya ) filmlerinin yönetmeni Mark Achbar’ın da olduğu jüri tarafından adaya gelen belgeseller arasından seçilmiş ödül alan filmler arasındaydı. Mark Achbar ve Jennifer Abbott’un filmi Şirket, yapımından on yıl sonra Bozcaada Halk Eğitim Merkezi’nde gösterildiğinde bizim açımızdan filmin ses verdiği sorunlar, konular ya da psikopat bir tüzel kişilik olarak Şirket gücüne güç katmaya devam ediyordu. Necla Algan ile Mark Achbar’la söyleşmek üzere adanın bir kıyısında buluşuyoruz. Mark Achbar bugünden filmine baktığında: “Tanımladığımız sorunu çözmedi filmim, o yüzden bugünden bakınca başarısız oldu diye düşünüyorum. Şirketler güçlerini arttırdılar o zamandan bu zamana. Bir film kültürü değiştirmek için çok şey yapabilir. Bu filmle biz bir bilinçlenme hareketi yaratmaya çalışıyoruz. Gitgide büyüyen bir farkındalık yaratıyoruz filmlerle. Şirketler çok büyük bir sürekliliğe sahipler. Sıradan bir insanın baş edebilmesi için fazla güçlüler çünkü sermaye onların elinde. Her gün devletlerle işbirliğine girebilecek sermayeleri var. Bizim de tek başımıza onların bu gücüyle baş edebilme imkanımız yok. Elimizde başka aygıtlar var onlarla uğraşabileceğimiz; sinema da bunlardan biri. Benim şirketlere karşı bilinç yaratmak için en önemli aygıtım sinema” derken, Joel Bakan’ın yazdığı ikinci kitapla beraber Şirket’in devamının geleceğini söylüyor. Amerika’da şirketler için verilen yeni imtiyazları, örneğin şirketlerin seçimler sırasında isimsiz ve limitsiz bir biçimde para harcamasının hukuki olarak önünün açıldığını, bunun ise sermayenin etkisini artırmakla sonuçlanacağını anlatıyor. Son dönemde Kuzey Amerika’da B (benefit) tipi yeni tip şirketler de ortaya çıkıyor. “Bu şirketler hukuki olarak başka değerleri önceliğine ya da en azından eşit derecede alabilir, örneğin emekle ilgili veya çevre ile ilgili dertler edinebilir, bunları önceliğine koyabilir. Sonra ikinci sıraya istiyorsa kârı koyabilir. Şu anda bu yolu seçen bir çok şirket olmaya başladı. Tabi ki bu bir çözüm mü değil mi tartışılır, ama ben bu çok enteresan bir gelişme diye düşünüyorum. Biz burada halka açık şirketlerden bahsediyoruz. Burada baskıcı olmak zorunda olmayan bir şirketten bahsediyoruz, tabi eğer yapmak isterse. Bu halka açık şirketler eğer isterlerse önceliğine emeği alabilirler, yapmak zorunda değiller ama yapabilirler.”</p>
<p>Şirket belgeseli, 23 bölümden oluşuyor. Farklı kesimleri ve konuları merkezine alan 23 farklı bölüm. Belgeselin içerdiği röportajlar da farklı kesimlerden. Shell, Goodyear, IBM, Pfizer gibi şirketlerin CEO’larından Noam Chomsky, Naomi Klein, Vandana Shiva ve Michael Moore’a, devam edersek reklamcılar ve pazarlamacılardan tarihçi ve aktivistlere farklı pek çok insan ve yaklaşıma ulaşılıyor. İnsanların hiç bir önyargı taşımadan filme dahil olmaları ve olanı biteni anlatmaları üzerine bu diyaloğun nasıl kurulduğunu merak ediyoruz doğrusu. “Bazı CEO’lar kendileri de eleştireldi bu sistemin gidişatına dair. Kendileri ile ilgili, şirketlerle ilgili eleştireldiler. Ve kendilerinin seçimiydi, belgeselde kendi kimlikleriyle bulundular. Kimseyi zorlayamazsınız 90 dakika hatta saatlerce sizinle konuşmaları için.” Bu kadar farklı dinamiği bir araya getirmelerindeki amacın ise gerçekliği tüm boyutlarıyla yansıtmak olduğunu söylüyor. Mark Achbar: “Gerçekliği