<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; ahmet soner</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/ahmet-soner/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>Senaryo Yaz(ama)mak</title>
		<link>https://yenifilm.net/2003/10/senaryo-yazamamak/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2003/10/senaryo-yazamamak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Oct 2003 14:49:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Film Ekibi]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[3. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[günlük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=275</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / 2 Ekim 1986 Perşembe: Dün Kadri beye uğradım. TRT’den dizi film için izin çıkmış. Senaryoyu Zafer’e vermiş. Bu arada birkaç sinema filmi yapmak istiyor. Serpil Çakmaklı için bir öykü istedi benden. Yazacağız çaresiz. Filmi Aykut Düz çekecekmiş. Bu arada Engin birkaç işten daha sözetti. Bakalım neler istiyorlar? 4 Cumartesi: Dün Engin’le konuştum. Yedi tane film söz konusu. Müjdat Gezen’den sonra Perran Kutman’la bir film varmış. Daha sonra Daltonlar’ın İstanbul Macerası, bir Cüneyt Arkın, bir Adile-Münir ikilisi, bir şarkıcı filmi ve Yaprak ile Yılmaz Zafer’in oynayacakları bir başka film daha. Ayşe Şasa telefon etti, Pazartesi akşamı yemeğe bekliyormuş. Yemeğe gitmek bile masraf kapısı&#8230; Çiçek alınacak, taksiyle dönülecek vs. Yani üç-dört bin lira en azından. Hele birilerini yemeğe çağırmak tam bir yıkım&#8230; 10-15 bin lira gider su içinde&#8230; Evde fare var, kaç gündür ilaç koyuyorum sağa-sola&#8230; 6 Pazartesi: Bugün Engin aradı, Muhtar öyküsünün genişletilmiş halini istedi. Oturup beş sayfa yazdım. Öykü zaten üç sayfaydı, azıcık genişledi böylece. Yarın “Sokak Kızı” öyküsünü yazıp teslim edeceğim. 8 Çarşamba: Pazartesi akşamı Ayşe ile Bülent Oran’ın evine yemeğe gittik. Bülent abi ile ortak noktalarımız konuştukça ortaya döküldü. O da senaryoları son dakikada yazarmış, o da bulmaca meraklısıymış, o da dergileri atmaz biriktirirmiş. Tabii [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p class="pozet"><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner /</em> </span></p>
<p><b>2 Ekim 1986 Perşembe: </b>Dün Kadri beye uğradım. TRT’den dizi film için izin çıkmış. Senaryoyu Zafer’e vermiş. Bu arada birkaç sinema filmi yapmak istiyor. Serpil Çakmaklı için bir öykü istedi benden. Yazacağız çaresiz. Filmi Aykut Düz çekecekmiş. Bu arada Engin birkaç işten daha sözetti. Bakalım neler istiyorlar?</p>
<p><b>4 Cumartesi:</b> Dün Engin’le konuştum. Yedi tane film söz konusu. Müjdat Gezen’den sonra Perran Kutman’la bir film varmış. Daha sonra Daltonlar’ın İstanbul Macerası, bir Cüneyt Arkın, bir Adile-Münir ikilisi, bir şarkıcı filmi ve Yaprak ile Yılmaz Zafer’in oynayacakları bir başka film daha. Ayşe Şasa telefon etti, Pazartesi akşamı yemeğe bekliyormuş. Yemeğe gitmek bile masraf kapısı&#8230; Çiçek alınacak, taksiyle dönülecek vs. Yani üç-dört bin lira en azından. Hele birilerini yemeğe çağırmak tam bir yıkım&#8230; 10-15 bin lira gider su içinde&#8230; Evde fare var, kaç gündür ilaç koyuyorum sağa-sola&#8230;</p>
<p><b>6 Pazartesi:</b> Bugün Engin aradı, Muhtar öyküsünün genişletilmiş halini istedi. Oturup beş sayfa yazdım. Öykü zaten üç sayfaydı, azıcık genişledi böylece. Yarın “Sokak Kızı” öyküsünü yazıp teslim edeceğim.</p>
<p><b>8 Çarşamba:</b> Pazartesi akşamı Ayşe ile Bülent Oran’ın evine yemeğe gittik. Bülent abi ile ortak noktalarımız konuştukça ortaya döküldü. O da senaryoları son dakikada yazarmış, o da bulmaca meraklısıymış, o da dergileri atmaz biriktirirmiş. Tabii benzemeyen yanlarımız daha çok. Dün Kadri Bey’e “Sokak Kızı”nın üç sayfalık bir özetini vermiştim, bugün uğradığımda çok beğendiğini söyledi. Bu iş olacak gibi.</p>
<p><b>11 Cumartesi:</b> “Kimsesiz hiç kimse yok, her kimsenin var kimsesi. / Kimsesiz kaldım medet kıl ey kimsesizler kimsesi.”</p>
<p>Ece telefon etti, yarın uğrayacakmış. Engin dün akşam aradı. Pazartesi günü 40 sayfalık bir tretman istiyor. Daktiloya kağıdı taktım, ama tek satır yazamadım.</p>
<p><b>13 Pazartesi:</b> Dün Ece geldi, oturup iki saat kadar gevezelik ettik.</p>
<p><b>14 Salı:</b> Yarın Engin’e senaryonun yarısını vermem gerekiyor. Daha altıncı sayfadayım. İşi hızlandırmak gerek. Saat 17 oldu, hala altıncı sayfadayım. Olur olmaz işlerle uğraşıp durdum bütün gün. Marangoza gidip sunta kestirdim, camcıya uğrayıp kestirdiğim camı aldım. Bu arada alışveriş yaptım, kasaba, manava ve bakkala uğradım. Eve döndüğümde Erdal telefon etti. Benim yazdığım senaryoda seve seve oynarmış, ama ücreti 750 bin liraymış. İyi para doğrusu. Ondan geride kalacak değilim ya. Şu günlerde yarım milyona senaryo yazıyorum. Ama yılbaşında 750 binden aşağısı kurtarmaz.</p>
<p><b>15 Çarşamba: </b>Saat 14:30. Yirmi birinci sayfada kağıt bitti. Şimdilik yapılacak bir şey yok. Engin’i üç yerden aradım, üçünde de yok. Senaryo fena olmuyor. Bazı sahneleri sevdim. İnsan iyi bir iş çıkarınca bundan zevk duyuyor.</p>
<p><b>21 Salı: </b>Sabah Engin telefon etti, film İstanbul’da çekilecekmiş. Cuma günü senaryoyu teslim edip parasını alacağım.</p>
<p><b>22 Çarşamba:</b> Bugün Aykut’la konuştuk. Geçen gün anlattığı öyküyü üç sayfaya sığdırıp vermiştim kendisine. Avans istedim, verdiler. İlk işim bir top kağıt almak oldu. Daktiloya 22’nci sayfayı taktım, iki günüm var.</p>
<p><b>24 Cuma:</b> Daktiloda 36’ncı sayfadayım. Öğlen Engin telefon ettiğinde 23’üncü sayfada takılmış kalmıştım. Kaçıncı sayfada olduğumu sordu. Kafadan attım “35” diye. Yazılanları istedi. Yalancı çıkmamak için acele on iki sayfa yazıp yazıhaneye bıraktım.</p>
<p><b>25 Cumartesi:</b> Senaryo hala 36’ncı sayfada duruyor. Yarın bir bölüm daha teslim etmem gerekiyor. Evde yalnızım. Sevin Almanya’ya, Ali kursa gitti.</p>
<p><b>26 Pazar:</b> Sevin Almanya’dan aradı. Dönüşte Atina’ya uğrayacakmış. Angelopoulos’un filmlerinin video kasetlerini ısmarladım. Senaryo yürümüyor, 36’ncı sayfada durdu. En azından 15-20 sayfa daha yazıp vermeliyim. Bütün gün bulmaca çözdüm, satranç problemiyle uğraştım. Hava soğumaya başladı, elektrik sobasını çıkarmalı artık.</p>
<p>Daktiloya 38’inci sayfayı taktım. Kaplumbağa hızıyla ilerliyor senaryo.</p>
<p><b>27 Pazartesi: </b>Sayfa 53’e kadar gelebildim. Daha otuz sayfa yazmalıyım en azından. Muhtarı Erol Günaydın, Müjdat’ın anasını Asuman Arsan oynayacakmış. Mutlu Parkan telefon etti, akşam uğrayacakmış. Arabasını boyatıyormuş. Annesi ameliyat olmuş, bir gözünü almışlar.</p>
<p><b>28 Salı:</b> Akşam Mutlu geldi, yemek yedik birlikte. Gece ikiye kadar oturup bira içtik. Berlin’i anlattı uzun uzun, doğusunu ve batısını. Sevin aradı, Cuma günü Atina’ya geçecekmiş. Pazar günü İstanbul’da olacak. Kasetleri unutmamasını söyledim. Daktiloda 53’üncü sayfa bana bakıyor. Sabah yazıhaneden aradılar, gelip alalım senaryoyu dediler.</p>
<p><b>29 Çarşamba:</b> Senaryoyu dün öğlen bitirebildim, 86 sayfa oldu. Para işi Cuma gününe kaldı.</p>
<p><b>31 Cuma:</b> Engin filme başlamış. Mutlu’dan Avrupa’daki göçmenlerin yayımladığı bir dergi aldım: “Devrimci Marksist-Tartışma Defterleri”. Fransa adreslerine bir mektup yazıp diğer sayıları istedim. Stalin’e karşı Marksist, Leninist, Troçkist ve Doktorcu bir görüşü savunuyorlar.</p>
<p><b>3 Kasım Pazartesi:</b> Sevin dün geldi. Angelopoulos’un filmlerini bulamamış. Atina’da kimse ünlü yönetmeni tanımıyormuş. Aynı adı taşıyan bir şarkıcı varmış ve çok popülermiş. Yunan müziği kasetleri ve uzo ile avunacağız çaresiz.</p>
<p>Engin’i bulup da paramı alamadım hala.</p>
<p><b>5 Çarşamba:</b> Dün bütün gün yattım. Baş ağrısı, titreme ve vücut kırıklığı&#8230; Bugünlerde Çelik mutlaka arayıp Tanpınar’ın “Yaz Yağmuru”nu sorar. Birkaç sayfa yazsam iyi olacak.</p>
<p><b>8 Cumartesi:</b> Hala iyileşemedim. Burnum çeşme gibi akıyor, vücut kırıklığı berdevam&#8230; Çelik telefon edip Tanpınar’ı sordu. “Kabasını aldım” dedim. Mehmet “Sokak Kızı”nın tretmanını istiyor. Engin’den hiç haber yok. Yarın oturup Yaz Yağmuru ve Sokak Kızı üzerinde çalışmalıyım.</p>
<p>Perşembe günü Ayşe uğradı. Pınar Kür’ün “Yarın, Yarın” romanından uyarlama yapıyormuş. Benden 1971 öncesi üzerine bilgi aldı.</p>
<p><b>11 Salı: </b>Tanpınar’ın “Yaz Yağmuru” öyküsünün senaryosuna başladım sonunda. Henüz altıncı sayfadayım. Kalorifer hala yanmadı bu yıl. Kapıcı kaytarıyor.</p>
<p><b>13 Perşembe: </b>Engin’i buldum sonunda. Filmi çekip bitirmişler. Parayı ya bu akşam ya da yarın verecekmiş. Mehmet “Sokak Kızı”nı bekliyor. Tanpınar dokuzuncu sayfada duruyor öylece. Şu işleri peş peşe sıralasam iyi olacak. Artık tembelliğe paydos; hastalığı da atlattık nasıl olsa&#8230;.</p>
<p><b>18 Salı:</b> Tanpınar 19’uncu sayfaya kadar ilerledi bu arada. Engin verdiği sözde durmadı. 18 gündür senaryonun parasını alamadım bir türlü. At değil, deve değil&#8230; Topu topu yüz elli bin lira&#8230;.</p>
<p><b>20 Perşembe: </b>Dün Engin’den ancak on bin lira koparabildim. Bugün öğleden sonra yazıhaneye gidip bekledim. Engin geldi sonunda, ancak kırk bin lira alabildim&#8230; Böyle parça parça alınca bir işe yaramıyor açıkçası.</p>
<p>Müjdat’la yarın buluşacağız. İki tane sinopsis varmış elinde.</p>
<p><b>22 Cumartesi: </b>Öğleden sonra Burak Film’e uğradım. Engin yoktu, filme başlamıştı. Patron alacağımı kasadan çıkarıp önüme saydı. Papirüs’e gidip oturdum, Müjdat yoktu ortalıkta. Az sonra Savaş Dinçel ve Sümer Tilmaç’la birlikte geldi. Oracıkta bir öykü anlattı Müjdat, tamam dedim. Yüz bin lira avans aldım.</p>
<p>Gece Emrah telefon etti. Atadeniz’in Feridun Karakaya ile çekeceği filmin senaryosu için aramış. Zamanımın olmadığını söyledim. “Araya sıkıştırırsın.” demez mi. Hangi araya? Ara yok ki&#8230; Senaryo için yarım milyon aldığımı söyledim. Emrah eski fiyattan, yani 250 binden yukarı çıkamayınca “Olmaz” dedim.</p>
<p><b>26 Çarşamba:</b> Dört gündür tek satır yazamadım. Bir isteksizlik var nedense. Bütün gün pinekleyip duruyorum. Belki ev soğuk da ondandır diyorum. Ama kalorifer yanınca göreceğiz bakalım, sebep bu mudur? Yatağa girip kitap okuyorum, sonra gözlerim yoruluyor, uyukluyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2003/10/senaryo-yazamamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>33 Yıl Önce</title>
