<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; 8. sayı</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/8-sayi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>Bak Şu Yazana ya da Bozacının Şahidi</title>
		<link>https://yenifilm.net/2005/03/bak-su-yazana-ya-da-bozacinin-sahidi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2005/03/bak-su-yazana-ya-da-bozacinin-sahidi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Mar 2005 14:01:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Film Ekibi]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[8. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[metin erksan]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=262</guid>
		<description><![CDATA[ Nijat Özön /   [“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” başlıklı yazı “Yeni Film”in 6. (Temmuz-Eylül 2004) ve 7. (Ekim-Aralık 2004) sayılarında yayımlandıktan sonra, “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bir kitap çıktı; bunun bir bölümü bu yazıya ayrılmıştı. Aşağıdaki not, bu bölümle ilgilidir] “27.09.2004, pazartesi: Düzen’e gittim. Tahlilin sonucu çıkıncaya kadar kitapçıları dolaş-tım. Dost’ta Orhan Suda’nın anıları ile Kurtuluş Kayalı’nın Metin Erksan’la ilgili kitabını gördüm. İkisi de yeni gelmiş, aldım, Düzen’e döndüm. Suda’nınki kalınca bir kitap; Kaya-lı’nınkini karıştırmaya başladım. 96 sayfalık incecik bir kitap. Bu, yıllardan beri çıkacağı ya-zılıp çizilen, ismi var cismi yok kitap mı? Değilmiş. Beş gün sonra başlayacak Gezici Festival için Ankara Sinema Derneği’yle işbirliği yapılarak yayımlanmış. Anlaşıldı: 2002’de onur ödülü, ortaklaşa kitap yayımı, film gösterimi işi Erksan’ın oyunbozanlığıyla suya düştükten sonra aynı şey şimdi yapılıyor. Kayalı’nın bu tören için hazırlanan “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bu kitabı da bunun için yayımlanmış. İlginç&#8230; Tahlilin sonucunu aldım. Eve döndüm. Kitabı tekrar karıştırmaya başladım. 96 sayfalık kitabın en az yarısında, hemen her sayfada adım geçmiyor mu! Allah Allah!&#8230; Hatta &#8220;Yeni Film&#8221;de sonuncusu birkaç ay önce yayımlanan“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” adlı yazıma, “Bir Yazı Hakkında Kesik Kesik Mütalaalar” başlıklı bir bölüm de, sıcağı sıca-ğına, ayrılmamış mı? Hayırdır [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p class="pozet" style="text-align: justify;"><em><b></b> <span style="color: #993300;">Nijat Özön /  </span></em></p>
<p><i>[“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” başlıklı yazı “Yeni Film”in 6. (Temmuz-Eylül 2004) ve 7. (Ekim-Aralık 2004) sayılarında yayımlandıktan sonra, “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bir kitap çıktı; bunun bir bölümü bu yazıya ayrılmıştı. Aşağıdaki not, bu bölümle ilgilidir] </i></p>
<p>“27.09.2004, pazartesi: Düzen’e gittim. Tahlilin sonucu çıkıncaya kadar kitapçıları dolaş-tım. Dost’ta Orhan Suda’nın anıları ile Kurtuluş Kayalı’nın Metin Erksan’la ilgili kitabını gördüm. İkisi de yeni gelmiş, aldım, Düzen’e döndüm. Suda’nınki kalınca bir kitap; Kaya-lı’nınkini karıştırmaya başladım. 96 sayfalık incecik bir kitap. Bu, yıllardan beri çıkacağı ya-zılıp çizilen, ismi var cismi yok kitap mı? Değilmiş. Beş gün sonra başlayacak Gezici Festival için Ankara Sinema Derneği’yle işbirliği yapılarak yayımlanmış. Anlaşıldı: 2002’de onur ödülü, ortaklaşa kitap yayımı, film gösterimi işi Erksan’ın oyunbozanlığıyla suya düştükten sonra aynı şey şimdi yapılıyor. Kayalı’nın bu tören için hazırlanan “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bu kitabı da bunun için yayımlanmış. İlginç&#8230;</p>