yansıtmaktı amacımız. Şirketlerin nasıl çalıştığını ve arkalarındaki gücü anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Bu şirketlerin içindeki CEO’lar gibi insanların şirketlerin gücü ile ilgili ne düşündüğünü görmek istedim. Örneğin sizin kişisel görüşünüz şirketin görüşünden farklı olabilir, bunun mümkün olup olmadığını da sorguladım. Kendi kişisel değerlerin şirketinkilerle örtüşmüyor olabilir. Tabi kararlar da vermek zorundasın. Hayatımda hiç Pfizer, Shell ya da BP’nin CEO’larıyla tanışmamıştım, belgesel sayesinde tanışmış oldum. Çok zeki bir insan değilsen CEO olamıyorsun bu sistemde. Çok zeki insanlar da aslında ne olup bittiğinin farkındalar. Ben aslında onlara negatif bir şekilde yaklaşmadım, sadece merak ettim, içten bir merak; ne düşündüklerini, bu kararları gerçekten nasıl aldıklarını merak ettim. Biz bu açıdan şirketlerin gücünü kişilere indirgemeden, şirketleri birer kurum olarak incelemek istedik. Kurumların problem olduğunu göstermek istedik, bireylerin değil. Görüşme yaptığım bazı CEO’lar insani olmayan bu kurumlara insani bir ses de oldular. Chomsky de bundan bahsediyor. Köle sahibi iyi biri olabilirsin. Kölelerine iyi davranan düzgün insanlar da var. Fakat kölelik kurumunun kendisi rezil ve ahlak dışı bir şey.”</p>
<p>Şirketin bölümlerinden biri Hindistan başta olmak üzere bugün pek çok çiftçiyi intihara sürükleyen, tohum bilgisini gelecek nesillere aktarılmaksızın yiyecek endüstrisini elinde tutan Monsanto gibi yaygın şirketlere dairdi. Mark Achbar filminde bu büyük sorun hakkında sadece “söz ettiklerini”, söz edebildiklerini söylüyor. Konuyla ilgili Food Inc. (2008, Robert Kenner) belgeselini hatırlatıyor. Monsanto bu kadar yaygın olduğu için, dünyayı ele geçirmiş olduğu için gurur duyuyor. “Biz onların vicdanın rahat olmadığını filan düşünüyoruz kendi aramızda, fakat böyle bir şey yok; bununla övünüyorlar.”</p>
<p>Zehir üreten kimyasal şirketler, askeri-endüstriyel kompleksler, okyanuslarda artan toksinler, eriyen buzullar… “Depresif değişimler” yaşandığını söylüyor Mark Achbar ve kendi açmazına getiriyor sözü: Benim kişisel açmazım bu konularda hangi biriyle uğraşacağım, hangi birine sataşacağım. Hangisi daha önemli? Bir değişiklik yapmak için hangisi daha acil? Hep bunu düşünüyorum.</p>
<p>Bizim memlekette de uğraşacak, sataşacak pek çok konu ve işleyiş olduğu kesin. Dolayısıyla sinema ya da bağımsız festivaller, aktivist film ve festivaller bizim için de önemli bir alan. Kendileri de belgesel sinemacı olan dostlarımız Petra Holzer ve Ethem Özgüven ve Adalı tüm dostlar bu alanı açmaya çalışıyorlar. Bozcaada’nın ensesinde hissettirilen yapılaşma tehdidine ve memleketin pek çok yerinde gördüğümüz betonla, HES’lerle, santrallerle hayatımızı ele geçirme, elden geçirme harekatına karşı sinemayla ve Adalılarla dayanışma içinde…</p>
<p><em>BIFED Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali Hakkında:<a href="%20http://www.bifed.org "> http://www.bifed.org </a><br />
</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>19. Kerala Film Festivali’nden İzlenimler</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:29:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[aylin sayın]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=717</guid>