		<link>https://yenifilm.net/2002/12/33-yil-once/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2002/12/33-yil-once/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Dec 2002 13:36:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=655</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin geçen sayısında Sayın Giovanni Scognamillo köşe yazılarına başlamış, köşesinin adını da “Arka Koltuk” koymuştu. Derginin yayın kurulundaki arkadaşlar bana da bir köşe önerdiklerinde ilk düşündüğüm köşenin başlığı oldu. Önce “Yan Balkon” adını uygun bulmuştum, ama daha sonra Giovanni Usta’nın geçen sayıda kullandığı başlığı ödünç almaya karar verdim: Eski Defterler. Evet, bu köşede eski defterleri karıştırmak için geçmişe yolculuk yapacağız hep birlikte. * * * 1968 / 2 Eylül Pazartesi &#8211; Üç-dört saat oturdum daktilonun başında, topu-topu beş satır yazabildim. Ay sonunda yazıların dizgiye girmesi gerekiyor. İlk sayısı Ekim’de çıkıyor derginin. 17 Eylül Salı &#8211; Sinematek’e uğradım, Onat’la Ece çalışıyor, Üstün telefonla boğuşuyordu. İlkay’la bir köşeye çekilip konuştuk. Daktilo boşalınca oturup yazıyı tamamladım. 3 Ekim Perşembe &#8211; Kervan sinemasının kapısında Sinematek üyelerine dergi sattık. Hediyesi bir lira olduğu için kapış-kapış gidiyordu. Ben 25 tane sattım, Üstün 42 tane&#8230; Onun çevresi daha geniş benden, hemen hemen herkesi tanıyor. Birkaç kişi dergiye abone oldu ayaküstü. Yüze yakın abonemiz var. Bu parayla altı sayı çıkarmak işten bile değil. Elden satışlarla derginin bir yılını garantiye almış sayılırız. 25 Ekim Cuma &#8211; Üç tane kısa film çekecek kadar negatif buldum bedavadan. Onbeş metrelik bobinleri karanlık odada makaralara sarmak [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner /</em> </span></h4>
<p>Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin geçen sayısında Sayın Giovanni Scognamillo köşe yazılarına başlamış, köşesinin adını da “Arka Koltuk” koymuştu. Derginin yayın kurulundaki arkadaşlar bana da bir köşe önerdiklerinde ilk düşündüğüm köşenin başlığı oldu. Önce “Yan Balkon” adını uygun bulmuştum, ama daha sonra Giovanni Usta’nın geçen sayıda kullandığı başlığı ödünç almaya karar verdim: Eski Defterler.</p>
<p>Evet, bu köşede eski defterleri karıştırmak için geçmişe yolculuk yapacağız hep birlikte.</p>
<p>* * *</p>
<p>1968 / 2 Eylül Pazartesi &#8211; Üç-dört saat oturdum daktilonun başında, topu-topu beş satır yazabildim. Ay sonunda yazıların dizgiye girmesi gerekiyor. İlk sayısı Ekim’de çıkıyor derginin.</p>
<p>17 Eylül Salı &#8211; Sinematek’e uğradım, Onat’la Ece çalışıyor, Üstün telefonla boğuşuyordu. İlkay’la bir köşeye çekilip konuştuk. Daktilo boşalınca oturup yazıyı tamamladım.</p>
<p>3 Ekim Perşembe &#8211; Kervan sinemasının kapısında Sinematek üyelerine dergi sattık. Hediyesi bir lira olduğu için kapış-kapış gidiyordu. Ben 25 tane sattım, Üstün 42 tane&#8230; Onun çevresi daha geniş benden, hemen hemen herkesi tanıyor. Birkaç kişi dergiye abone oldu ayaküstü. Yüze yakın abonemiz var. Bu parayla altı sayı çıkarmak işten bile değil. Elden satışlarla derginin bir yılını garantiye almış sayılırız.</p>
<p>25 Ekim Cuma &#8211; Üç tane kısa film çekecek kadar negatif buldum bedavadan. Onbeş metrelik bobinleri karanlık odada makaralara sarmak gerek. Son kullanma tarihi geçmiş filmleri Amerikalılar Gölcük’te çöplüğe atmışlar. Turgut Ören’in oğlu Kaya verdi bana filmleri. Acele bir senaryo yazmam gerek. En zoru kamera bulmak.</p>
<p>2 Kasım Cumartesi &#8211; Derginin ikinci sayısının dağıtımı için Sinematek’te toplandık. Maliyeti düşürmek için dergiyi kendimiz katlamaya karar vermiştik. 70 x 100’lük kağıt tabakalarına arkalı önlü basılmış olan dergi üç kez katlanınca 16 sayfalık bir forma oluyordu. “Genç Sinema” adı görünecek biçimde ikiye katlanan dergi ince bir bantla sarılıp üzerine abone adresleri yazılıyordu. Dağıtıma hazırlanan dergiler kitapçılara ve gazete satıcılarına onar, yirmişer bırakılıyor, önceki sayının iadeleri toplanıyordu. Sekiz-on kişi karıncalar gibi keyifle çalışıyorduk.</p>
<p>19 Kasım Salı &#8211; Senaryo ve filmler hazır, ama kamera yok. Zaten topu-topu 3-4 tane onaltılık kamera var İstanbul’da. Biri Robert Kolej Sinema Kulübü’ne ait, öbürü Maden-İş sendikasının malı&#8230; Heykeltraş Kuzgun’un Bolex’i meşgulmüş, geriye Celal Ülken’in kamerası kalıyor.</p>
<p>6 Aralık Cuma &#8211; Filmimden alınmış bir karenin kapağa basıldığı derginin üçüncü sayısını öğleden sonra kitapçılara dağıttım. Geçen sayının iadeleri ile satılanların parasını topladım. Sonra Kervan sinemasına gidip kapıda otuz tane kadar sattım&#8230;</p>
<p>12 Aralık Perşembe &#8211; Günler hızla gelip geçiyor, henüz kamera bulamadım. Yirmi gün sonra yeni yıl başlayacak. İki tane film eleştirisi yazmam gerek, bir türlü yazamıyorum nedense. Elim varmıyor. Oysa başlayalı aylar oldu, öylece duruyor yarım-yamalak.</p>
<p>***</p>
<p>Genç Sinema’nın ilk sayısı 1968’in Ekim ayında, 16’ncı ve son sayısı ise Nisan 1971’de yayımlanmıştı. On altı sayfadan oluşan dergi sadece iki kez 32 sayfalık olarak hazırlanmıştı (sayı 6-Mart 1969 ve sayı 12-Mart 1970). Bu iki sayının fiyatı 2,5 liraydı. Son üç sayıda ise fiyatı 150 kuruşa çıkarmak zorunda kalmıştık.</p>
<p>İlk sayıda yayımlanan “manifesto” niteliğindeki bildirim yazımında Onat Kutlar, Ece Ayhan, Üstün Barışta, Artun Yeres ve Jak Şolom’un emekleri bizlerden daha fazlaydı. Derginin arka kapağında yer alan “Genç Sinema’dan” adlı imzasız yazıların ilk üçü Ece Ayhan’a aitti. Daha sonra ikinci sayfada yer verilen bu giriş yazılarını 4, 5, 6 ve 13’üncü sayılarda Üstün Barışta, 7, 8, 9, 10, 12 ve 14’üncü sayılarda ben yazmıştım. Ayrıca 8, 9, 12 ve 14’üncü sayılardaki imzasız yazılar da bana aitti. 15’inci sayıda yer alan “Onatgillere Cevabımızdır” adlı polemik yazısı ise Tanju Kurtarel’indi.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 11. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2002/12/33-yil-once/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Uğur ile Konuşma</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/ali-ugur-ile-konusma/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/ali-ugur-ile-konusma/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2000 11:57:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yFilm]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=540</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / 6 Ocak 1999 Çarşamba günü Cumhuriyet Gazetesinin sanat sayfasında Turhan Gürkan&#8217;ın &#8220;Sinema 40 Yıllık bir Kamera Ustasını Yitirdi&#8221; başlıklı anma yazısını görmeseydim Ali Uğur&#8217;un Fethiye&#8217;de sessiz sedasız öldüğünden hiç haberim olmayacaktı. Televizyon kanallarındaki haber programlarının yer vermediği bu ölüm haberine diğer gazetelerde de rastlamadım. Bu yüzden Gürkan&#8217;ın hiç üşenmeyip hazırladığı yazı için kendisini kutluyorum. Adı geçen yazıdaki bir kaç yanlışlığı da düzeltmek gereğini düşünüyorum. Yazıda kullanılan fotoğraf &#8220;Yedi Dağın Aslanı&#8221; değil &#8220;Aç Kurtlar&#8221; filminin ka-mera arkası çekimlerinden&#8230; Tarih ise 1966 değil, 1969 olacak. Duygu Sağıroğlu&#8217;nun yönettiği &#8220;Bitmeyen Yol&#8221;un kameramanı Ali Uğur değil, Orhan Çağman… Ali Uğur, Duygu Sağıroğlu ile tek bir filmde bile çalışmamıştır. Lütfi Akad&#8217;ın yönetttiği &#8220;Ana&#8221; adlı filmin de Ali Uğur&#8217;la ilgisi yoktur, filmin kameramanı Cengiz Tacer&#8217;dir. Yazıda Ali Uğur&#8217;un &#8220;150 dolayında&#8221; sinema filmi çektiğinden söz edilmektedir. Ali Uğur 1956&#8217;dan 1994&#8217;e kadar tam 137 film çekmiştir (99&#8217;u siyah-beyaz, 38&#8217;i renkli). Yılmaz Güney belgeseline başlamadan önce mutlaka görüşülmesi gereken kişilerin listesini çıkarmıştım. Yüz kişiyi aşan bu listede yönetmenler, oyuncular, yapımcılar, ışık ve set teknisyenleri, senaristlerin yanında kameramanlar da vardı. Yılmaz Güney ile birlikte en çok çalışmış olan kameramanlar Ali Uğur (13 film) ile Gani Turanlı (12 film) idi. Ne yazık ki ikisi de sinemayı bırakmış, İstanbul&#8217;u [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><em><span style="color: #993300">Ahmet Soner /</span> </em></h4>
<p>6 Ocak 1999 Çarşamba günü Cumhuriyet Gazetesinin sanat sayfasında Turhan Gürkan&#8217;ın &#8220;Sinema 40 Yıllık bir Kamera Ustasını Yitirdi&#8221; başlıklı anma yazısını görmeseydim Ali Uğur&#8217;un Fethiye&#8217;de sessiz sedasız öldüğünden hiç haberim olmayacaktı. Televizyon kanallarındaki haber programlarının yer vermediği bu ölüm haberine diğer gazetelerde de rastlamadım. Bu yüzden Gürkan&#8217;ın hiç üşenmeyip hazırladığı yazı için kendisini kutluyorum. Adı geçen yazıdaki bir kaç yanlışlığı da düzeltmek gereğini düşünüyorum.</p>
<p>Yazıda kullanılan fotoğraf &#8220;Yedi Dağın Aslanı&#8221; değil &#8220;Aç Kurtlar&#8221; filminin ka-mera arkası çekimlerinden&#8230; Tarih ise 1966 değil, 1969 olacak.</p>
<p>Duygu Sağıroğlu&#8217;nun yönettiği &#8220;Bitmeyen Yol&#8221;un kameramanı Ali Uğur değil, Orhan Çağman… Ali Uğur, Duygu Sağıroğlu ile tek bir filmde bile çalışmamıştır.</p>
<p>Lütfi Akad&#8217;ın yönetttiği &#8220;Ana&#8221; adlı filmin de Ali Uğur&#8217;la ilgisi yoktur, filmin kameramanı Cengiz Tacer&#8217;dir.</p>
<p>Yazıda Ali Uğur&#8217;un &#8220;150 dolayında&#8221; sinema filmi çektiğinden söz edilmektedir. Ali Uğur 1956&#8217;dan 1994&#8217;e kadar tam 137 film çekmiştir (99&#8217;u siyah-beyaz, 38&#8217;i renkli).</p>
<p>Yılmaz Güney belgeseline başlamadan önce mutlaka görüşülmesi gereken kişilerin listesini çıkarmıştım. Yüz kişiyi aşan bu listede yönetmenler, oyuncular, yapımcılar, ışık ve set teknisyenleri, senaristlerin yanında kameramanlar da vardı. Yılmaz Güney ile birlikte en çok çalışmış olan kameramanlar Ali Uğur (13 film) ile Gani Turanlı (12 film) idi. Ne yazık ki ikisi de sinemayı bırakmış, İstanbul&#8217;u terketmişlerdi. Ali Uğur Fethiye&#8217;de, Gani Turanlı Bodrum&#8217;da yaşıyorlardı.</p>