<p>Tahlilin sonucunu aldım. Eve döndüm. Kitabı tekrar karıştırmaya başladım. 96 sayfalık kitabın en az yarısında, hemen her sayfada adım geçmiyor mu! Allah Allah!&#8230; Hatta &#8220;Yeni Film&#8221;de sonuncusu birkaç ay önce yayımlanan“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” adlı yazıma, “Bir Yazı Hakkında Kesik Kesik Mütalaalar” başlıklı bir bölüm de, sıcağı sıca-ğına, ayrılmamış mı? Hayırdır inşallah&#8230; Oysa, yazımda, yaptığım herhangi bir değerlendirme ya da yorum yok ki; yalnızca Erksan’ın kendi metinleri ya da başkalarının Erksan’la ilgili me-tinleri var; yani yalnızca belgeler konuşuyor. Buna özellikle dikkat ettim ve yazının başında da, sondaki notta da özellikle belirttim. Ama, kitabın yazarı, benim yazımı sanki bir değerlen-dirme yazısı gibi göstermeye büyük bir çaba harcamış nedense. Yazı, üç ayda bir çıkan “Yeni Film”in son iki sayısında yayımlandı; sonuncu bölümün yayımı da, aşağı yukarı bu Erksan kitabının basımına denk geliyor. Anlaşılan yazar yememiş içmemiş buna bir bölüm yetiştir-mek zorunluluğunu duymuş. Üstelik de bir yerinde “Demek ki kendisine bu tarz bir kitap, do-layısıyla kendisine bir makale ihale edilmese, Metin Erksan üzerine yazmayacak. O halde yazdığı, yayımladığı makaleyi fazla ciddiye almanın bir anlamı yok” diye ilginç bir kural ko-yuyor ama, önsözün sonuna kadarki sayfalar çıkarılınca kalan 85 sayfanın 13’ünü (% 15,5’ini) bu yazıya ayırmaktan da kendini alamıyor. İyi ki fazla ciddiye almamış!&#8230; Ama yine iyi ki bu bölüm eklenmiş. Çünkü bu bölüm kitabın bütünündeki tutumun, anlayışın, yöntemin bir örneği ve özü sanki; bu sayfaları okuyan bütün kitabı okumuş sayılabilir. İnanılmaz bir şey: Bir Metin Erksan savunması (apoloji), bir övgü düzmece (panejirik) ki evlere şenlik!&#8230;</p>
<p>Savunmayı ve övgüyü yapan, -kitabının başında verilen bilgiye göre- üniversitede tarih, Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Türk kültürü, Türk sineması sosyolojisi konularında uzmanlaş-mışmış; otuz yıldır Türk sineması üzerine yazılar yazıyormuş; yani bir akademisyen. İyi de en açık, en anlaşılır olguları anlamaktaki sığlığına ya da bunları bile bile tersine çevirme, çarpıt-ma, saptırma çabasına, bunu gerçekleştirmek için de kendini “lastik kız” sanıp türlü cambaz-lıklara girişmesine, göbek çatlatmasına ne demeli? Bir de Türkçesinin anlaşılmazlığına, dil savrukluğuna, kafa karışıklığına. (Kesik kesik olan yalnız “mütalaalar” değil, tümceleri de öyle. Anlaşılan kafasında kurduğu tümcelerin yalnızca bir bölümünü yazmayı yeterli sayıyor ya da hepsini yazdığını sanıp atlıyor. “Anlam, ozanın içindedir/El ma’nâ fî batn’ış-şâ’ir” de-mişler ama bunu ozanlar için söylemişler. Anlam, burada olduğu gibi, akademisyenin içinde olursa, yandı gülüm keten helva&#8230;)</p>