		<description><![CDATA[Aylin Sayın / Hindistan’ın uzun yıllar sosyalizmle yönetilmiş olan eyaleti Kerala, Hindistan’ın güney batısında yer alan, Arap denizine kıyısı olan doğa harikası Cochin’le ve uzun kumsallarıyla bilinen bir yer. Benim için Arundhoti Roy’un memleketi ve olağanüstü kitabı ‘Küçük Şeylerin Tanrısı’nın ilhamını aldığı yer. Festival, Kerala’nın başkenti -telaffuz etmesi hayli zor-Thiruvananthapuram’da yapılıyor. Uluslararası bilinirliği olan bir festival ve bunda seyircisinin rolü büyüktür herhalde. Saatlerce kuyrukta bekleyen, yer bulamazsa merdivenlere oturan ya da ayakta filmi izleyen, beğendiği yerlerde alkışlayan, ıslık çalan, sevdiği filmle yakın bir ilişki kuran bir seyircisi var. Diğer festivallerin aksine IFFK delege sistemiyle düzenleniyor. Festivali takip etmek isteyenler her film için bilet almak yerine festival öncesi 500 rupi (7 Euro) ödeyerek festivale akredite oluyorlar. Festival filmlerini, entelektüel bir faaliyeti alınıp satılan bir meta olarak görmeyen festival yönetimi, biletleme işini bu yolla yapıyor. Bazen saatlerce kuyrukta beklemek anlamına gelse de (koltuk sayısı 300 fakat bu yıl 10.000 kişi festivale akredite olmuş) delegeler festivale bir aidiyet geliştiriyorlar ve çok film izlemek isteyen daha az parayla bunu mümkün kılabiliyor. Bu sistemden konuk ağırlamaya kadar sosyalist bir mantığın festivale sirayet ettiği söylenebilir. Bir yıla yakın Hindistan’da yaşamış biri olarak sosyalizmin nimetlerinin sadece festival ortamında değil eyaletin bütününde hissedildiğini de söylemeliyim. Kerala, Hindistan’ın en [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Aylin Sayın /</strong> </em></span></p>
<p>Hindistan’ın uzun yıllar sosyalizmle yönetilmiş olan eyaleti Kerala, Hindistan’ın güney batısında yer alan, Arap denizine kıyısı olan doğa harikası Cochin’le ve uzun kumsallarıyla bilinen bir yer. Benim için Arundhoti Roy’un memleketi ve olağanüstü kitabı ‘Küçük Şeylerin Tanrısı’nın ilhamını aldığı yer. Festival, Kerala’nın başkenti -telaffuz etmesi hayli zor-Thiruvananthapuram’da yapılıyor. Uluslararası bilinirliği olan bir festival ve bunda seyircisinin rolü büyüktür herhalde. Saatlerce kuyrukta bekleyen, yer bulamazsa merdivenlere oturan ya da ayakta filmi izleyen, beğendiği yerlerde alkışlayan, ıslık çalan, sevdiği filmle yakın bir ilişki kuran bir seyircisi var.<br />
Diğer festivallerin aksine IFFK delege sistemiyle düzenleniyor. Festivali takip etmek isteyenler her film için bilet almak yerine festival öncesi 500 rupi (7 Euro) ödeyerek festivale akredite oluyorlar. Festival filmlerini, entelektüel bir faaliyeti alınıp satılan bir meta olarak görmeyen festival yönetimi, biletleme işini bu yolla yapıyor. Bazen saatlerce kuyrukta beklemek anlamına gelse de (koltuk sayısı 300 fakat bu yıl 10.000 kişi festivale akredite olmuş) delegeler festivale bir aidiyet geliştiriyorlar ve çok film izlemek isteyen daha az parayla bunu mümkün kılabiliyor. Bu sistemden konuk ağırlamaya kadar sosyalist bir mantığın festivale sirayet ettiği söylenebilir. Bir yıla yakın Hindistan’da yaşamış biri olarak sosyalizmin nimetlerinin sadece festival ortamında değil eyaletin bütününde hissedildiğini de söylemeliyim. Kerala, Hindistan’ın en yüksek okuma yazma oranına sahip olduğu, dilenci oranının düşük ve evsizlerin olmadığı bir eyalet. Hindistan’ın diğer yerlerini görmemiş biri için fark etmesi güç ayrıntılar elbette bu saydıklarım. Olması gereken şeyler; barınma, sağlık ve eğitim imkanı burada uzun yıllardır güçlü bir sosyalizm geleneği dolayısıyla bir hak olarak insanlara verilmiş durumda.<br />