<p>1994 yılında iki görüntü yönetmenine de telefon etmiş ve kendileriyle çekim yapmak istediğimi söylemiştim. İstanbul&#8217;a gelecek olurlarsa mutlaka beni aramalarını rica etmiştim. Aradan aylar geçiyor, ikisinin de yolu İstanbul&#8217;a düşmüyordu. Yaklaşık elli kişiyle çekim yapmıştım bu arada. Filmin tamamlanması için mutlaka Ali Uğur ve Gani Turanlı ile çekimler yapmam gerekiyordu. Bütçemiz çok sınırlıydı. Sonunda karar verdim. Bir araba kiralayıp 24 Şubat 1995 Cuma gecesi dört kişilik bir ekiple yola çıktık. Sabah Adana&#8217;ya varmıştık. Yılmaz Güney&#8217;in doğduğu Yenice köyünü, babasının mezarını çekip tekrar Adana&#8217;ya döndük. Kolonyacı Şükrü&#8217;yü bulup çekim yaptık. Cumartesi günü akşama doğru Tarsus&#8217;a uğrayıp Danyal Topatan&#8217;ın mezarını aradık. İki mezarlıkta da Danyal Topatan&#8217;ı hatırlayan birine rastlayamadık. Zaten hava kararmıştı artık, sahil yolundan Antalya&#8217;ya doğru yola koyulduk. Pazar sabahı çok erken saatlerde Fethiye&#8217;ye varmıştık. Ali Uğur&#8217;un adresini aramaya başladık. Bulamayınca telefon edip uyandırdık kendisini. Nerden aradığımı sorunca tarif ettim, &#8220;Şimdi geliyorum&#8221; dedi. Az sonra sokağın başında göründü. Sarılıp öpüştük. Oruç tuttuğu için akşam geç yattığını, bu yüzden uykusunu alamadığını söyledi. Onu arabamıza alıp sahile indik. Bir kahveye gidip oturduk. Biz tost yiyerek çay içerken o tedirgindi, Ramazan ayında oruç tutmayan konuklarından utanıyor gibiydi. Birden 23 yıl geriye döndüm. Vedat Türkali&#8217;nin yönettiği &#8220;Kopuk&#8221; adlı filmi de Ramazan ayında çekmiştik. Ali Uğur o sıralar sadece oruç tutmuyor, 5 vakit namaz da kılıyordu.</p>
<p>Deniz kıyısında Ali Uğur&#8217;la birkaç çekim yaptık: Limanda yürüyüşünü, balıkçılarla selamlaşmasını… Yağmur başlayınca onun işlettiği Yeşilçam pansi-yona gittik. Hiç müşteri yoktu pansiyonda. Bize anahtarın yerini gösterdi, &#8220;İstediğiniz zaman gelin, hangi odayı beğenirseniz gidip yatın&#8221; dedi. Kamerayı balkona kurup çekime başladık. Önce sinema hevesinin nasıl başladığını sordum.</p>
<p>Ali Uğur: Fethiye&#8217;de bir sinema vardı. İlkokuldan kaçıp sinemaya giderdim. O yıllarda sessiz filmler gösteriliyordu, film makinesi elle çevriliyordu. Sinemaya öyle düşkündüm ki, kendi kendime hayali filmler çekerdim. Basit bir fotoğraf makinem vardı. Arkadaşlardan biri Tarzan olur, bir iple ağaçtan ağaca geçerdi. Bende makineyle onu izlerdim. Zaten bütün günümüzü ağaçlarda geçirirdik, dut ve incir yerdik, icabında yatar uyurduk. Tuvalete gitmek gerektiği zaman bile ağaçtan inmezdik, orda hallederdik.</p>
<p>Ortaokul için İstanbul&#8217;a gittim. Emin Kalaycı adında bir akrabamız vardı, Rodos göçmeni. Filmlerde başrol oynu-yordu. Onu görmek için film setine gitmiştim, &#8220;Öyle Bir Yara&#8221; adında bir filmdi. Sonra Sadri Alışık&#8217;la &#8220;Günahsızlar&#8221;da oynamıştı. Faruk Kenç filmin hem sahibi, hem de yönetmeniydi. Beni görünce filmde oynattı, on iki yaşında filandım herhalde. Artist olunca şımardım, okulu bıraktım. Hep Yeşilçam&#8217;da dolanıyordum artık.</p>
<p><em>Ahmet Soner: Peki kamera arkasına nasıl geçtiniz?</em></p>
<p>Bir gün Faruk Kenç bana dedi ki: &#8220;Fiziğin iyi, ama sen kameraman ol. Türkiye&#8217;de kameraman kıtlığı var. Büyüyünce filmlerde de oynarsın&#8221;. Faruk Kenç o zamanlar 45 yaşında bir adamdı, yaşını göstermezdi. Hayatımda ilk defa bir büyük sözü dinledim, okulu bırakıp Halil Kamil stüdyosuna gittim. O yıllarda (1940&#8217;lı yıllar) gerçekten de kameraman kıtlığı vardı. Daha doğrusu bütün kameramanlar Rum, Ermeni ya da Musevi idi. Türk kameraman tek tük… Bir şeyler öğrenmek için usta kameramanların yanına giderdim, ama öğret-mezlerdi. Kameranın vizöründen bile baktırmazlardı. Kedi ciğer bakar gibi u-zaktan kameraya bakardım, el sürdür-mezlerdi. Asistanın görevi kamera sehpası ile aküyü taşımaktı. Arada set fotoğrafları çekerdim. 1956&#8217;ya kadar, yaklaşık dokuz yıl böyle geçti. İlk filmi o yıl çektim. Patron ve yönetmen Baki Çallıoğlu&#8217;nun &#8220;Yangın&#8221; adlı filmiydi. Antalya&#8217;da çekmiştik. Faruk Kenç ile Özdemir Birsel filmi çok beğenmişlerdi. Ortaokuldan ayrıldım ama, Yeşilçam&#8217;da 45 yıl içerisinde birkaç üniversite bitirdim. Şansım vardı, güzel filmler çektim. Metin Erksan&#8217;la, Yılmaz Güney&#8217;le, Süreyya Duru&#8217;yla, Ayhan Işık&#8217;la çok güzel filmler yaptık. Tevazu bir yana Yeşilçam&#8217;a çok şey getirdik. Kameranın hareket etmesi, parende atması gereken sahnelerde elimizden geleni yaptık sanı-yorum. Büyük bir cesaret vardı bende, heves vardı. Elde kamerayla çok uzun sahneler çektim. Hiç ışık kullanmadan pek çok sahne çektim.</p>
<p><em>Yanınızda yetişen kameramanları sayabilir misiniz?</em></p>
<p>Çok genç yaşta kameraman oldum, 23 yaşında… Asistanlarımın çoğu benden büyüktü, yaşlı-başlı adamlardı. Onlara kamera taşıtmaya utanırdım. Yirmiye yakın asistan yetiştirdim, zorla öğrettim her şeyi. Ben herkesin yetişmesini, sanat öğrenmesini, para kazanmasını isterim. Benim asistanlarım öncelikle benim çalımımı kaparlar. Ben kamerayı bir başka türlü tutarım. Yeni doğmuş bir bebek gibi kucağımda taşırım. Kamerayı rasgele bir yere koymam, sağlam bir yere, kuytu bir yere koyarım. Işığa bakarım, gölgeye koyarım, gölge yoksa şemsiye altına koyarım. Kaya Ererez, Dinçer Önal, Sertaç Karan, Muzaffer Turan, Ahmet Demir, İzzet Akay gibi kameramanlar yetiştirdim.</p>
<p><em>Yılmaz Güney 1971 yılında Ürgüp&#8217;te Ağıt&#8217;ı çekerken eski günleri anlatmış, özellikle de birlikte çektiğiniz Mağrur ve Sefil (adı sonradan &#8220;Zımba Gibi Delikanlı olarak değiştirilmiş) adlı filmden sözetmiş, &#8220;Ali Uğur&#8217;la birlikte kamerayı sırtımıza vurup belediye otobüsüyle çekime giderdik.&#8221; demişti. O günleri bir de siz anlatsanız.</em></p>
<p>Rahmetli Yılmaz Güney&#8217;le İstiklal Caddesi&#8217;nde karşılaştık. O sıralar hapisten yeni çıkmıştı. Yeşilçam&#8217;da bir olay olduğu zaman hemen dedikodusu yayılırdı. Büyütülürdü, hatta bazı iftiralar da atılırdı. Halbuki Yılmaz mükemmel bir arkadaştı, ahlakı iyiydi. Dürüsttü her şeyden evvel ve sinemayı çok severdi. Kimse ona iş vermediği için çok üzgündü. Teselli ettim Yılmaz&#8217;ı, dedim ki: &#8220;Ben kameramı alayım. Hemen filme başla-yalım.&#8221; Şaşkınlık içerisinde &#8220;Biz yaparız değil mi?&#8221; dedi. Gidip kamerayı aldım. Duru Film&#8217;e gidip, Naci Bey&#8217;den de borç bir kutu film aldım. O sıralarda Remzi Cöntürk de Süreyya Duru&#8217;nun yanında asistandı. Onu da yanımıza aldık. &#8220;Bundan sonra sen asistanlık yapmayacaksın, yönetmensin.&#8221; dedik. Çok me-raklı ve kabiliyetli bir arkadaştı. Üçümüz birleştik ve sehpayı Yılmaz Güney omzuna aldı, aküyü yönetmenimiz aldı. Ben de başka yerlerden film almaya bakıyordum. O zaman istediğin zaman film alamıyorsun, bulunmuyor. Zaten bizde de para yok. Açıkçası ben çok film çektim ama paramı sağlam alamadım. Sonuçta filmi aldık, kasetlere taktık, İstiklal Caddesi&#8217;ndeyiz. Kamerayı elime aldım, &#8220;Başla Yılmazcığım&#8221; dedim. Yılmaz bir yerden bir şapka buldu, başına geçirdi ve caddede yürümeye başladı. Ben de beraberinde yürüyorum. Kameraya bakıyor gibi yapıyor, yolda özür diliyor birilerinden, derken Taksim&#8217;e geldik. Baktı ki orada bir merasim var, hemen kalabalığın arasına daldı. Orada da bir-iki numara, sinema cilvesi yaptı. Biz beraber saklambaç oynar gibi filme devam ediyoruz. Sonra Yılmaz&#8217;la Remzi Cöntürk kafa kafaya verip, bir şeyler konuşuyorlar. Ardından Dolmabahçe&#8217;ye geçtik. Orada da hem yürüyor hem film çekiyoruz. Filmde zaman geldi Yılmaz, çok sıkıntılar çekti, parasız kaldı, aç kaldı. Ama namuslu çocuktu. Cebinde para olsa aç olan birisine verip, kendisi yine aç kalacaktı. Dolmabahçe sahilinde sanki denizle konuşuyormuş gibi oturu-yor. Başbaşa kalınca birbirimize bir şey anlatmıyorduk ama birbirimiz anlıyorduk. Yılmaz bir yere oturduğu zaman ben de oturuyordum. Sanki senkron oluyordu, sessiz bir dünyaydı bu. Ve Yılmaz oturmuş denize bakıyor. Bir taraftan da ayalar geçiyor kameranın önünden. Yılmaz yüzüyle birçok şey veriyor. Ben biraz daha yaklaşıyorum Yılmaz&#8217;a. O anda &#8220;Buldum&#8221; diyor Yılmaz. Onun gözüyle bakıyoruz: 5 lira var yerde. Yılmaz ona bakıyor, o Yılmaz&#8217;a bakıyor. Gözünde büyüyor para. Sanki onunla konuşmaya çalışıyor. Yılmaz çok güzel mizansenlerle paraya yaklaşmaya çalışıyor. Elini paraya uzatı-yor. Bir de bakıyoruz paranın üzerinde bir ayak Yılmaz adama bakıyor, adam Yılmaz&#8217;a bakıyor, ayağını çekmiyor. Kısacası orada da çok büyük bir oyun yapmıştı. Çok şaşırdım ve çok tesir altında kaldım. Sonuçta imkansızlıklar içinde çok güzel bir film yapmış olduk.</p>
<p>Bizim en büyük acımız da elimizde negatifimizin olmamasıydı. Mesela filmlerden kalma, parça filmler vardı bende, amors. Veya kameraman arkadaşlarda biraz film alıyorum. İçinde Rus filmi, Fransız filmi, Kodak, parça parça filmler vardı. O kadar önemli sahneler çeki-yoruz, Fransız filmi ise renkler biraz gri çıkıyor, Rus filmiyse başka renk, Kodaksa yine farklı bir renk. İşte böylece bir tarafı değişik bir markayla, diğer tarafı değişik bir markayla çekilmiş, delişmen bir sinema oluyor.</p>
<p><em>Yılmaz Güney&#8217;le 13 filmde birlikte çalıştınız. Bu filmlerden dördünü Yılmaz Atadeniz, üçünü Lütfi Akad, ikisini Mahmut Aslan, birer filmi de Murat Arıburnu ve Ümit Utku yönetmiş. &#8220;Zımba Gibi Delikanlı&#8221;nın yönetmeni Remzi Cöntürk olarak yazılmış. Geriye kalan son film Yılmaz Güney&#8217;in yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncu olduğu &#8220;Aç Kurtlar&#8221;… Bu filmden söz etsek.</em></p>
<p>Rahmetli Yılmaz Muş&#8217;ta askerlik yapı-yordu. Biz de ekip olarak, &#8220;Aç Kurtlar&#8221; filmi için oraya gittik. Bende o zaman Debri makinesi vardı. Ağırdır Debri biliyorsunuz, 40 kilo civarında. Ve bu karlı havalarda film çekmeye başladık. Mevzu çok güzeldi. Hepimiz canla başla çalıştık ve enteresan bir film oldu. Yılmaz orada hem askerlik yapıyordu, hem de usta yöneticiliğinin yanında sinirli haliyle, kavga dövüş filmi bitirdik. Fakat biraz eksik kaldı film. Dublajda da hatalar vardı. Çünkü askerdi Yılmaz. Rahmetli bana en güzel filmim &#8220;Aç Kurtlar&#8221; derdi.</p>
<p><em>Bugüne kadar hiç kimseye anlatmadığınız Yılmaz Güney ile ilgili bir anı var mı?</em></p>
<p>&#8220;Hudutların Kanunu&#8221;nu Urfa&#8217;da çekmiştik. Geceyarısı otelde silah sesleriyle uyanmıştık. Hemen kapıyı açtım ve Yılmaz&#8217;la karşı karşıya geldim. Orada kendimi vurdum demesi çok mühimdi. Herkes anlayamaz bunu, Yılmaz&#8217;la arkadaşlık yapanlar anlar. Çok enteresan bir arkadaştı ve sinemayı çok seviyordu. Çok şeyler yaşıyor ve yapıyordu. Yaptıklarının altında mutlaka bir şeyler vardı. Yılmaz Güney&#8217;i herkes anlayamazdı. Onun yaşadığı bir dünya vardı. Biz yakın arkadaşları olarak onu anlardık. O da bizleri anlardı. Biz hep sinemayı düşünen, insanları düşünen, sevgiyi düşünen arkadaşlardık.</p>
<p><em>1963 yılında yapımcı, yönetmen ve ka-meraman olarak bir film çekmiştiniz: &#8220;Sabah Olmasın&#8221;. Sonraki yıllarda yönetmenlik yapmayı hiç düşünmediniz mi?</em></p>