<p>Yaşını başını almış, durmuş oturmuş olması gereken birinin bu çabası gülünç olduğu denli içler acısı. Tam da “gülünçlü ve acıklı” sahneleri birbiri ardından sıralayan bir Yeşilçam klasiğini andırıyor yazı. Hele Erksan’ın mektuplarını ele alışı başlı başına bir seyirlik. Yazar, bölümün neredeyse tümünü Erksan’ın elinden çıkan metinlere ayırmış. Genellikle istekleri, dilekleri en kısasından, kestirmesinden açık açık ortaya koyan, hiçbir yorum gerektirmeyen bu mektupları nedense uzun uzun yorumlamak, daha doğrusu tevil etmek gereksinimi duymuş: Metinde öyle yazıyormuş ama, onu öyle değil şöyle anlamak gerekirmiş. O mektup şu tarih-ten önce yazılsaymış şöyle anlaşılırmış ama, o tarihten sonra yazılınca böyle anlaşılması gere-kirmiş&#8230; Fesuphanallah!.. İnsan bir yaşına daha giriyor. Bu her şeyden önce okura büyük bir saygısızlık, okuru aptal yerine koymak. Erksan’ın “gayrıresmi görünüşlü resmi sözcüsü” de bu kadar olur işte. Aslında Erksan için bir “fan kulübü” kurması daha dürüst, daha inandırıcı olurdu. Ama demek ki, yandaşlık, bağnazlık ile kasidecilik bir akademisyende birleşince orta-ya böyle “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyen” gibi acayip bir tür çıkıyor. Zaten bu yüzden eğlenceli başlayıp, akademisyenlik adına bulantı verici biçimde sonuçlanıyor ya.</p>
<p>Akademisyenimiz ayrıca çok işkilli biri, Erksan’la ilgili metnin her şeyine kafayı tak-mış. İşte kimi inciler:</p>
<p>• Böyle bir metni neden hazırlamış, neden Erksan üzerine makale yayımlama ihtiyacı duymuş (Ne soru ama!&#8230; Hani utanmasa, benden izin almadan bunu nasıl yapmış diyecek&#8230; Tabii o “hazırlamış” değil “yazmış” diyor, oysa yazılmış metin yok, Erksan’dan ya da başka-larından aktarılmış belgeler var. Ayrıca sorunun yanıtı çok basit; zaten kendisi de hemen ora-da yanıtını yine kendi veriyor, ama bunu bir kabahat gibi de göstermekten geri kalmıyor, “Yazıyı da kendi iradesiyle yazmayıp, istek üzerine kaleme alıyor” diyor. Ankara Sinema Derneği her yıl sinemacılardan birine Aziz Nesin Emek Ödülü’nü verir, aynı sinemacı için de, çeşitli yazarlardan topladığı yazılarla bir ortak kitap çıkarır; bu arada her yıl benden de yazı ister. 2000’deki ilk ortak kitap sansür konusundaydı, ben de “Sansürden Kesitler”i yazdım. 2002’de konu Metin Erksan’dı; önce bir şey yazmak istemedim, ama ısrar üzerine Erksan’la ilgili o metni hazırladım. Erksan tasarısı suya düşünce onun yerine Ömer Kavur için yazı is-tendi, o sırada elim dolu olduğundan yazamadım. 2001’deki Atıf Yılmaz, 2004’teki Hülya Koçyiğit için de, kitap çalışmalarımın yoğun olduğu zamana rastladığından yazamadım. 2003’teki Halit Refiğ kitabı içinse yazmayı ben istemedim. Anlaşıldı mı acaba?).</p>
<p>• İki yıl önce hazırlanmış metni niye iki yıl sonra, şimdi yayımlatmış (Ne yapalım, ilk sinema dergicilerinden biri olduğumdan olacak herhalde, çok sıkışık değilsem, eskiden beri sinema dergilerine elimden geldiğince yazı yardımında bulunmak gibi bir alışkanlığım var; çok sıkışıksam, hazırda da varsa, onu veririm; nitekim, 1965’leri niye karıştırıyor diye yakın-dığı “Yeni İnsan Yeni Sinema”daki yazılar da, yayımlanacak bir kitaptan alınmış özet bölüm-lerdi. Merak etmesin, o kitap yalnız 1965’leri karıştırmayacak, 1950’lerden 1980’lere kadarki yılları da karıştıracak).</p>
<p>• Yazıyı yayımlattığı derginin (ben yayımlatmadım, derginin yöneticileri, bu arada G. Scognamillo istedi de verdim), dolayısıyla yazısının son bölümünün yayımlanması bile mu-halmiş (meşkûkmuş) (Yazar o çok sevdiği Osmanlıcasıyla, birincisi “olanaksız”, ikincisi “kuşkulu” anlamına gelen birbirine karşıt iki sözcük arasında kararsız; ama en azından, hoş-lanmadığı dergilerin ve yazıların yayımlanmamış olması için dilek tuttuğunu öğreniyo-ruz).</p>