Kerala’ya dair bu kısa bilgiden sonra festivale dönersek, filmlere bu kadar çok ilginin olmasının en önemli sebebi elbette ki Bollywood, Tollywood (AndhraPradesh film endüstrisi) ve Mollywood (ticari Malayalam filmlerinin yapıldığı film endüstrisi) tarafından işgal edilen sinemalarda bunun dışında kalan sinema anlayışını görmenin neredeyse imkansız olması ve elbette Hint insanın, özellikle okuma yazma, üniversiteye gitme oranının yüksek olduğu Keralalıların(çoğunlukla gençlerin) sinemaya entelektüel ilgisi.<br />
Festivalin uluslar arası yarışma bölümünde yarışan Oonga tanıdık bir hikayeyi anlatıyordu. Orissa eyaletinde yaşayan Adivasilerin (yerli halk) köyleri (ormanları) maden şirketi tarafından işgal tehdidi altındayken Naxalitleri, köylüleri, eğitimle ancak bu tehditlere karşı gelinebileceğini düşünen bir öğretmeni ve askerleri karşı karşıya getiriyordu. Filmin hangi tarafta konumlandığını sorduğumuz yönetmen “Eğer bir yerde konumlandırmam gerekirse hiçbiri derdim, bu çemberde herkes kurban. Filmdeki asker bile babasının çiftçi olduğunu ve toprağını satmayı reddettiği için dövüldüğünü, bunun üzerine asker olmaya karar verdiğini söylüyor. Bu bir çember.” diyor. Naxalitler köylüler için tek kurtuluşun örgüte katılmak olduğu konusunda ısrarcıyken öğretmen de yerli çocuklara Hintçe ve okuma yazma öğretme idealindedir. Bütün bu çatışmalar yaşanırken Oonga adlı 7 yaşındaki yerli çocuk köyünden ayrılarak şehre Ramayana destanını tiyatroda izlemeye gider. Gösteriden ve Rama’nın cesaretinden etkilenen Oonga, Rama (tanrı Vişnu’nun avatarı) gibi mavi renge boyanarak hayatı Rama’nın gözlerinden görmeye başlar. Kendisini onunla özdeşleştirerek askerlere karşı köyünü korumak ister. Film bir çocuğu merkeze alarak bu kadar problemli bir konunun aşırı trajik olmasını engellemiş. Film dert ettiği sorunu popüler Hint filmleri izlemeye alışkın seyirciyi filmin içine çekecek dans ve şarkı sahneleriyle anlatsa da bu tercih filmin festivalde herhangi bir ödül almasını engellerken gişede başarılı olmasına vesile olmasını dileyelim.<br />
Festivalde en iyi film ödülünü alan Arjantin yapımı Refugiado (Diego Lerman) erkek şiddetini bu şiddeti hiç göstermeden, kocasından kaçmaya çalışan bir kadını ve 7 yaşındaki oğlunun hikayesini sade bir dille anlatan bir filmdi. Babadan kaçarken çocuğun yaşadığı gelgitleri de anlatmasıyla büyümeye dair bir hikaye de olduğu söylenebilir. Aynı bölümde İran’dan iki film de vardı. Coğrafi ve tarihi yakınlıkları dolayısıyla Hintlilerin İran sinemasına özel ilgi gösterdiklerini de söylemeliyim. Abbas Rafei’nin yönettiği Oblivion Season (Fasle Faramoushi-e Fariba) tutucu bir ülkede evlenmeden önce seks işçisi olan bir kadının toplum tarafından nasıl dışlandığını anlatmak amacıyla yola çıkmış bir film. Filmde tutucu bir topluma nazaran kötücül ve kıskanç bir koca izlediğimi söyleyebilirim. Kocası hastanelik olduktan sonra onun işini devralarak nakliye şoförlüğü yapmasını kabul eden hatta ona destek olan bir toplumdan bahsediyoruz. Film amaçladığının aksine tutucu bir toplumu değil ruh hastası bir adamın bir kadının hayatını nasıl çekilmez kıldığını anlatabilmiş. Festivalde yarışan diğer İran filmi The Bright Day (Rooz-e Roshan, HosseinShahabi), Oblivion Season’ın aksine olaylardan çok bir duygu durumuna odaklanarak adalet duygusunun nasıl da kişileştirilebileceğini, nasıl da kırılgan olabileceğini anlatıyordu. Filmin büyük bir kısmının araba içinde geçmesiyle Abbas Kiarastomi sinemasıyla, anlattığı konuya yaklaşımıyla da Asghar Farhadi sineması ile akrabaydı.