<p>Düşünmez olur muyum! Ama bugüne kadar gerçekleştiremedim. Elbette yapmak istediğim filmler var. Özellikle Fethiye&#8217;de yaşanmış bir öyküyü çekmek istiyorum, balıkçı Kerimaçi&#8217;nin öyküsünü… Adı Kerim, ama Rumlar Kerimaçi diyorlar. Benim çocukluğumda yaşanmış bir öykü bu, o zamanlar hep duyardık adını, efsane olmuştu Fethiye&#8217;de. Bir mektup bırakıp ölmüştü Kerimaçi. Ama kırk yıl denizde yaşamış, karaya ayak basmamıştı. Çünkü toprağa lanet etmişti, küsmüştü. Sandalında yaşıyor, balık tutuyordu. Ekmeğini dostları götürüp denize doğru eğilmiş çamlara bir çıkın içinde bağlayıp bırakıyorlardı. Bu filmi çekmek isterim.</p>
<p><em>Sinemamız az gelişmiş olduğundan çekim sırasında can güvenliği tedbirleri alınmaz. Çalışan insanlarımızın çoğu tesadüfen yaşamaktadır. Sizin başınızdan geçen ilginç olay oldu mu?</em></p>
<p>Olmaz olur mu! Ölümden döndüm. 20 yıl önce kayıp kız Ayla&#8217;nın filmini çekmiştik. Babası Ayla&#8217;yı her yerde arar, Yedikule Zindanlarında, bostan kuyularında… Ağzı geniş bir kuyuda çekim yapacaktık. Derin bir kuyuydu, taa Osmanlıdan, belki de Bizanstan kalma. Kuyunun duvarlarında ağaçlar filan vardı. Çürük bir fıçıya girdim, iple aşağı sarkıttılar. Kamerayı çalıştırdım. Fıçı dönmeye başladı, gittikçe hızlanıyor, düşündüm, &#8220;ölürken bile film çekiyordu&#8221; diyeceklerdi arkamdan. İki-üç saat kadar bir o yana bir bu yana dönüp durdum, içim dışıma çıktı. Sonunda itfaiye geldi. Kancalarla beni yakalamaya çalıştılar. Gözümü çıkaracaklar diye korktum. Sonunda bir kanca fıçıya saplandı, beni yukarı çektiler. Ayağımı yere basınca başım döndü, düştüm kaldım.</p>
<p>İşimiz bitmişti Ali Uğur&#8217;la. İzin istedik. &#8220;Bu gece kalın&#8221; dedi. Bodrum&#8217;a Gani Turanlı&#8217;ya gideceğimizi söyledim. &#8220;Yine geliriz&#8221; dedim. Ali Uğur&#8217;u son görüşüm olacağını bilmiyordum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>ALI UĞUR</h3>
<p>1933&#8217;de Fethiye&#8217;de doğdu, 1998&#8217;de Fethiye&#8217;de öldü.</p>
<p>Çalıştığı yönetmenler: Süreyya Duru (14 film), Sırrı Gültekin (12 film), Yılmaz Atadeniz (9 film), Yılmaz Duru (8 film), Lütfi Akad (7 film), Kemal Kan (7 film), Metin Erksan (4 film), Nejat Saydam (4 film), Ertem Göreç (3 film), Orhan Elmas (3 film), Orhan Ateş (3 film), Burhan Boran (3 film), Kenan Pars (3 film), Remzi Jöntürk (3 film), Vedat Türkali (2 film), Ertem Eğilmez (2 film), Suphi Kaner (2 film), Halit Refiğ (2 film), Aram Gülyüz (2 film), Yavuz Figenli (2 film), Nişan Hançer (2 film), Behlül Dal (2 film), Baki Çallıoğlu (2 film)</p>
<p>1956&#8217;dan 1976&#8217;ya kadar 20 yılda 126 film çeken Ali Uğur, son yirmi yılda sadece 11 film çekebildi. Seks filmleri furyasında Yeşilçam&#8217;ı terkedip Fethiye&#8217;de pansiyonculuk yaptı. 1977-78, 1980-81, 1983, 1985, 1987, 1989-92 yıllarında hiç film çekmedi.</p>
<p>Ali Uğur 1964 yılında 1. Antalya Film Festivali&#8217;nde &#8220;Acı Hayat&#8221;la ve 1967&#8217;de 3. Antalya Film Festivali&#8217;nde &#8220;Zalimler&#8221; filmi ile iki kez &#8220;en iyi görüntü yönetmeni&#8221; seçilmiş ve Altın Portakal&#8217;la ödüllendirilmiştir.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/ali-ugur-ile-konusma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yol’un Çekim Öyküsü</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/yolun-cekim-oykusu/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/yolun-cekim-oykusu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2000 10:16:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yFilm]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / 1980 yılının son ayları… Beş general darbe yapıp başa geçmişler. Yılmaz Güney, İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi&#8217;nde, aylardır üzerinde çalıştığı senaryoyu bitirir. Kurban Bayramı&#8217;nda izne çıkan mahkumlardan onbir tanesinin öyküsünü anlatmaktadır. Filmi yönetecek olan Erden Kıral, sık sık İmralı&#8217;ya gider, Yılmaz Güney ona öykülerini yazdığı mahkumları tanıtır. Bu arada filme yatırım yapacak bir İsviçre firması bullunur, çekim izni alınır ve ekip kurulur. 1981 yılının Ocak ayında Cunda Adası&#8217;nda filme başlanır. On yedi işgününde dört bin metre film çekilir. Şubat ayının ortalarında &#8220;Bayram&#8221; filminin yarım kaldığı haberi ortalığa yayılır. Yılmaz Güney&#8217;in yönetmeni görevden aldığı söylenmektedir. Yönetmenlik Şerif Gören&#8217;e önerilir. Şerif kendi projesini erteleyip işi kabul eder, benim de asistanlık yapmamı ister. Erden Kıral&#8217;ın çektiği sahnelerde oynayan on bir oyuncudan beşi (Aytaç Arman, Mahmut Cevher, Savaş Yurttaş, Erol Demiröz ve Kamil Sönmez) bizimle çalışmak istemezler, filmin durdurulmasını protesto ederler. Böylece yeni bir ekip kurup hazırlıklara girişiriz. Senaryo iki cilttir. Birincisi Arife, ikincisi Bayram… İlk bölümde cezaevindeki mahkumlar tanıtılır, görüşe gelenler, cezaevi ilişkileri anlatılır. Mahkumların çoğu Kurban Bayramı&#8217;nda izne gitmek umudundadır. İzne çıkacak yirmi beş mahkum belli olur. Hazırlıklara başlanır. Bayramdan bir gün önce mahkumlar izne ayrılır. Vapurla Bandırma&#8217;ya, minibüsle Bursa&#8217;ya, otogara gelinir. Otogarda askeri bir operasyona tanık olurlar. Bursa&#8217;nın göbeğinde [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300"><em>Ahmet Soner / </em></span></h4>
<p>1980 yılının son ayları… Beş general darbe yapıp başa geçmişler. Yılmaz Güney, İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi&#8217;nde, aylardır üzerinde çalıştığı senaryoyu bitirir. Kurban Bayramı&#8217;nda izne çıkan mahkumlardan onbir tanesinin öyküsünü anlatmaktadır. Filmi yönetecek olan Erden Kıral, sık sık İmralı&#8217;ya gider, Yılmaz Güney ona öykülerini yazdığı mahkumları tanıtır. Bu arada filme yatırım yapacak bir İsviçre firması bullunur, çekim izni alınır ve ekip kurulur. 1981 yılının Ocak ayında Cunda Adası&#8217;nda filme başlanır. On yedi işgününde dört bin metre film çekilir.</p>
<p>Şubat ayının ortalarında &#8220;Bayram&#8221; filminin yarım kaldığı haberi ortalığa yayılır. Yılmaz Güney&#8217;in yönetmeni görevden aldığı söylenmektedir. Yönetmenlik Şerif Gören&#8217;e önerilir. Şerif kendi projesini erteleyip işi kabul eder, benim de asistanlık yapmamı ister. Erden Kıral&#8217;ın çektiği sahnelerde oynayan on bir oyuncudan beşi (Aytaç Arman, Mahmut Cevher, Savaş Yurttaş, Erol Demiröz ve Kamil Sönmez) bizimle çalışmak istemezler, filmin durdurulmasını protesto ederler. Böylece yeni bir ekip kurup hazırlıklara girişiriz. Senaryo iki cilttir. Birincisi Arife, ikincisi Bayram… İlk bölümde cezaevindeki mahkumlar tanıtılır, görüşe gelenler, cezaevi ilişkileri anlatılır. Mahkumların çoğu Kurban Bayramı&#8217;nda izne gitmek umudundadır. İzne çıkacak yirmi beş mahkum belli olur. Hazırlıklara başlanır. Bayramdan bir gün önce mahkumlar izne ayrılır. Vapurla Bandırma&#8217;ya, minibüsle Bursa&#8217;ya, otogara gelinir. Otogarda askeri bir operasyona tanık olurlar. Bursa&#8217;nın göbeğinde bir delikanlı kurşuna dizilir. Mahkumlar ayrı otobüslere dağılırlar. Kimi Konya&#8217;ya gidecektir, kimi Eskişehir&#8217;e, kimi Aydın&#8217;a, kimi Adana&#8217;ya… Ertesi sabah Kurban Bayramı başlar, uzun yola iden mahkumlar daha evlerine varamamışlardır. Urfalı, Diyarbakırlı, Gaziantepli, Bingöllü mahkumlar bir an önce evlerine ulaşmaya çalışırlar. İkinci bölümde ise Kurban Bayramı, bütün gelenekleriyle anlatılmakta, her mahkumun ailsiyle yaşadıları resimlenmektedir. Bayram sonunda izinler bitmekte, bir an önce cezaevine dönme telaşı başlamaktadır.</p>
<p>Yılmaz Güney&#8217;in yazdığı senaryoyu o günün sıkıyönetim koşullarında filme çekmek neredeyse olanaksızdı. Bursa otogarındaki operasyon asla çekilemezdi. Kurban Bayramı&#8217;nı belgesel tadıyla verebilmek için çok masraf etmek gerekliydi. Ayrıca senaryo çok uzundu, tamamı çe-kilse en azından üç buçuk, dört saatlik bir film olurdu. Bu arada Yılmaz Güney Isparta Yarıaçık Cezaevi&#8217;ne nakledilmişti. Şerif Gören, senaryonun içinden çekebileceği bölümleri ayıkladı, yirmi sayfalık bir özet çıkardı. Bu özette on bir değil, altı mahkum anlatılıyordu. Şerif, Isparta&#8217;ya gidip Yılmaz Güney&#8217;le görüştü. Yılmaz Güney, Şerif&#8217;in önerisini onayladı. Son hazırlıkları tamamlayıp Mart başında yola çıktık. Filme Bingöl&#8217;den başlayacaktık. Bingöl&#8217;e yirmi kilometre uzaklıktaki Yolçatı&#8217;da Kayakevi&#8217;ne yerleştik. Ekip yirmi iki kişiydi. 6 Mart 1981 Cuma günü Karlıova&#8217;da çekime başladık. Karayolunun iki yanında iki metre yüksekliğinde kar vardı. Tarık Akan&#8217;ın bir atla köye giderken fırtınaya yakalanması ve donma tehlikesiyle karşılaşması bölümünü çekiyorduk. Sürekli kar yağmadığı için kendimiz yapmak zorundaydık. Bu yüzden akşamları Kayakevi&#8217;nde strofor tabakalarını rendeleyip çuvallara dolduruyorduk. Doğanın beyazlığı herkesin gözlerini etkilemiş, ekip kızarmış gözlerle çalışmak zorunda kalmıştı. Sabah uyandığımızda Kayakevi&#8217;nin sularını donmuş buluyorduk. Diş fırçamızı ve havlumuzu alıp Elazığ-Bingöl karayolunun öbür yakasındaki Yolçatı köyünün çeşmesine gidiyorduk. Köylüler kendilerini &#8220;Köyün Muhtarı&#8221;, &#8220;Köyün Öğretmeni&#8221;, &#8220;Köyün Bekçisi&#8221; gibi sıfatlarla tanıtıyorlardı. Biz de kendimizi &#8220;Köyün Kameramanı&#8221;, &#8220;Köyün Senaristi&#8221;, &#8220;Köyün Rejisörü&#8221; ve &#8220;Köyün Aktörü&#8221; diye tanımlar olmuştuk. Sancak kasabasında nalbant dükkanı ile sağlık ocağı sahnelerini çektik. Ulaşımı sağlamak en büyük sorundu, önümüzde dozer olmadan hiçbir yere gidemez olmuştuk. Atın öldüğü sahne herkesi çok yordu ve üzdü. Veterinerin şırınga ettiği ilaç, hayvanı bir türlü bayıltamıyordu. Bir doz verildi, at bana mısın demiyordu. Rol gereği Tarık Akan, tabancasını çekip atış başına ateş etmeliydi. On gündür atla haşır-neşir olan Tarık buna yanaşmadı. Köylülerden biri Tarık&#8217;ın kılığına bürünüp ata kurşun sıktı, at oralı değil, kişneyerek şaha kalkıyorduç Köylü bütün kurşunları boşalttı, at başını kaldırıp bize bakıyor, bir türlü ölmüyordu. Herkes berbat durumdaydı. Set teknisyenlerinden biri bıçağı çekip hayvanın boğazını kesmese, bu işkence ne kadar sürecekti kimbilir?</p>