<p>• Ama neyse ki yayımlanmışmış (Yine aynı dilek, yani “keşke yayımlanmasaydı” di-leği, ama, olmuş işte bir kere, ne yapalım; Tanrı hiç olmazsa bundan sonra dileğini kabul ey-lesin, amin).</p>
<p>• Yazı kendisine “ihale edilmese” demek ki Erksan üzerine yazı yazmayacakmış (Çok doğal değil mi? Erksan üzerine ortaklaşa bir kitap yayımlanacak, benden de yazı isteniyor. Durup dururken niye yazayım? Öte yandan kendisinin Erksan konusunda yazdığı kitap ne oluyor, o da aynı derneğin “ihalesi” üzerine değil mi?).</p>
<p>• Kendisini başkasının yazacağı kitaba (Kimmiş acaba kitabı yazacak o başkası?) programlayan kimsenin yazısını fazla ciddiye almamalıymış (Yani ortaklaşa bir kitapsa, geç onu).</p>
<p>• O yazının başlığı sonradan değiştirilmişe benziyormuş (Nasıl yani? Ayrıca, değişti-rilse ne olur?).</p>
<p>• Aslında Metin Erksan’ın Nijat Özön’ün metinlerini okuyup okumadığı konusu o ka-dar net değilmiş (Öyledir, öyledir, o kadar öyledir ki, basılmasını bile beklemez, gidip bası-mevinde “Türk Sineması Tarihi”nin müsveddesini “tesadüfen” okuyup kendi bölümünde de-ğişiklik rica eder).</p>
<p>• Özön’ün, üzerinde en fazla ve en olumlu yazdığı filmi Yılanların Öcü’ymüş; bunun da nedenlerini bilmek lazımmış (Ama bilinmesi gerekli bu nedenleri nedense açıklamıyor. En ufak bir ipucu verilmeyen bu durumda Erksan’ı okumayı nasıl deneyeceğiz acaba?).</p>
<p>• Daha önceki tarih kesitinde Suçlular Aramızda filmi için olağanüstü olumlu düşün-celer beyan etmişim (Ne zaman, nerede, neler? Film için yazdığım eleştiriyse, “olağanüstü olumlu” değil, “çok olumsuz”du).</p>
<p>• Yazılarımı, makalelerimi topladığım kitapta ayrıca Susuz Yaz hakkındaki yazıma da yer vermemişim (Benim Susuz Yaz için ayrıca yazdığım bir değerlendirme yazısı, eleştirme yazısı yoktur; yalnız, yetkililerin bu ve buna benzer filmlere uyguladıkları baskı ve sansürü anlatan bir yazım vardır -ve adı geçen kitaba alınmıştır-; olmayan bir yazıyı Karagöz’den Si-nemaya kitabıma almam da söz konusu olamaz, değil mi? Yazarımız artık düpedüz uydurma-ya başvuruyor. Ayrıca işine gelmediği yazılarım için, neden yazıyor, neden bu işi kurcalayıp yeniden ortaya çıkarıyor diye yakınırken, işine geldiğini sandığı yazılar için de niçin kitabına almamış diye hesap soruyor!&#8230;)</p>
<p>Anlaşılan “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyenlik”te tutarlılık, dü-rüstlük, nesnellik, etik gibi şeyler hak getire&#8230; Aralıksız saçmalamanın, zırvalamanın bu kada-rına pes doğrusu. Bütün bunlar, kendini Erksan’ın savunmasına, sözcülüğüne ve övgüsüne adayan bu “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyen”in düzeyi, becerisi, kafa ka-rışıklığı üzerine yeterli ipucu veriyor. Kendisiyle ilgili bu kitabı okurken Erksan’ın aklına acaba şu ünlü söz, “Ben düşmanlarımla baş ederim, sen beni dostlarımdan koru” sözü gelmiş midir acaba? Sanmıyorum; çünkü kimi mektupların “yorumlanması”nda Erksan’dan da esinti-ler var. Üstelik tam tersine, Erksan bunu da şimdilik “bin yıllık” kitaplarının listesine çoktan eklemiştir; malum ya, beğendiği kitapları, sonradan “icabına bakılmak üzere” bin yılla değer-lendirir, bin yıldan aşağısı kurtarmaz. Halit’in “Ulusal Sinema Kavgası”nı da “Benim tabi-rimle, 