<br />
Festivalde Fipresci ödülü alan Fas filmi ise They are the Dogs (C’est Eux Les Chiens, HichamLasri) 1981 yılında askerler tarafından gözaltına alınan sendika aktivisti bir adamın herkes öldü sanırken ‘Arap Baharı’ sırasında hapishaneden çıkması ve ailesini aramasının hikayesi. Solcu bir sendikacı olan Majhoul, Fas’ta ekonomik ve sosyal bir değişim talep ettiği için yıllarca hapis yatmışken Fas’ta yine bir değişimin talep edildiği, Kazablanka sokaklarında devrimci bir baharın estiği günlerde, otuz yıl sonra hapisten çıkar ve eylem yapan kitlenin arasına karışır. Bu eylemlerde bir hikaye, merak uyandıracak bir konu arayan televizyon ekibiyle tanışır ve ailesini beraber aramaya başlarlar.<br />
Film, Majhoul’un arayışını anlatırken Kazablanka sokaklarını onun gözüyle de görmemizi sağlar. Filmi genelde televizyon ekibinin kamerasından izleriz. Bu, filme bir dinamizm getirirken filmin gerçekçiliğini de bir adım da öteye taşır.  Filmin belgeselle kurmaca arasında bir yerde durduğu söylenebilir. Dolayısıyla çok rahat bir aile melodramına dönüşecebilecek olan konu trajediye uç verir. Film Fas’taki politik kalkışmalardan hareketle geçmişle geleceği Majhoul’un varlığıyla bir araya getirir. 30 yıl sonra pek de bir şey değişmediğine göre şimdinin hesaplaşılmamış geçmiş tarafından takip edildiğini söyler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Festivallerden: Bir CinemadaMare Deneyimi</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:14:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[filiz öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=713</guid>
		<description><![CDATA[Filiz Öztürk / Hani her insanın bir hayali vardır ya, benim de en büyük hayalim günün birinde Farid Farjad’ın Taghtam deh ezgisi eşliğinde bir kısa film çekmekti. Her şey Beşiktaş’ta başladı… Güzel bir Beşiktaş sokağında, bende bir kısa film çekmek istiyorum diyerek topladığım arkadaşlarımla beraber başladık ilk kısa film çekme macerama. Sonra da İtalya’da her yaz iki buçuk ay boyunca süren ve bütün dünyadan ama daha çok İtalya’dan gelen genç sinemacıların katıldığı festivale göndermiş bulunduk. Bu festivali nasıl duyduğuma gelince; çok sevgili arkadaşım Çiçek Coşkun, her yaz tatilde, İtalya’ya gidiyorum ben derdi ve eve döndüğünde ne yaptın, nasıl geçti sorularımıza karşılık çektiği kısa filmlerin, hepsini olmasa bile bir kaçını utana sıkıla bizlerle paylaşıyordu. Artık dayanamıyordum, kıskançlığım had safhaya varmıştı ve sonunda “ben de gelmek istiyorum, ne yapmam lazım” diye sorma cesaretini gösterdim. Çok ciddiydim ama nedense sonucun olumsuz olacağını düşünüyordum. Tabii ki hayalimdeki gibi olmadı ama senaryosunun kardeşime ait olduğu ve sevgili arkadaşım Çicek’in yönettiği ya da her şeyini tek başına yaptığı kısa filmimizde benim de ayaklarım başrolü kaptı. Festivali düzenleyen dernek, CinemadaMare, genç katılımcıların kalacak yerini ve İtalya’da şehirden şehre transferini sağlıyor. Diğer bütün masraflar katılımcılar tarafından karşılanıyor. Festival başlamadan önce iki buçuk aylık güzergah dernek başkanı Franco Rino [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><strong><em><span style="color: #993300;">Filiz Öztürk /</span></em><br />