<p>19 Mart&#8217;ta Palu&#8217;dan trenle Genç&#8217;e gidiyoruz. O kadar çok tünel var ki, kırık camlardan içeri giren duman sayesinde neredeyse boğulmak üzereyiz. Filmin en zor bölümü olan karlı sahneleri bitiri-yoruz sonunda. Güneye doğru iniyoruz. Diyarbakır&#8217;da Saruhan Oteli&#8217;ne yerleşi-yoruz. Newroz günü, oyuncularla birlikte Sıkıyönetim Komutanını ziyaret edi-yoruz. &#8220;Bugün işiniz zor&#8221; diyorum komutana, &#8220;Sabaha kadar ateş yakarlar.&#8221; Komutanın yüzü birden değişiyor, &#8220;Nereden biliyorsun, nerelisin?&#8221; diye sorguya başlıyor. Daha önce buralara geldiğimi söyleyip geçiştirmesem, soluğu ünlü Cezaevi&#8217;nde alacağım. Diyarbakır&#8217;da Halil Ergün&#8217;ün sahnele-rine başlıyoruz. Yanımızda bizi korumak için askeri bir tim hazır bekliyor. Tren sahnelerini çekmek için üst üste üç gün Kurtalan&#8217;a gidip dönüyoruz. Sabaha kadar Kurtalan&#8217;da bekleyen trenin içinde çalışıyoruz. Kondüktör rolü için Diyarbakır&#8217;dan getirdiğimiz arkadaş, kameranın karşısında tutulup kalıyor. Onun üniformasını sırtıma geçirip ben oynamak zorunda kalıyorum. Diyarbakır garında çift kamera kullanarak belgesel görüntüler çekiyoruz bir yandan da.</p>
<p>30 Mart&#8217;ta Urfa&#8217;ya geçiyoruz. Ortalık bahar havası, herkes yünlüleri çıkartıyor sırtından. Kapaklı Oteli&#8217;ne yerleşiyoruz. Ankara&#8217;dan Valiliğe bir emir gelmiş: &#8220;Ekipteki yabancı uyrukluların tespit edilmesi…&#8221; Herkes notere gidip kimlik tespiti yaptırıyor. Bu yüzden iki gün boş oturuyoruz. Sonunda çekim yapmamıza izin veriliyor. 3 Nisan&#8217;da Suruç&#8217;un sınır köylerinde çalışmaya başlıyoruz. İki gün sonra başrol oyuncularımızdan Necmettin Çobanoğlu attan düşüyor, hemen hastahaneye kaldırıyoruz. O&#8217;nun olmadığı sahneleri çekip bekliyoruz. Üç gün sonra Necmettin geliyor, biraz zayıflamış ve sararmış olarak… 12 Nisan&#8217;da Antep&#8217;e geçiyoruz. İşler yolunda gidiyor, iki gün içinde çekimleri tamamlıyoruz. Özel bir otobüs tutup İstanbul&#8217;a dönüyoruz, çıkışımızdan tam kırk dört gün sonra… Bu süre içinde otuz üç gün çekim yapmış, filmin yarısından çoğunu çekmiş bulunuyoruz.</p>
<p>2 Mayıs&#8217;ta İstanbul&#8217;da çekimlere devam ediyoruz. Büyükada&#8217;da İmralı sahnelerini çekiyoruz. Mevlanakapı Yurdu&#8217;nda cezaevi dekoru yapıp iki gün çalışıyoruz. 8 Mayıs&#8217;ta yeniden yollara düşüyoruz, bu sefer vapurla… Hava bozuk, Mudanya vapuru Marmara&#8217;nın ortasında fındık kabuğu gibi sallanıyor. Ekip dökülmeye başlıyor, mideler bozuluyor. Deniz tutmayan iki kişi kalıyor, kameraman Erdoğan Engin ve ben. Sadece ikimiz ayaktayız. İmralı Adası&#8217;nı çekiyoruz. Mudanya&#8217;dan Bursa&#8217;ya geçip otobüse biniyoruz. Konya&#8217;ya kadar çekim yapa yapa gidiyoruz. Oradan Adana&#8217;ya geçi-yoruz, İpek Palas&#8217;a yerleşiyoruz. Ekibin sayısı neredeyse yarıya düşmüş, çünkü geriye kalan bölümlerin çekimi daha kolay. Adana garajını çekip Urfa Cesur otobüsüyle Gavur Dağları&#8217;na gidiyoruz. Yollarda yapılan aramaları çekiyoruz. Adana&#8217;da beş gün kalıp bütün bağlantı sahnelerini tamamlıyoruz. Filmin montajında yer verilmeyen altıncı mahkumun (Güven Şengil) sahnelerini de bitirip İstanbul&#8217;a dönüyoruz. Bu ikinci seferimiz sekiz gün sürüyor ve yedi gün film çeki-yoruz. Filmin bitmesi için bir gün daha çalışmak gerekiyor, ama Güney Film zor durumda, para sıkıntısı çekiyor. Ekip dağılırsa bir daha toparlamak çok zor. Herkes bekliyor. Aradan tam üç geçiyor. 18 Ağustos günü &#8220;Kuyumcu Soygunu&#8221; sahnesini de çekiyoruz, film tamamlanı-yor. Böylelikle film kırk altı işgününde çekilmiş oluyor.</p>
<h3>Çekim Sonrası</h3>
<p>Çekilen negatifler yurtdışında yıkanı-yor. Kurguyu yapmak için Şerif&#8217;in de gitmesi gerek, ama pasaport alamıyor. Ertesi yıl filmin Cannes Festivali&#8217;nde ödül aldığını duyuyoruz, çok seviniyoruz. İnsan, aylarca emek verdiği bir filmin başarısı karşısında çabalarının boşa gitmediğine sevinerek &#8220;Helal olsun&#8221; diyor. Bütün emeği geçenlere &#8220;Helal olsun!&#8221;</p>
<p>On beş binden fazla filmin künyesinin yer aldığı, dünyanın en önemli film kılavuzlarından biri olan Lesli Halliwell&#8217;in &#8220;Film Guide&#8221; adlı kitabının beşinci basımında sadece bir tek filmimiz var, o da &#8220;YOL&#8221;… Film ancak on bir yıl sonra İstanbul&#8217;da seyirci karşısına çıkabiliyor. 1 Ekim 1993&#8217;te Abdi İpekçi Kapalı Spor Salonu&#8217;nda yedi, sekiz bin kişi çok kötü koşullar altında, yarı aydınlıkta filmi izliyorlar.</p>
<p>&#8220;Yol&#8221;un çileli öyküsü bitmek bilmiyor. Film, izleyicinin karşısına çıkabilmek için altı yıl daha bekliyor. Çekiminden ancak 18 yıl sonra sinemalarda gösterime girebiliyor. Yaklaşık üç ay içinde 430 bin kişi filmi izlemek şansına ulaşıyor. Filmi görebilenlerin ortak kanısı &#8220;Türkiye&#8217;de bugüne kadar yapılmış en iyi filmin YOL olduğu&#8221;dur. Film henüz birçok ilde gösterilmedi, ancak büyük kentlerde seyircisine ulaştı.</p>
<h3>Aykırı Düşünceler</h3>
<p>Eleştirmenlerin &#8220;başyapıt&#8221; olduğu konusunda ağız birliği ettikleri &#8220;Yol&#8221;, aslında Yılmaz Güney&#8217;in yazmış olduğu senaryonun kırpılmış, yumuşatılmış, değiştirilmiş ve güdükleştirilmiş bir uyarlamasıdır. Bu biçimiyle bile &#8220;başyapıt&#8221;, &#8220;gelmiş geçmiş en iyi film&#8221; ünvanlarını alan &#8220;Yol&#8221; karşısında şu soruyu kendi kendime sormadan edemiyorum: &#8220;Filmi Yılmaz Güney çekebilseydi, ne olurdu acaba?&#8221; Hiç kuşkusuz dünya çağında bir film çıkardı ortaya.</p>
<p>Çünkü senaryo rastgele yazılmış birşey değildi, üzerinde aylarca düşünülmüş, bütün ayrıntıları ince ince hesaplanmış ve tam sekiz kez yeniden yazılmış bir senaryo idi. Üstelik Kurban Bayramı için izne çıkan on bir mahkumun öyküleri bir mozaik oluşturuyor, böylelikle 12 Eylül 1980 sonrası Türkiyesi&#8217;nin geniş bir panoraması gözler önüne seriliyordu. Kurban Bayramı, özellikle seçilmişti. İzne çıkan kader kurbanları, dışarısının bir hapishaneden daha beter olduğunu anlı-yorlardı. Mahkumlar bayram izni boyunca kurbanlar da veriyordu ayrıca. Filmde Mehmet Salih ile karısı trende vuruluyor, Ömer&#8217;in abisi sınırı geçerken kurşunlanı-yor, Seyyit Ali&#8217;nin karısı ise karda donarak ölüyordu. Çekilmeyen bölümlerde Battal&#8217;ın karısı doğururken ölüyor, Abbas ve bütün ailesi zehirli kıyma yüzünden hayatlarını yitiriyorlardı.</p>
<p>250 sayfalık özgün senaryonun filme çe-kilmeyen diğer beş mahkumu Eskişehir&#8217;li İsmail, Toros köylerinden Battal, Tarsus&#8217;lu Abbas, Adana&#8217;lı Hıdır ve Mercan tipleriydi. İsmail bayram izninde düğün yapıp evleniyor ve gerdeğe giriyordu. Hep kız çocuğu olan Battal, izinde bir oğul sahibi oluyor ama karısını kaybediyordu. Okuma-yazması olmayan fukara Abbas ise belediyenin kamyonundan çaldığı zehirli kıyma ile eve eli boş gitmekten kurtuluyor, ama köfteleri yiyen bütün aile, köpeğine kadar zehirleniyordu.</p>
<p>Eşleri ölmüş olan Adana&#8217;lı Hıdır ile Mercan, çocuklarını görmek ve hasret gidermek için bayram izninden yararlanı-yorlardı. Mercan, lisede okuyan oğlunun siyasi olaylara karıştığı için gözaltına alındığını öğreniyor, küçük oğlunu sünnet ettirip tekrar cezaevine dönüyordu. Hıdır ise evlatlık olarak bir aileye verilmiş olan kızının izini sürüyor, &#8220;sapık&#8221; olduğu ihbarıyla karakollara düşüyordu.</p>
<p>İstanbul&#8217;da Mudanya vapurunun yanaştığı rıhtımda İmralı&#8217;ya görüşe giden ailelerle başlayan senaryo, Mudanya iskelesi yakınında bir kahvede izinden sağ-salim dönebilen mahkumlarla bitiyordu. En azından üç saatlik bir film olabilecek Yılmaz Güney&#8217;in özgün senaryosu bence yeni baştan filme alınmalıdır. Yılmaz Güney&#8217;in seçmiş olduğu oyuncularla çe-kilmelidir film.</p>
<h3>Filmin Gizli Kahramanları</h3>
<p>&#8220;Yol&#8221;un çekiminden bugüne kadar 18 yıl geçti. Bu arada beş kişiyi yitirdik. Başta Yılmaz Güney olmak üzere onları tek tek anmak isterim.</p>
<p>Film çekimi boyunca yeme, içme ve yatma gibi sorunlarla uğraşan yapım müdürümüz Sabri ASLANKAYA&#8217;yı, kamera asistanımız ve ikinci kameramanımız Ali DÜVENCİ&#8217;yi, çekim sırasında en çabuk ve pratik buluşlarla bütün sorunları çözen set amirimiz Necip KOÇAK&#8217;ı ve Mehmet Salih&#8217;in yatalak arkadaşı Zafer rolünü üstlenen oyuncumuz Turgut SAVAŞ&#8217;ı sevgi ve saygıyla anıyorum.</p>
<p>Filmin diğer gizli kahramanlarına, ka-meraman Erdoğan ENGİN&#8217;e, asistan Turgay AKSOY&#8217;a, fotoğrafçı Gülnur SÖZMEN&#8217;e, ışık teknisyenleri Mustafa KOÇYİĞİT ile Nurettin AKÇABAY&#8217;a, set teknisyenleri Ekrem ÜLGEY, Şeref YILMAZ ve İbrahim KUL&#8217;a başarılar dili-yorum.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/yolun-cekim-oykusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Senaryosuz film çekmek&#8230;</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/senaryosuz-film-cekmek/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/senaryosuz-film-cekmek/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 14:55:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=509</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner/ Yılmaz Güney’in filmlerinden pek çoğunu senaryosuz çektiği bilinmektedir. Bu yazıda, birlikte çalıştığımız dönemden (1971) vereceğimiz örneklerle konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Önce o günlerin ortamından söz etmek gerekiyor. 1971 yılının Şubat ayında Ankara’daydım. Çok karışık günlerdi, sol bir darbenin hazırlandığı herkesin dilindeydi. Öğrenci gençler bağımsız örgütlenme peşindeydiler, bu amaçla Ankara’da iki banka soymuşlardı. Siyasal’dan Kızılay’a doğru yürürken, bir arabanın içinde Yılmaz Güney’i gördüm, yanında öğrenci gençler vardı. Onlar beni görmediler, araba Siyasal’a doğru uzaklaştı. 12 Mart’ta muhtıra verilmiş, ama hiç kimse bunu üstlenmemişti. Muhtıradan üç gün sonra İstanbul’da bir banka daha soyulmuştu. 16 Mart’ta Denizler yakalanmışlardı. Nisan ayının ilk yarısında önce işadamı Mete Has, sonra Doktor Rahmi Duman’ın oğlu rehin alınarak fidye istenmişti. Metropollerde ve Kürdistan’da sıkı yönetim ilan edilmişti (26 Nisan) ve Dev Genç kapatılmıştı. Nisan başında Yılmaz Güney’in Levent’teki evine gitmiş ve kendisiyle çalışmak istediğimi söylemiştim. 0 sırada “Çirkin ve Cesur” adlı bu filmde oynuyordu. Mayıs’ta çekeceği filmde çalışabileceğimi söylemişti. Nisan ayı sonlarında “Çirkin ve Cesur” bitmek üzerindeydi. Polonezköy’deki film setine gitmiş, geceyi de orda geçirmiştim. Yılmaz Güney’le uzun uzun konuşmuştuk. Mayıs’ta Fatma Girik’le bir filme başlayacağını, İrfan Film’e gelmemi söylemişti. Radyoda aranan 62 kişinin adları anons ediliyordu sürekli olarak. Mayıs ayında İrfan Atasoy’un yazıhanesinde buluştuk. On [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner/</em> </span></h4>