1000 yıllık Türk tarihi içinde en büyük bilim kitaplarından biri” diye nitelememiş miy-di? İşin en komik yanı, “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyen”in de daha ön-sözünde “Metin Erksan benim yazdığım bir kitabı nasıl olsa ölçüyü de kaçırarak olağanüstü bir kitap olarak niteler” diyerek kendi kitabının da bu bin yıllıklar arasına gireceğini hem tahmin ediyor hem umuyor hem de diliyor! (Yahu bu kitapçığı okurken insanın aklına neden hep en münasebetsiz atasözleri geliyor: Koy avcuma koyayım avcuna, İki sağırlar birbirini ağırlar, Körler(le) sağırlar birbirini ağırlar, İki ahbap çavuşlar birbirini avuçlar, Bozacının şa-hidi “fan’cı”, affedersiniz, şıracı&#8230;).</p>
<p>Kitapçıktaki bu bölüm, sonuna dek okununca bütün bu feryat ve figanın nedeni kolay-ca anlaşılıyor: İki yıl önce, Ankara Sinema Derneği’nin her yıl yaptığı, bir yönetmene onur ödülü verme ve bu yönetmenle ilgili olarak çeşitli yazarların katkısıyla bir ortak kitap çıkarma geleneğinde sıra Erksan’a gelmişti; ne var ki “dikensiz gül bahçesi” isteyen Erksan’ın son an-da, “gayrıresmi görünüşlü resmi sözcüsü”nden başkasını istememesi ve “ben bu işte yokum” demesi üzerine bu iş suya düşmüştü. Aradan iki yıl geçip, Erksan’ın “dikensiz gül bahçesi” koşulu, “gayrıresmi görünüşlü resmi sözcüsü”nün yazacağı kitapla sonuca bağlanınca, sorun çözüldü, daha doğrusu çözülmüş sanıldı. Ama işte talihin garip cilvesi, iki yıl önce Metin Erksan kitabına girecek yazılardan biri, “Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” tam da bu sırada “Yeni Film” dergisinde yayımlanmaz mı? Rastlantıya bakın, nereden nereye&#8230; Hani, kendi yaptığı kendi ayağına dolaştı derler ya, onun gibi işte. Çileden çıkmanın, kendini kay-betmenin nedeni bu.</p>
<p>İki yıl önceki kitaba benim dışımda kimlerin katkıda bulunacaklarını ve katkılarının ne olacağını, dolayısıyla Erksan’ın o kitabı neden “dikenli” saydığını bilmiyorum. Benim anla-yamadığım şu: Bir insanın kendi elinden çıkan yazıları kendisine diken olur mu ya da olsa bile bu kadar mı olur? Ve resmi sözcü, her yazısında, her yaptığında keramet bulduğu kimse-nin yazılarından yapılan bu seçmelerden niye bu denli gocunur?</p>
<p>Bölümün sonunda resmi sözcü, beni Erksan ile karıştırıp, benim adıma da konuşuyor, “Belki de ellerim kırılsaydı da o yazıları yazmasaydım demektedir” diyor; ama o yazıların hangileri olduğunu, her zaman yaptığı gibi, yine belirtmiyor. Gerçekten öyle düşünmüşsem, Kayalı gibilerin kafa yapısına göre, yerli sinema üzerindeki yazılarımın büyük bir bölümünü topladığım, “Karagözden Sinemaya” adlı kitabımın dışında kalanlar arasında olması gerekir bu yazıların. Doğrusu pek merak ettim, hangi yazılarmış bunlar? Resmi sözcü, bu yazılardan dolayı benim namıma çok yerindiğine göre bu yazılarda iş var demek. Öğrensem de kitabın yeni baskısına onları da eklesem.</p>
<p>Kısacası, yalnız bu bölümü okuyunca bile, insanın içinden “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” yazarı için “Önce abeceyi öğrensin de ondan sonra okumayı denesin; hem de yalnız dilin abecesini değil, sinemanın, araştırmacılığın, bilim adamlığının, akademis-yenliğin, etiğin abecesini de&#8230;” demek geliyor. Kim bilir belki o zaman, akademisyenliği bu kadar ayağa düşürdüğünden dolayı kızarmasını bile öğrenebilir&#8230;</p>