</strong></h4>
<p>Hani her insanın bir hayali vardır ya, benim de en büyük hayalim günün birinde Farid Farjad’ın Taghtam deh ezgisi eşliğinde bir kısa film çekmekti.<br />
Her şey Beşiktaş’ta başladı…<br />
Güzel bir Beşiktaş sokağında, bende bir kısa film çekmek istiyorum diyerek topladığım arkadaşlarımla beraber başladık ilk kısa film çekme macerama. Sonra da İtalya’da her yaz iki buçuk ay boyunca süren ve bütün dünyadan ama daha çok İtalya’dan gelen genç sinemacıların katıldığı festivale göndermiş bulunduk.<br />
Bu festivali nasıl duyduğuma gelince; çok sevgili arkadaşım Çiçek Coşkun, her yaz tatilde, İtalya’ya gidiyorum ben derdi ve eve döndüğünde ne yaptın, nasıl geçti sorularımıza karşılık çektiği kısa filmlerin, hepsini olmasa bile bir kaçını utana sıkıla bizlerle paylaşıyordu. Artık dayanamıyordum, kıskançlığım had safhaya varmıştı ve sonunda “ben de gelmek istiyorum, ne yapmam lazım” diye sorma cesaretini gösterdim. Çok ciddiydim ama nedense sonucun olumsuz olacağını düşünüyordum.<br />
Tabii ki hayalimdeki gibi olmadı ama senaryosunun kardeşime ait olduğu ve sevgili arkadaşım Çicek’in yönettiği ya da her şeyini tek başına yaptığı kısa filmimizde benim de ayaklarım başrolü kaptı.<br />
Festivali düzenleyen dernek, CinemadaMare, genç katılımcıların kalacak yerini ve İtalya’da şehirden şehre transferini sağlıyor. Diğer bütün masraflar katılımcılar tarafından karşılanıyor. Festival başlamadan önce iki buçuk aylık güzergah dernek başkanı Franco Rino tarafından oluşturuluyor. Haziran’ın sonuna doğru başlayan festival Eylül’ün ilk haftası bitiyor. Ve bu yıl festivalin bitiş yeri Venedik. Venedik Film Festival’inin olduğu tarihlerde oraya varılıyor ve festival boyunca yapılan haftalık kısa film yarışmasını kazanan filmlerden bir kaçı Venedik Film Festival’inde de gösteriliyor.<br />
Her hafta farklı bir şehirde ama şehir merkezinde değil yakın bir kasaba veya köyde konaklanılıyor. Okullarda kalıyoruz daha çok. Benim festival yolculuğum üç hafta sürüyor, yani ekiple beraber üç farklı bölgede, üç farklı kasabada ve üç farklı okulda oluyorum. Festivale katıldığımız tarihlerde ekip Güney İtalya’da, Terracina’ydı. Yabancılık çekmeden katıldık ekibe.<br />
Terracina Roma’dan trenle bir buçuk saat mesafedeydi. Oraya varmak için ilk önce havaalanından trenle Roma merkez tren istasyonuna gittik. Tren yolculuğu ayrı bir maceraydı, anlatılamaz, yaşanır… Bu arada doğru treni yani bilet aldığımız trenin hangi perondan yola çıkacağını bulmaya çalışırken yanımıza yaklaşıp yardımcı olmak isteyen delikanlıya hemen “evet evet” deyip bileti gösterdim. O da büyük bir hevesle beni takip edin diyerek, perona kadar götürdü. Ben ne kadar yardımsever, ne kadar kibar birisi derken elini uzatıp “bahşişim?” dediğinde, evet hem yabancılık çektik hem de kendi başımızın çaresine bakmamız gerektiğini hatırladık.<br />