<p>Yılmaz Güney’in filmlerinden pek çoğunu senaryosuz çektiği bilinmektedir. Bu yazıda, birlikte çalıştığımız dönemden (1971) vereceğimiz örneklerle konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Önce o günlerin ortamından söz etmek gerekiyor.</p>
<p>1971 yılının Şubat ayında Ankara’daydım. Çok karışık günlerdi, sol bir darbenin hazırlandığı herkesin dilindeydi. Öğrenci gençler bağımsız örgütlenme peşindeydiler, bu amaçla Ankara’da iki banka soymuşlardı. Siyasal’dan Kızılay’a doğru yürürken, bir arabanın içinde Yılmaz Güney’i gördüm, yanında öğrenci gençler vardı. Onlar beni görmediler, araba Siyasal’a doğru uzaklaştı.</p>
<p>12 Mart’ta muhtıra verilmiş, ama hiç kimse bunu üstlenmemişti. Muhtıradan üç gün sonra İstanbul’da bir banka daha soyulmuştu. 16 Mart’ta Denizler yakalanmışlardı. Nisan ayının ilk yarısında önce işadamı Mete Has, sonra Doktor Rahmi Duman’ın oğlu rehin alınarak fidye istenmişti. Metropollerde ve Kürdistan’da sıkı yönetim ilan edilmişti (26 Nisan) ve Dev Genç kapatılmıştı.</p>
<p>Nisan başında Yılmaz Güney’in Levent’teki evine gitmiş ve kendisiyle çalışmak istediğimi söylemiştim. 0 sırada “Çirkin ve Cesur” adlı bu filmde oynuyordu. Mayıs’ta çekeceği filmde çalışabileceğimi söylemişti. Nisan ayı sonlarında “Çirkin ve Cesur” bitmek üzerindeydi. Polonezköy’deki film setine gitmiş, geceyi de orda geçirmiştim. Yılmaz Güney’le uzun uzun konuşmuştuk. Mayıs’ta Fatma Girik’le bir filme başlayacağını, İrfan Film’e gelmemi söylemişti. Radyoda aranan 62 kişinin adları anons ediliyordu sürekli olarak.</p>
<p>Mayıs ayında İrfan Atasoy’un yazıhanesinde buluştuk. On hazırlık yapmak için senaryoyu istedim. Yılmaz Güney iki elini yanlara açıp omuzlarını kaldırdı, “Senaryo yok” dedi. Ertesi gün filme başlayacaktık. “Peki yarın ne çekeceğiz? Nerede çekeceğiz? Kimleri çekeceğiz?” diye sordum. “Yaz” dedi, “Mekan Fatih Ormanları, oyuncular Fato ile ben&#8230; Spor bir araba, kırmızı olsun, üstü açılabilir cinsten. Güneş şemsiyesi, portatif masa ve sandalyeler, piknik malzemeleri filan&#8230;” Notlarımı alıp yapım yönetmenine ihtiyaç listesi verdim. Ertesi gün Salı’ydı. Yapımcılarda bir inanç vardır, Salı günü filme başlamazlar, “Salı sallanır” derler. Yılmaz Güney, yapımcı İrfan Atasoy’un bütün ısrarlarına karşın bildiğini okudu, 4 Mayıs 1971 Salı günü henüz adı belli olmayan filme başladık. Fatih Ormanları’nda atış talimi yapan Kara Çocuk’la Mavi Çocuk’un henüz bilinmeyen öyküsüne başladık. Öğlene doğru Yılmaz Güney beni kenara çekip Yusuf Küpeli’yi tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanıdığımı söyledim. Göreyim, Maslak’taki benzinciye gelecek olan Yusuf Küpeli ve arkadaşlarını alıp sete getirmekti. Benzinciye gidip beklemeye başladım. Salı günü burada çalışmamızın nedeni şimdi anlaşılmıştı: Önceden kararlaştırılan randevu Maslak’ta olduğu için, oraya yakın bir mekanda film çekiyor gibi görünüp buluşmayı bekliyorduk.</p>
<p>O gün benzinciye Küpeli ve arkadaşları gelmediler. Sonraki günlerde yine ikili sahnelerle oyalandık: Uçurtma sahnesi gibi&#8230; 10 Mayıs Pazartesi günü Kanlıca’da bir yalıda çalışmaya başladık. Mete Has ve Hakan Duman olaylarından esinlenen Yılmaz Güney’in kafasında öykü şekillenmeye başlamıştı: Kara Çocuk ile Mavi Çocuk adam kaçırıp fidye isteyeceklerdi. Sahne bir bilgi yarışması gibiydi. Yalı sahibi zengin çifte çeşitli sorular soruluyordu. Genel kültür sorularını bilen çift, ekmeğin fiyatını bilemiyordu. Bir soruda ise “Sekban-ı Cedit”in açıklaması isteniyordu. Filmde “Sekban-ı Cedit” sözü bir kaç yerde geçiyordu. Tanzimat döneminde kurulan bu ordu “Yeni Asker” anlamına geliyordu, 12 Mart darbesini ve sıkıyönetimi hatırlatmak amacıyla filmde kullanılıyordu. 17 Mayıs Pazartesi günü Tarabya’da Mesut Bey’in evinde çalışıyorduk. İsrail Başkonsolosu Elrom’un kaçırıldığını öğrendik. Ertesi sabah Yılmaz Güney bana gizlice bir zarf verdi. Tuvalete girip zarfı açtım: THKP-C’nin bildirisiydi. Radyoda yayınlanması için yazılmıştı. TRT bildiriyi yayınlamadı. Bunun yerine Başbakan yardımcısı Sadi Koçaş’ın tehditlerine yer verildi. Hafta sonunda İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, genel arama yapılacağı açıkladı. Yılmaz Güney kaldığım evin uygun olup olmadığını sordu. O sıra Galatasaray’da eski bir binanın altıncı katında, 11 odalı bir dairede, Genç Sinema’nın merkezinde kalıyordum. Yılmaz Güney adresi aldı, üç kişi göndereceğini söyledi.</p>
<p>22 Mayıs Cumartesi günü filmin final sahnesini çekmek için yine Fatih Ormanları’na gittik. Maslak yolunda askeri birlikler arama yapmak amacıyla bütün araçları durduruyorlardı. Yılmaz Güney belinden çıkardığı tabancayı bana verdi, alıp kemerime sokuş turdum. Film ekibini aramadılar nedense. Bu Smith-Wesson, Yusuf Küpeli’nin hediyesiydi, sonra “Umutsuzlar”da kullanıldı. Süleyman Turan filmde Yılmaz Güney’in çocukluk arkadaşı olan polis komiserini canlandırıyordu. Filmin son sahnesinde sivil ve resmi polisler, Kara Çocuk ile Mavi Çocuk’a pusu kuruyorlar, Komiser Süleyman ateş açılmasını engellemeye çalışıyordu. Kalabalık ve uzun bir sahneydi, bir günde çekilmesine olanak yoktu. Ertesi gün genel arama olacağı için sahneyi yarıda bırakıp evlere dağıldık. Gece 23.00’da sokağa çıkma yasağı başlayacaktı. Eve gidip Yılmaz Güney’in göndereceği üç kişiyi beklemeye başladım. Gece yarısına kadar kimse gelmeyince yattım.</p>
<p>Oysa o gece Yılmaz Güney Fatih’de bir evden arabasını aldığı Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Oktay Etiman ve Ulaş Bardakçı’yı Levent’e götürmüş. Ulaş orada ayrılıp bir başka eve gitmiş. Yılmaz Güney üç devrimciyi kendi evinde saklamıştı.</p>
<p>23 Mayıs Pazar gününü İstanbullular kapıdan dışarı çıkmadan, asker ve polisleri bekleyerek geçirmişlerdi. Bizim Galatasaray’daki eve gelen giden olmamıştı. Oysa Yılmaz Güney’in Levent’teki evine askerler gelmiş, ama arama yapmamışlardı. O gün Elrom’un cesedi bulunmuştu.</p>
<p>24 Mayıs Pazartesi günü yazıhaneye gittiğimde Yılmaz Güney’in gözaltına alındığını, Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda, birinci şubede olduğunu öğrendim. O haftayı Yılmaz Güney’i beklemekle geçirmiştik. Yapımcı filmin yarım kalmasından korkuyordu.</p>
<p>31 Mayıs Pazartesi günü filme kaldığımız yerden başladık. Yılmaz Güney bir gün önce bırakılmıştı. Yüzü solgundu, zayıflamıştı, sakalları uzamıştı. Bir an önce filmi bitirmek istiyordu. O gün filmin finalini çektik, Kara Çocuk ile Mavi Çocuk polis kurşunlarıyla can verdiler, ellerinde birer tane kırmızı gül vardı (*). O gün Nurhak’ta Sinan Cemgil ve arkadaşları öldürüldüler. Ertesi gün Feriköy’deki Tanık Plato’ya gidip bir sürü bağlantı sahneler çekip filmi apar-topar tamamladık. Haziran ayına girmiştik. O gün Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir Maltepe’de bir evde kıstırılmışlardı. O evden Mahir yaralı, Hüseyin ölü olarak çıktı.</p>
<p>Bundan sonraki 45 günü İstanbul dışında geçirdik. Çünkü Yılmaz Güney, sıkıyönetim bölgesi dışına sürgün edilmişti. MİT ve polis, Yılmaz Güney’in gençlere yardım ettiğini biliyordu. Gençleri bir an önce yakalamak istiyorlar, bunu için onların bütün kaynaklarını kesmek istiyorlardı. Yılmaz Güney de onları besleyen ana kaynaklardan biriydi. Barınma, silah ve para gibi en önemli ihtiyaçları Yılmaz Güney tarafından sağlanıyordu.</p>
<p>Haziran başında Ürgüp’de “Acı” adı verilen filme başladık. Yılmaz Güney elinde üç sayfalık bir öykü vardı, adı “Çiçek Ali” idi. Filmde başrol yine Fatma Girik’teydi. Kendisi İstanbul’da bir gazinoda şarkıcı olarak sahneye çıkacaktı. Bu yüzden on gün içinde onun bütün sahnelerini çekmek zorundaydık. Acı”yı da apar-topar çektik, büyük acılar içinde&#8230;</p>
<p>23 Haziran’da “Ağıt”ın çekimlerine başladık. Sabahları korku içinde gazetelere bakıyor, kimlerin öldüğünü, kimlerin yakalandığını, kimlerin ispiyon edildiğini acı içinde izliyorduk. Nurhak’da Sinan Cemgil ve arkadaşlarının muhbirler tarafından ele verilmesi Yılmaz Güney’i çok etkilemişti.</p>
<p>“Ağıt”ın vermek isteği mesaj şuydu: “Muhbirleri cezalandırın.” Filmin öyküsü içinde nöbette uyuyan eşkıyalardan biri de ölümle cezalandırılır. Filmin finalinde ise ölüsünü veya dirisini getirene ödül verilecek olan Çobanoğlu, yoksul bir köylü tarafından vurulur. Köylü zengin olmanın hayali içinde haykırarak koşar: “Kurtulduk, Allah yüzümüze güldü&#8230;” Film o anda sona erer.</p>
<p>“Ağıt”ta jandarmalar tarafından yakalanmış bir öğrenci gerillaya da yer verilmiştir. 17 Temmuz’da filmi bitirip İstanbul’a dönmüştük. Bir hafta sonra yeni bir filme başlayacaktık. Öğrenci örgütleri henüz bütünüyle ele geçirilememişti, sıkıyönetim sürüp gidiyordu. Genç Sinema’nın Galatasaray’daki merkezi basılmış, herkes dağıtılmıştı. Beyoğlu’nda küçük bir daire bulup oraya taşınmıştım.</p>
<p>26 Temmuz da “Umutsuzlar”ın çekimine İstanbul’da başladık. Elimizde yine senaryo yoktu. Bir mafya babasının aşkı üzerine film yapacaktık. Yusuf Küpeli bu arada Mahir Çayan ile çelişkiye düşmüş, ayrılmak peşindeydi. İki taraf da Yılmaz Güney’i kendi safında görmek istiyordu. Ulaş Bardakçı Yılmaz Güney’e daha yakındı. Saflardaki bölünme örgüt militanlarının morallerini bozuyordu. Militanlar artık silahları bırakmaktan, teslim olmaktan söz eder olmuşlardı. “Umutsuzlar”ın vermek istediği mesaj şuydu: “Silahınızı bırakmayın!”</p>
<p>Yazının başından beri sözünü ettiğim filmler, senaryosuz çekilmiş filmlerdir. Yılmaz Güney bu filmlere kendi yaşadıklarını, güncel olayları ve iletmek istediği mesajları ustalıkla yerleştirmiştir. Bu filmler 1971 yılında sansüre uğramadan sinemalarda gösterilmiş ve seyircisine ulaşmıştır&#8230;</p>