<p>Bu ibretlik kitap benim için en azından bir noktada aydınlatıcı oldu: Bir tutam belge kimilerinde böyle telaşa, öfkeye, paniğe ve saldırganlığa yol açıyorsa, bu çeşit belgelerle do-lu“Gizli Yapraklar” çıkarsa ne olacak?&#8230; Sen seyreyle gümbürtüyü mü?&#8230; Zaten daha önce “Gizli Yapraklar”dan alınıp “Yeni İnsan Yeni Sinema”da özet olarak yayımlanan metinlerden de kimilerinin çok rahatsız olmaları bunu gösteriyor. Tevekkeli Gio da, başta katılmayı kabul ettiği“Gizli Yapraklar”ın ortak yazarı olmaktan, fincancı katırlarını ürkütmemek için, boyuna kaçınmıyor&#8230;” (Özön’ün notlarından).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2005/03/bak-su-yazana-ya-da-bozacinin-sahidi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>8. Sayı</title>
		<link>https://yenifilm.net/2005/03/8-sayi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2005/03/8-sayi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2005 19:45:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Film Ekibi]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[8. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=181</guid>
		<description><![CDATA[ABD emperyalizmi, dünyanın ve memleketin gündeminden eksik olmuyor. Irak işgalinden sonra, yeni hedefler belirleniyor, yeni saldırı sinyalleri veriliyor. Anlaşılan, ABD emperyalizmi, düzen adına, düzensizliğin coğrafyasını genişletecek. Başka da alternatifleri yok gibi gözüküyor. Yeni pazarlar yaratmak, ABD şirketlerine yeni ihaleler üretmek için başka çareleri görünmüyor. Bu saldırganlıklarının sonucunda, dünya halklarının büyük bir kısmının tepkisini çekiyorlar. Anlaşılan o ki bu tepkilere üzülüyorlar, hatta nankörlük düzeyinde algıladıkları bile anlaşılıyor. Örneğin, Türkiye’de, ABD’ye yönelik düşmanlığın ve tepkilerin olması, Türk hükümetinin ABD yönetimi tarafından fırçalanmasına neden oldu. Nasıl olurdu da, en büyük müttefiklerinden birinde, kendilerine yönelik bir tepki, hatta tepkinin de ötesinde, bir nefret olabilirdi. Tayyip, Abdullah bir güzel haşlandılar. ABD kuyrukçusu medyamızdan da sesler yükseldi. Köşe başlarını tutmuş olanlar, ABD karşıtlığını pek hoş bulmuyorlardı. Anlaşılmazdı doğrusu. ABD yeni bir orta doğu kurarken, şu bizim baldırı çıplakların yaptıkları, ne Türk misafirperverliğine sığardı, ne de ülke “çıkarlarımıza” hizmet ederdi. Türkiye halkını da onlar fırçaladı. Bu arada, ABD emperyalizminin dışişleri bakanı Rice, bir dünya turuna çıkıverdi. Dünyada ABD karşıtlığı tırmanırken, Bush, Irak’tan sonra İran’ı hedef gösterirken, başkanın adamlarından birisinin de tek tek ülkeleri gezip, “mantıklı” gerekçeler sunması, bazı dikbaşlılara hadlerini bildirmesi, biraz da sopa göstermesi gerekiyordu. Rice’in dünya turundaki duraklardan birisi de Türkiye oldu. Bizimkilerle görüştü. Bizimkilerin [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>ABD emperyalizmi, dünyanın ve memleketin gündeminden eksik olmuyor. Irak işgalinden sonra, yeni hedefler belirleniyor, yeni saldırı sinyalleri veriliyor. Anlaşılan, ABD emperyalizmi, düzen adına, düzensizliğin coğrafyasını genişletecek. Başka da alternatifleri yok gibi gözüküyor. Yeni pazarlar yaratmak, ABD şirketlerine yeni ihaleler üretmek için başka çareleri görünmüyor.</p>