Terracina’dan sonra CinemadaMare festivaliyle İtalya’nın üçüncü büyük şehri olan Genova’ya yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki, her tarafı tarihi yapılarla dolu olan, küçük sahil kasabası Chiavara’ya varıyoruz. Dar sokaklarında ve her binanın altındaki benzer tarihi kemerlerinde yürürken kaybolmamak elde değil. Ve tabi ki her köşe başında elinde kamerasıyla iş başında olan genç yönetmenler ve oyuncularla karşılaşmamak. Bu arada çekilen kısa filmlerde, küçükte olsa bana verilen roller de ayrı bir keyif ve deneyim katıyor yolculuğuma. Gidilen her durakta, her kasabada gelen yönetmenlerle yapılan söyleşiler ve genç sinemacılara yönelik atölye çalışmaları burada da devam ediyor. CinemadaMare’nin Chiavari’deki misafiri Polonyalı yönetmen Krzysztof Zanussi idi. Zanussi bizlerle deneyimlerini, birikimini ve ilginç öykülerini mizahi bakış açısıyla paylaştı.<br />
Atölye çalışmalarının ve söyleşilerin dışında, gidilen her yeni durakta, oradaki ev sahiplerine her akşam, önceden belirlenen meydanda film gösterimleri yapılıyor. İşini tamamlayan festival konuklarının da katılımıyla gerçekleşen bu gösterimler ise ayrı bir şenlik havasında geçiyor.<br />
Tabii bizleri en fazla heyecanlandıran ise, kalınan kasabada çekilen ve bir haftanın sonunda görücüye çıkacak olan kısa filmlerimiz oluyor. Kasaba halkıyla beraber filmleri izliyoruz ve gösterim sonunda festival ekibinin yaptığı oylamayla seçilen en iyiler ödüllerini alıyor yani yaka kartlarının yanına taktıkları yeni yaka kartlarını; haftanın en iyi yönetmeni, en iyi ışıkçısı, en iyi oyuncusu, en iyi kameramanı vb.<br />
Franco Rino, dernek başkanı, festivale katılan herkesin yaka kartı takmasını özellikle istiyor ve buna çok önem veriyor. İlk günden itibaren bütün katılımcıları uyardıkları en önemli konu bu oluyor. İsminin, hangi ülkeden geldiğinin ve festivalde ne olarak bulunduğunun yazılı olduğu bu yaka kartlarını herkes sabah kaktığı andan, akşam yatana kadar boynunda bulundurmalı hatta bu konu eski katılımcılar arasında espriye dönüşmüş durumdaydı. Bana da gider gitmez yaka kartı hazırlandı. Arkadaşım benim yaka kartıma “journalist” gazeteci diye yazdırınca Franco ile biraz sohbet etmemekte kaçınılmaz oldu tabi ki. Bütün bu yoğunlukta, yakaladığım ilk fırsatta Franco Rino’dan biraz kendisinden ve dernekten bahsetmesini istedim:<br />
“Bir süre önce benimle bir röportaj yapılmıştı ve başlığı: “Selüloit” idi, amaç edinen gazeteci (Journalist with aim of celluloid). Herhalde beni en iyi tanımlayan en iyi başlık budur. Herşey, şu anda da devam eden bir tutkuyla başladı. Başlarken bu noktaya geleceğimizi bilmiyordum ve başlarken bunun gezici bir festival olacağını, dünyanın her yerinden gelen genç sinemacıları ağırlayacağımızı da düşünmemiştim.<br />
Başından beri festvalin uluslararası bir hale gelmesini istedik belki de… Bu yüzden festivalin İtalya’nın herhangi bir bölgesini çağrıştıracak bir ismi olmasını istemedim. Festival bu hale gelince, yani İtalya’nın çeşitli bölgelerine taşınan, gezici bir hal alınca nedenini anladım. En başından beri CinemadaMare isminin ne kadar yakıştığını.<br />