<p>(*) “Yarın Son Gündür” onaltı iş gününde çekildi.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 5. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/senaryosuz-film-cekmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Filmin Oluşumu – 2</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/bir-filmin-olusumu-2/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/bir-filmin-olusumu-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2000 15:49:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[teknik ve sinema]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=453</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / İşbölümü Film ekibinin başı yönetmendir, bütün gruplar ona bağlıdır. İlişkileri yönetmen yardımcısı düzenler ve yürütür. Filme başlamadan önce on-beş gün masabaşı çalışması yapılır. Senaryo masaya yatırılıp bütün ayrıntılar kağıda dökülür, listeler yapılır: Dış sahneler, iç sahneler, gece sahneleri, gündüz sahneleri sıralanır. Kostüm ve aksesuar listeleri çıkarılır. Oyuncuların hangi sahnelerde hangi kıyafetleri giyecekleri belirlenir. Her grubu ilgilendiren ihtiyaç listeleri düzenlenir. Filmin çekileceği mekanlar tespit edilir, gerekli izinleri almak için başvurular yapılır. Hangi oyuncuların hangi mekanlarda işleri olduğu, bir bakışta görülebilecek şekilde büyük kartonlara işlenip duvara asılır. &#160; Çekim Programı EV (7-9 GÜN) Gün / 2-7-9-20 Karı-Koca Gün / 28-34-41-46 Karı-Koca-Çocuk Gün / 13-14-15-41 Karı-Koca-Çocuk-Ana-Baba-Teyze-Amca Gün / 52-54 Ana-Baba-Teyze-Amca Gün / 56 Çocuk Gün / 49 Karı-Koca-Aşık Gün / 49 Karı-Koca-Aşık BAHÇE (2 GÜN) Gün / 19-40 Karı Gün / 12-25-27-32-48-51-55 Karı-Koca-Çocuk-Teyze OTEL (1 GÜN) 11-23-46                                              Karı-Aşık PLAJ (1 GÜN) 5-30                                                      Karı-Koca-Çocuk ARABA (1 GÜN) 4-29                                                      Karı-Koca-Şoför-Çocuk LOKANTA (1 GÜN) 10-22-44                                              Karı-Aşık DÜKKAN (1 GÜN) 8-16-21-35-43                                    Aşık-Karı YAZIHANE (2 GÜN) Gün / 3-17-24-36-53 Koca Gün / 31-39-47 Koca-Amca-Karı SOKAK (2 GÜN) Gün / 1-42-50 Aşık Gün / 6-18-26-33-37 Karı-Koca-Şoför-Bekçi &#160; &#160; Çekim programı yapılır, filmin kaç iş gününde tamamlanacağı kağıt üzerinde belirlenir. En zor işlerden biri, aynı sahnede rolü [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner /</em> </span></p>
<h3>İşbölümü</h3>
<p>Film ekibinin başı yönetmendir, bütün gruplar ona bağlıdır.</p>
<p><a href="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2014/12/ahmet_soner_cizim2.png"><img class="alignnone  wp-image-455" src="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2014/12/ahmet_soner_cizim2-300x266.png" alt="ahmet_soner_cizim2" width="300" height="266" /></a></p>
<p>İlişkileri yönetmen yardımcısı düzenler ve yürütür. Filme başlamadan önce on-beş gün masabaşı çalışması yapılır. Senaryo masaya yatırılıp bütün ayrıntılar kağıda dökülür, listeler yapılır: Dış sahneler, iç sahneler, gece sahneleri, gündüz sahneleri sıralanır. Kostüm ve aksesuar listeleri çıkarılır. Oyuncuların hangi sahnelerde hangi kıyafetleri giyecekleri belirlenir. Her grubu ilgilendiren ihtiyaç listeleri düzenlenir. Filmin çekileceği mekanlar tespit edilir, gerekli izinleri almak için başvurular yapılır. Hangi oyuncuların hangi mekanlarda işleri olduğu, bir bakışta görülebilecek şekilde büyük kartonlara işlenip duvara asılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="657">
<h3>Çekim Programı</h3>
<p>EV (7-9 GÜN)</p>
<ol>
<li>Gün / 2-7-9-20 Karı-Koca</li>
<li>Gün / 28-34-41-46 Karı-Koca-Çocuk</li>
<li>Gün / 13-14-15-41 Karı-Koca-Çocuk-Ana-Baba-Teyze-Amca</li>
<li>Gün / 52-54 Ana-Baba-Teyze-Amca</li>
<li>Gün / 56 Çocuk</li>
<li>Gün / 49 Karı-Koca-Aşık</li>
<li>Gün / 49 Karı-Koca-Aşık</li>
</ol>
<p>BAHÇE (2 GÜN)</p>
<ol>
<li>Gün / 19-40 Karı</li>
<li>Gün / 12-25-27-32-48-51-55 Karı-Koca-Çocuk-Teyze</li>
</ol>
<p>OTEL (1 GÜN)</p>
<p>11-23-46                                              Karı-Aşık</p>
<p>PLAJ (1 GÜN)</p>
<p>5-30                                                      Karı-Koca-Çocuk</p>
<p>ARABA (1 GÜN)</p>
<p>4-29                                                      Karı-Koca-Şoför-Çocuk</p>
<p>LOKANTA (1 GÜN)</p>
<p>10-22-44                                              Karı-Aşık</p>
<p>DÜKKAN (1 GÜN)</p>
<p>8-16-21-35-43                                    Aşık-Karı</p>
<p>YAZIHANE (2 GÜN)</p>
<ol>
<li>Gün / 3-17-24-36-53 Koca</li>
<li>Gün / 31-39-47 Koca-Amca-Karı</li>
</ol>
<p>SOKAK (2 GÜN)</p>
<ol>
<li>Gün / 1-42-50 Aşık</li>
<li>Gün / 6-18-26-33-37 Karı-Koca-Şoför-Bekçi</li>
</ol>
<p>&nbsp;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çekim programı yapılır, filmin kaç iş gününde tamamlanacağı kağıt üzerinde belirlenir. En zor işlerden biri, aynı sahnede rolü olan oyuncuları bir araya getirebilmektir. Çünkü kiminin ti-yatro oyunu vardır, kiminin gazino programı, kimi defileye çıkmaktadır, kimi ise turneye…</p>
<p>Yönetmen, birlikte çalışmak istediği görüntü yönetmenini seçer. Görüntü yönetmeni kendi eki-bini kurar, ayrıca ışık grubunun seçiminde de söz sahibidir. Yönetmen, birlikte çalışacağı sanat yönetmenini belirler. Sanat yönetmeni de kendi ekibini kurar. Bu ekibin içinde dekor, kostüm sorumluları ile kuaför ve makyöz yer alır. Yapımcı ise parasını emanet edeceği yapım yönetmenini, yönetmene danışarak belirler. Yapım yönetmeni, yapımcı ile yönetmen arasındaki köprüdür; ekibin toparlanması, çekim yapılacak mekana nakledilmesi, yemesi, içmesinden de o sorumludur. Bütün ödemeleri yapan da odur.</p>
<p>Sanat yönetmeni, filmin çekileceği bütün mekanları düzenlemekle sorumludur. Gerekirse marangozlara dekor yaptırır, gerekli eşyaları arayıp bulur, satın alınmasını ya da kiralanmasını sağlar. Oyuncuların kıyafetlerine, makyajlarına ve saç biçimlerine karar veren de odur.</p>
<h3>Çekim</h3>
<p>Ön hazırlıklar tamamlanınca filmin çekimine başlanır. Negatif film kameraya takılır ve ilk plan çekilir. Çekimlerin birbirine karışmaması için, klaket adı verlen kara bir tahtanın üzerine tebeşirle yazılan sahne numarası her çekimin öncesinde filme alınır. Filmler genellikle senaryodaki sıralamaya göre çekilmez, karmakarışık olarak çekilir. En sonundan başlanıp en başa dönülebilir, sonra ortasından devam edilebilir. Böyle yapılmasının nedeni, filmi en ekonomik biçimde ve kısa sürede bitirebilmektir. Türkiye&#8217;de bir film üç ya da dört haftada çekilir. İş programı ve bütçe buna göre yapılır. Eğer öngörülen zamanda film bitirilmezse, çalışanlara birer haftalık daha ödemek gerekir. Bu da filmin maliyetini yükseltir, yapımcının karını düşürür.</p>
<p>Dış sahnelerde hava durumu önemlidir. Çekilen sahneye güneşli bir havada başlanmışsa, o sahne bitene kadar öyle devam etmek gerekir. Bu yüzden havanın birden bulutlanıp kararması, yağmur ya da kar yağması işi aksatır. İç sahnelerde ise her türlü ortamı yaratmak mümkündür. Gece sahnesini gündüz çekmek, ya da tam tersini yapmak olanaklıdır. Yağmur ya da kar yağışını yapay olarak gerçekleştirmek mümkündür, çünkü kapı, pencere gibi küçük alanları kontrol etmek daha kolaydır. Elektrik kesintilerinde bile jeneratör kullanılarak çekimler sürdürülebilir.</p>
<p>En rahat çalışma ortamı ise dekor kurulabilen platolardır. Çünkü bu dekorlarda istediğiniz duvar panosunu yerinden çıkarıp daha geniş bir alanda istediğiniz kamera hareketlerini yapabilirsiniz. İsterseniz yere ray döşeyip kamerayı dolaştırabilirsiniz, isterseniz tavandan kuşbakışı çekimler yapabilirsiniz.</p>
<p>Oyuncuların her sahnede giydikleri kıyafetler ayrı-ayrı not edilmelidir. İçtikleri sigarının uzunluğu, bardaklarındaki sıvının ne kadar olduğu gibi en küçük ayrıntılar bile çok öenmlidir. Çünkü uzun bir sahne genellikle bir günde bitirilemez. Birkaç günde ve parça-parça çekilen sahnenin bütün ayrıntılarını not etmekle de yetinilmemeli ayrıca fotoğraflar çekilmelidir. Erkek oyuncuların sakal traşları sinek kaydı mı, yoksa iki günlük mü? Devamlılık yazmanı, bütün bu ayrıntılardan sorumludur.</p>
<p>Yönetmen çekime hazırlıklı olarak gelmelidir. Çekilecek sahnelerin bütün planlarını kağıt üzerinde çözümlemiş olmalıdır. Çekim sırasında tereddüt eden, &#8220;şurdan mı çeksem, buradan mı?&#8221; diye düşünen yönetmen, bütün ekibin güvenini yitirir. Yönetmen kararlı olmalıdır. Önce kamerayı koyacağı yere karar vermelidir. Kamera açısı belirlenince ışığın hazırlanmasına geçilir. Bu arada oyuncularla provalar yapılır, herkesin yeri belli olur. Çekilecek planda kamera hareketi varsa, set teknisyenleri işe koyulur. Kameranın gördüğü yerler düzenlenir. Sahnenin ışığı hazır olunca çekime başlanır. Şöyle bir sahne çekildiğini varsayalım: Kadın pencereden Adam&#8217;ın geldiğini görüp kapıya koşsun. Adam içeri girip koltuğa otursun, karşılıklı konuşsunlar. Bu sahne için yönetmen şöyle bir plan yapabilir:</p>
<p><a href="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2014/12/ahmet_soner_cizim3.png"><img class="alignnone size-medium wp-image-456" src="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2014/12/ahmet_soner_cizim3-300x177.png" alt="ahmet_soner_cizim3" width="300" height="177" /></a></p>
<p>Oyuncular, senaryodaki kişiyi canlandırmak için araştırma yapmak zorundadırlar: Konuşma biçimi, kullandığı sözcükler, oturuşu, kalkışı, yürüyüşü, el hareketleri, mimikleri, kılığı-kıyafeti gibi ayrıntılar çok iyi gözlenmiş olmalıdır. İyi bir ön hazırlık yapmış olan oyuncu, senaryoda bazı değişiklikler yapılmasına bile ön ayak olur. Bazen her sahneyi yeniden yazmak gerekebilir. Oyuncular perdede mümkün olduğu kadar çok görünmek isterler. Bu yüzden profesyoneller çoğu zaman rol çalarlar. &#8220;Rol çalmak&#8221; Marlon Brando&#8217;nun yaptığı gibi yavaş konuşmak, orada durup düşünmek, ağır hareket etmekle gerçekleştirilebilir. Böyle durumlarda yönetmen müdahele etmelidir. Çünkü bu gibi durumlar filmin temposunu düşürür, ritmini yavaşlatabilir.</p>
<p>Bir sahnenin planları çoğu zaman sırayla çekilmez. Işığı yapılan kamera açısındaki planlar ardarda çekilir. Daha sonra karşı açının ışığı hazırlanır. Yukarıdaki sahnenin planlarının çekim sahnesi şöyledir: Önce birinci plan çekilir, sonra 2, 4, 6 ve 8… Daha sonra ters açının ışığı hazırlanır; 3, 5, 7 ve 9&#8217;uncu planlar çekilir.</p>