<p>Bu saldırganlıklarının sonucunda, dünya halklarının büyük bir kısmının tepkisini çekiyorlar. Anlaşılan o ki bu tepkilere üzülüyorlar, hatta nankörlük düzeyinde algıladıkları bile anlaşılıyor. Örneğin, Türkiye’de, ABD’ye yönelik düşmanlığın ve tepkilerin olması, Türk hükümetinin ABD yönetimi tarafından fırçalanmasına neden oldu. Nasıl olurdu da, en büyük müttefiklerinden birinde, kendilerine yönelik bir tepki, hatta tepkinin de ötesinde, bir nefret olabilirdi. Tayyip, Abdullah bir güzel haşlandılar.</p>
<p>ABD kuyrukçusu medyamızdan da sesler yükseldi. Köşe başlarını tutmuş olanlar, ABD karşıtlığını pek hoş bulmuyorlardı. Anlaşılmazdı doğrusu. ABD yeni bir orta doğu kurarken, şu bizim baldırı çıplakların yaptıkları, ne Türk misafirperverliğine sığardı, ne de ülke “çıkarlarımıza” hizmet ederdi. Türkiye halkını da onlar fırçaladı.</p>
<p>Bu arada, ABD emperyalizminin dışişleri bakanı Rice, bir dünya turuna çıkıverdi. Dünyada ABD karşıtlığı tırmanırken, Bush, Irak’tan sonra İran’ı hedef gösterirken, başkanın adamlarından birisinin de tek tek ülkeleri gezip, “mantıklı” gerekçeler sunması, bazı dikbaşlılara hadlerini bildirmesi, biraz da sopa göstermesi gerekiyordu. Rice’in dünya turundaki duraklardan birisi de Türkiye oldu. Bizimkilerle görüştü. Bizimkilerin tek rahatsızlığının aslında bambaşka bir olay olduğu anlaşıldı. Gül, ABD dizilerinde ve filmlerinde Türk karşıtı sunumlar olduğunu ve bunlardan rahatsızlık duyduklarını söylemişti. Belki hatırlarsınız, şu “gerçek zamanlı” polisiye dizi “24”ün yeni bölümlerinde, ABD’deki bir Türk ailesi şeriatçı ve terörist olarak gösteriliyordu. Yine milli duygularımız kabarmış, nasıl olur da müttefik bir ülkenin vatandaşları müttefik bir ülkenin televizyon dizisinde terörist olarak gösteriliyordu. Rice, tam “Amerikanca” bir yanıt verdi: “Eğer Hollywood’a sözümüz geçse, önce Michael Moore’u sustururduk.” Gül’ü ve hükümeti bu yanıt kesinlikle tatmin etmiştir. Başka şansları yok zaten.</p>
<p>ABD yönetimi Hollywood’a söz geçiremiyor&#8230; Demek ki, koskoca Hollywood, Michael Moore’a eşitlenmiş. Doğrusu, sevinmemiz gerekiyor.</p>
<p>“Bizim” memleketin sinema gündemi de oldukça yoğun geçti, geçiyor. Öncelikle, aynı sınıfın çocukları Erdoğan Yılmaz ve Cem Yılmaz’ın “Vizontele” ve “Gora”larının yarattığı bir tartışmaya değinelim. Biliyorsunuz, önce Vizontele sonra Gora, bu ülkenin her yanına yerleşti. Televizyonların tüm haber ve magazin programlarında, ülkenin neredeyse tüm sinemalarında, gazetelerin tüm sütunlarında sadece onlar vardı. Fakat, birilerinin çıkıp da kendilerini ve filmlerini eleştirmesi, onları tarifsiz bir ruhsal bunalıma sokmuş gibi oldu. Nasıl oluyordu da, şu kadar milyonlarca dolar harcanan, şu kadar görsel efektlerle süslenmiş bu “şahaserler” beğenilmez, hatta eleştirilirdi. Birden Erdoğan ve Cem Yılmaz kardeşler, pervasızlaşıyor, çirkefleşiyor, sinirleniyor, daha bilmem ne hallere giriyorlardı. Nasıl olurdu bu?</p>
<p>Yılmaz kardeşlerden Erdoğan olanı, bir köşe yazarının filmini beğenmemesi üzerine daha da ileri gitti, ve köşe yazarına “5 milyonluk kadar konuş” dedi. Dini imanı para olmuş demeyin, çocukcağız haklı. Ülkede ortalama bilet fiyatı 5 milyon (TL, sakın YTL olarak anlamayın). Dolayısıyla, birileri eleştirecekse, ancak 5 milyonluk eleştirebilirdi. Gerçi, birden fazla kişi bir araya gelip, daha fazla eleştirebilir. Böylece örneğin 50 milyonluk eleştiri olur ki, ağırlığı da fazla olur.</p>