İlk yılımızda sadece film gösteriyorduk. Konuklarımız olmuyordu ve gezilmiyordu. İlk festival, doğduğum yer olan Nova Siri de başladı. İkinci yıl ise güzel bir işbirliğiyle Hollandalı konuklarımız oldu. İşte o zaman dünyanın başka yerlerinden de genç sinemacıları davet etmeye karar verdim. Festivalin 3. yılında, 2005’te şimdi düzenlediğimiz haftalık yarışmalar henüz yoktu. Gelen konuklar daha önceden yaptıkları filmleri festivalde gösteriyorlardı.<br />
2006 yılında, Sicilya’da haftalık yarışmaları yapmaya karar verdim. Sicilya’da konuk olduğumuz Aciare’de Belediye Başkanı’na teşekkür etmek için gelen konuklara şehrin çeşitli yerlerinde, önemli merkezlerin de film yapmalarını istedim ve en iyi film kazanacaktı. Ve en iyi film şehrin meydanında çekilen, İtalyanca “bir yerlerden başlayın” anlamına gelen bir deyim olan “Buzları kırmak”tı. Yani, film bize, “bekleme, buzlarını kır ve bir yerlerden başla” demiş oldu. Bu film bizim için çok şanslı ve hoş bir başlangıç oldu. O zaman anladım ki genc sinemacılar zaten hazırdı, ben bunu ortaya çıkarmış oldum.<br />
Sonuç olarak bu festival adım adım gelişti.<br />
Benim için CinemadaMare Mikel Anjelo’nun heykeli için yaptığı açıklamaya benziyor. “fazlalıkları çıkarınca ortaya bu kaldı” zaten taşın içindeydi hali hazırda, onu ortaya çıkarmam gerekiyordu, ben de çıkardım. İleride festivali İtalya dışına da taşımayı düşünüyorum. 2015’te 18-21 Nisan arası Garibaldi lance ile (gemi seyahati yapan tur) beraber çalışarak gelen konukları Barcelona’ya götüreceğiz. Orada kalarak kısa filmler çekecekler. Bir dahaki yıl yaz döneminde yine aynı şekilde festivali Barcelona’ya da götürmek istiyorum.<br />
Dernek festival dışında da işler yapıyor tabii ki. On yıldan fazla bir süredir televizyon programları yapıyoruz. Ciak Basilicata’da bir tür sinema eğitimi sayılacak okul projesi yapıyoruz. Ayda iki kere gitttiğimiz bir okulda öğrencilere senaryo yazmayı kurgu yapmayı ve yönetmenlik öğretiyoruz.<br />
Bütün bir yaz boyunca dolaştığımız yerlere yani festivalin rotasına ben karar veriyorum. Bazen de insanlar bizi davet ediyorlar. Şimdi bulunduğumuz San Benedetto de Toronto’ya bizi davet ettiler. Burada ki ana fikir İtalya’nın her bölgesine gidebilmektir. İlk yıllarda hep aynı şehirlere gidiyorduk. Sonradan diğer şehirler bizi davet etmeye başladılar.<br />
Gittiğimiz bölgelerde siyasi ya da yasal bir sorun yaşamıyoruz. Bizim tek sorunumuz finansal bir kaynak bulmak. Gittiğimiz yerlerde kalma veya çalışma konusunda izin alma sorunu olmuyor. CinemadaMare’nin %60’lık ekonomik geliri kamusal kaynaklarla sağlanıyor. Şehrin, bölgenin, belediyelerin bize verdiği destekle ve sponsorlarla giderleri karşılıyoruz. Bizim için en önemli sorun para, finansal kaynak yaratmakta zorlanıyoruz. Bunun dışında gittiğimiz her yerde insanlardan çok olumlu tepkiler alıyoruz.<br />
Son olarak şunu söylemek isterim ki, burada biz bir aileyiz. Buraya geldiğinizde artık CinemadaMare’nin bir parçası oluyorsunuz. Arkadaşlık ve saygı bizim için önemli iki kriterdir. Burada, bir topluğun parçası olmanın göstergesi olarak, gelen her konuk için ilk yaptığımız şey yaka kartı hazırlamaktır. Bu kartın temeli öncelikle içinde sevgi ve saygıyı barındıran bir topluluk olmanın göstergesidir, sonrası ise sinema yapmaktır. Konuklarımızdan o yaka kartını, bizi bir arada tutan bir simge ve saygı olarak devamlı takmalarını istiyor olmam beni onlar için artık şu cümleyle özdeşleştirdi: “Yaka kartın nerede?”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