<p>Bu şekilde, sinema literatürüne yeni bir eleştiri türü daha giriyordu: “Filmin bilet parası kadar eleştiri”. Gerçi Erdoğan, “Filmin bilet parası kadar eleştiri”nin neyle ölçülebileceğini söylemedi ama, çok eleştirenlere, beş milyonlarını geri vermeyi taahhüt etti. Bize de birkaç beş milyon borçlu olduğunu söyleyelim. Ama sorun bu değil. Bizi “beş milyonluk eleştiri” kesmiyor doğrusu. O yüzden, bize hesap numarasını gönderirse, şimdiden, bundan sonra yapacağı filmler için de peşin peşin eleştiri paramızı gönderelim.</p>
<p>Memleket gündeminin bir diğeri de “gelin-kaynana-damat” programları oluyor. Ulusal kanallarımızdan üçü, şu sıralar, formatı, içeriği ve amacı aynı, ancak “konukları” farklı olan “gelin-kaynana-damat” kepazeliğini yayınlarına almış durumdalar. Bu programları tanımlamak için kepazelik kelimesi yetmiyor, az kalıyor doğrusu. Bir grup insan üç aylığına bir eve kapatılıyor. Burada, birileri, önlerine sunulan gelinlerden gelin beğeniyorlar. Önce birisiyle ilgilenip, sonra diğerine gidiyorlar. Eskisi “Türk halkı” tarafından “favori” seçildiğinde tekrar geri dönülüyor. Sadece Erdoğan ve Cem biraderlerin değil, tüm “halkın” dini-imanı para olmuş sanki. Ya da öyle olduruldu. Ne olursa olsun, televizyon kanallarının verdikleri komik paralara türlü kepazelikler yaşanıyor.</p>
<p>Programlarda, kepazelik yapmak, kavga çıkartmak, birilerinin kafasına bir şeyler fırlatmak, ana-avrat dümdüz gitmek, istenen özelliklerden. Belki de bizim televizyoncular, artık öylesine profesyonelleştiler ki, daha yarışmaya başvuranlardan kimleri seçeceklerini çok iyi biliyorlar. Semra Hanım, Tülin-Caner kişiliksizlerini yaratmak bir yandan kolay bir yandan zor olsa gerek. Kolay, çünkü para için bunlardan artık çok var; zor çünkü, onları hamur gibi yoğurmak ve istenen kıvama, yani kepazeliğe, getirmek gerekiyor.</p>
<p>Televizyonlar, bu tiplerden yarışma bittikten sonra da, bir süre daha yararlanıyorlar. Örneğin, Tülin-Caner bu konuda iyi birer örnek. Milliyet’te çıkan bir habere göre, Caner, programlara katılmak için 1000 dolar istiyormuş. 1000 doları alıyor ve kendisinden isteneni çok iyi yapıyor. Kafasında bardak kırıyor, ayılıp-bayılıyor. Semra Hanım da yenilerden, o da performansından bir şey yitirmemiş, şovuna &#8211; kepazeliğine &#8211; devam ediyor.</p>
<p>Yakında bu programlarda canlı cinayetler izler miyiz acaba? Gidiş o yönde.</p>
<p>Bu sayının içeriğine gelince&#8230;</p>
<p>Film eleştirileri başlığı altında, son dönem vizyon bulan tüm Türk filmlerini yazmaya çalıştık. Eksik kalanları da, farklı başlıklar altında önümüzdeki sayılarda bulacaksınız. Gönül Yarası, Meleğin Düşüşü, Eğreti Gelin, Gora bu sayımızda ele aldığımız filmlerden bazıları. Bu sayıda biz de televizyonu daha ayrıntılı olarak ele almaya çalıştık. “Gelin-kaynana-damat” programları ve televizyon dizileri üzerine yazılarımızı bu sayıda bulacaksınız. Ahmet Soner ve Nijat Özön, bu sayıda da yazılarıyla karşınızda olacak. Söyleşilerimiz de bu sayıda oldukça yoğun. Bizden Semih Kaplanoğlu ve Yeşim Ustaoğlu ile sinemaları ve son filmleri üzerine söyleştik. Bir de Selanik Film Festivali sırasında, Abbas Kiarostami ile yaptığımız bir söyleşiye sayfalarımızda yer verdik.</p>
<ol start="9">
<li>sayıda buluşmak dileğiyle, dostça kalın.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2005/03/8-sayi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