<p>Çekimden önce hazırlanmış oan programa göre bütün iç ve dış sahneler filme alınır. Çekilen negatif filmler (ortalama 40 ile 100 kutu arasında olup her kutuda 120 metre film vardır) kamera asistanı tarafından numaralanır, doğal ışık mı kullanıldığı kutunun üzerine yazılır. Senaryo son kez gözden geçirilir, unutulan bir sahne ya da plan olup-olmadığına bakılır. Film sona erince herkes birbirine &#8220;geçmiş olsun&#8221; der. Çekilen negatif filmler laboratuvara gönderilir.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/bir-filmin-olusumu-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Filmin Oluşumu – 1</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/bir-filmin-olusumu-1/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/bir-filmin-olusumu-1/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2000 14:01:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[teknik ve sinema]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=426</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / Gösterime girene kadar, bir filmin hangi aşamalardan geçtiği, nasıl yapıldığı merak konusudur. Bu yazı dizisinde, başından sonuna kadar bir filmin oluşum sürecini adım-adım izlemeyi deneyeceğiz. Önce Fikir Film konuları genellikle edebiyat (öykü, roman) ya da tiyatro yapıtlarından perdeye uyaralanmaktadır. Elde bir metin olması elbette bir avantajdır, çünkü yapılacak iş o metni görselleştirmekten ibarettir. Eğer bir metinden yola çıkılmıyorsa, özgün bir senaryo yazılacaksa, iş daha zordur. Bir senaryoya başlamak için önce bir ana fikir gereklidir. Kitlelere ulaştırmak istediğiniz bir düşünceniz olmalıdır. Filmin öyküsü bu ana fikir çevresinde örülmelidir. Bir gazete haberinden bile yola çıkabilirsiniz. Bu haber bir hırsızlık, bir cinayet, bir boşanma haberi olabilir. Diyelim ki, “Kardeşlik” temasını işlemek istiyorsunuz. Bu temayı en iyi biçimde seyirciye iletebilmek için en uygun tipleri seçmek gerekir. Bu tipler filmin kahramanlarıdır. Onları öylesine yaratmalısınız ki, anlatmak istediğiniz düşünceyi en kestirme ve dolaysız yoldan dile getirebilsinler. Bu kahramanları ya iki düşman ulstan, ya da birbirlerinin kanlarına susamış iki aileden seçmek ilk akla gelen düşüncedir. Kahramanımız genç mi olmalıdır, yaşlı mı? Erkek mi olmalıdır, kadın mı? Kardeşlik temasına en iyi biçimde hizmet edecek olan hangisi ise onda karar kılacaksınız. Sonra Öykü Kahramanların karakterleri belirince sıra bir öykü kurmaya gelmiştir. Senarist kahramanları çeşitli mekanlarda dolaştırır, [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner /</em> </span></p>
<p>Gösterime girene kadar, bir filmin hangi aşamalardan geçtiği, nasıl yapıldığı merak konusudur. Bu yazı dizisinde, başından sonuna kadar bir filmin oluşum sürecini adım-adım izlemeyi deneyeceğiz.</p>
<h3>Önce Fikir</h3>
<p>Film konuları genellikle edebiyat (öykü, roman) ya da tiyatro yapıtlarından perdeye uyaralanmaktadır. Elde bir metin olması elbette bir avantajdır, çünkü yapılacak iş o metni görselleştirmekten ibarettir. Eğer bir metinden yola çıkılmıyorsa, özgün bir senaryo yazılacaksa, iş daha zordur. Bir senaryoya başlamak için önce bir ana fikir gereklidir. Kitlelere ulaştırmak istediğiniz bir düşünceniz olmalıdır. Filmin öyküsü bu ana fikir çevresinde örülmelidir. Bir gazete haberinden bile yola çıkabilirsiniz. Bu haber bir hırsızlık, bir cinayet, bir boşanma haberi olabilir. Diyelim ki, “Kardeşlik” temasını işlemek istiyorsunuz. Bu temayı en iyi biçimde seyirciye iletebilmek için en uygun tipleri seçmek gerekir. Bu tipler filmin kahramanlarıdır. Onları öylesine yaratmalısınız ki, anlatmak istediğiniz düşünceyi en kestirme ve dolaysız yoldan dile getirebilsinler. Bu kahramanları ya iki düşman ulstan, ya da birbirlerinin kanlarına susamış iki aileden seçmek ilk akla gelen düşüncedir. Kahramanımız genç mi olmalıdır, yaşlı mı? Erkek mi olmalıdır, kadın mı? Kardeşlik temasına en iyi biçimde hizmet edecek olan hangisi ise onda karar kılacaksınız.</p>
<h3>Sonra Öykü</h3>
<p>Kahramanların karakterleri belirince sıra bir öykü kurmaya gelmiştir. Senarist kahramanları çeşitli mekanlarda dolaştırır, onları sevindirir, öfkelendirir, kavga ettirir ve barıştırır. Film öyküsünde konuşmalara yer verilmesi, sadece olayların sıralaması yapılır. Sinopsis, adı verilen bu öykü üç-beş sayfayı geçmez, ayrıntılara, fazla önem verilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="657">ÖRNEK 1</p>
<p>1890 yılında altı arkadaşıyla “İş Teminine Muvaffak Olamaynlar Cemiyeti” adıyla bir dernek kurmaya karar veren Pertev Fazıl Efendi, bir dilekçeyle Bab-ı Ali’ye başvurmuş, dahiliye nazırının özel izniyle Aksaray’daki babadan kalma konakta çalışmalara başlamıştır. Kurucu heyetin ilk toplantısında başkanlığa seçilen Pertev Fazıl Efendi, Umumi Reislik sıfatını ölüm tarihi olan 1921 yılına kadar korumuştur. İlk on yıl içinde üye sayısı 1500’e, yirminci yılda 6800’e, otuzuncu yıl ise 87 bin küsura ulaşmıştır. Pertev Fazıl Efendi’nin zamansız kaybı yüzünden toplanan 16. fevkalade kongrede ilk umumi reisin oğlu Hüseyin Pertev Bey, oybirliği ile genel başkan seçilmiştir. Hüseyin Pertev Bey’in değişmez genel başkan olarak görev yaptığı kırk yıl içinde dernek büyük bir gelişme gösterm,iş, bütün şehirlerde açmış olduğu şubeleri vasıtasıyla üye sayısını 450 bine ulaştırmıştır. Bu arada cemiyatin adı “İş Bulamayanlar Derneği” olarak türkçeleştirilir. Hüseyin Pertev Bey’in 1961 yılında vefatıyla boşalan genel başkanlık, oğlu H. Fazıl Pertevoğlu tarafından doldurulmuştur. Üçüncü genel başkan, ilk iş olarak derneğin kuruluşundan beri genel merkez olarak kullanılan konağı yıktırmış, yerine modern bir gökdelen yaptırmıştır. Bugün derneğin şube sayısı 254, üye sayısı yaklaşık bir milyondur&#8230;</p>
<p>Ahmet Soner / “İş İştir” Dizi Film Öyküsü, 1979</p>
<p>&nbsp;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h3>Tretman</h3>
<p>Bu aşamaya gelindiğinde film öyküsü genişletilir. Mekan ve kişiler daha ayrıntılı bir biçimde kağıda dökülür. Konuşmalara yer verilmesi de, ne hakkında konuşulacağı özet olarak belirlenmelidir. Örneğin, “Ali ile Osman, babalarından kalan miras üzerine konuşurlar.” gibi&#8230; Tretman, yirmi-otuz sayfa kadar olabilir. Filmin omurgasını oluşturan öykü bu aşamada geliştirilir; kimin ne yapacağı, ne konuşacağı belirtilir.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="657">ÖRNEK 2</p>
<p>Bir meydanda duvara yapıştırılmış arananların afişi önünde toplanan kalabalığa sokulur Hüseyin Zeynel. Halit Rıfat’ın resmine bir çarpı işareti konmuş olduğunu görür. Kalabalığın konuşmasından evin bu sabah basıldığı, Halit Rıfat’ın vuruşmada öldüğü, ihbar edenin karşıki bakkal Hacı Remzi olduğu anlaşılır. Hüseyin Zeynel usulca oradan uzaklaşır.</p>
<p>Halit Rıfat’ın evinin bulunduğu sokağa gelen Hüseyin Zeynel bir-iki öksürür, sonra seslenir. Çuvalların ardında çırak görünür, ardından da uçkurunu toparlayan Hacı&#8230; Hüseyin Zeynel karşı evdeki zaptiye amcaların çırağı çağırdığını söyleyince, çocuk dışarı çıkar. Kendisini sivil taharri memuru olarak tanıtan Hüseyin Zeynel, bu sabah yapmış olduğu hizmetin mükafatını getirdiğini söyleyerek elini cebine sokar. Hacı Remzi alçakgönüllülükle gülümeyerek bu işin vazifesi olduğunu, vatan hainlerinin kurşuna dizilmesi gerektiğini gevelerken Hüseyin Zeynel ateş eder. Hacı Remzi şaşkın bir ifade ile terazinin üzerine yıkılır.</p>
<p>Silah seslerini duyan dükkana koşarken kapıda hüseyin Zeynel görünür. Tabancasını beline sokarak koşup köşeyi dönerken, iki sivil evden fırlayıp ardından ateş ederler. Biri dükkana giderken, öbürü Hüseyin Zeynel’in peşine takılır. Dükkanın önüne biriken kalabalıktan “Cezasını buldu” sözleri duyulur. Hüseyin Zeynel, peşindeki sivili atlatıp tramvaya biner. Arananların resimleri basılmış olan afişler tramvaylara da konulmuştur.</p>
<p>Ahmet Soner / “İstanbul İşgaldedir” Tretmanı, 1975</p>
<p>&nbsp;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h3>Senaryo</h3>
<p>Senaryo, yaklaşık olarak yüz sayfalık bir metindir. Filmin ilk görüntüsünden başlanarak sahne-sahne yazılır. Kişilerin en küçük hareketleri, davranışları ve konuşmaları kağıda geçirilir. Karşılıklı konuşmalar ya da iç konuşmalar senaryoda yer alır, en küçük ayrıtılara kadar mekan, dekor ve eşyalar betimlenir. Sahneler arası geçişler nasıl olacak? Kararma-açılma mı, zincirleme mi? Müzik nerede başlayıp, nerede bitecek? Bütün bunlar kağıda geçirilir. Senaryoyu okuyan biri, ister oyuncu olsun, ister kameraman, ister ışıkçı, filmi kafasında kurabilmelidir. Olayın geçtiği yer ve dönem, kişilerin birbirleriyle ilişkisi tıpkı bir romanda olduğu gibi anlaşılabilir olmalıdır. Romandan farkı edebiyat diliyle yazılmamış olmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="657">ÖRNEK 3</p>
<p>DİYARBEKİR’DE BİR KİTAPÇI (İç-Gün) Şubat 1968 / Kitapçı, İsmail</p>
<p>İsmail raflardaki kitaplara bak-</p>
<p>maktadır. Kenarda duran bir</p>
<p>“Forum” dergisini alıp bakar.</p>
<p>İSMAİL &#8211;              Satış nasıl gidiyor?</p>
<p>KİTAPÇI-             Şimdiye kadar pek iyi değildi, ama şu sıralar bir                                                                                       Kürdün seri yazıları çıkıyor. Bu yüzden çok ilgi                                                                                        gördü, millet kapışıyor.</p>
<p>İSMAİL &#8211;              Kimin yazısı?</p>
<p>KİTAPÇI-             İsmail Beşikçi&#8230;</p>
<p>İSMAİL &#8211;              Efendim&#8230;</p>
<p>KİTAPÇI-             İsmail Beşikçi dedim&#8230;</p>
<p>İSMAİL &#8211;              Ben de efendim dedim&#8230;</p>
<p>Kitapçı şaşırmıştır.</p>
<p>KİTAPÇI-             Anlamadım&#8230;</p>
<p>İSMAİL-               Beşikçi benim&#8230;</p>
<p>Kitapçı hararetle İsmail’in elini</p>
<p>sıkar.</p>
<p>KİTAPÇI-             Çok memnum oldum.</p>
<p>İSMAİL-               Beşikçi benim, ama Kürt değilim. Çorum’luyum.</p>
<p>KİTAPÇI-             Olamaz&#8230; O yazıları ancak bir Kürt yazabilir. Siz                                                                                     Beşikçi değilsiniz.</p>
<p>Cebinden kimlik kartını çıkaran</p>
<p>İsmail, kartı kitapçıya uzatır.</p>
<p>İSMAİL-               Bakın&#8230; O yazıları bir Türk yazamaz mı?</p>
<p>Kitapçı inanmamış gibidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahmet Soner / “36 Kitap = 13 Cezaevi” Senaryosu, 1980-1996</p>
<p>&nbsp;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h3>Çekim Senaryosu</h3>
<p>Çekim senaryosu yönetmen tarafından yazılır. Yönetmen hangi sahneyi nasıl çekeceğini, hangi objektifleri kullanacağını, hangi kamera hareketlerini istediğini, hangi sahnelerde vinç, dolly ya da şaryo kullanacağını senaryo üzerine not eder, hangi konuşmaların gereksiz, hangilerinin önemli olduğunu üzerini ya da altını çizerek belirtir. Her sahnenin kaç planda çekileceği belirlenen böyle bir senaryo, artıkçekim senaryosu haline gelmiştir. Buna dekupajı yapılmış senaryo denir. Bu senaryo teknik bir senaryodur, yönetim grubunda bulunur, başka kimseye verilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="657">ÖRNEK 4</p>
<p>5- KUNDURA TAMİRCİSİ (Dış-Gün) / İlyas, Tamirci</p>
<p>1.</p>
<p>Yk. pl.                    Bir ayakkabının tabanına çivi çakılmaktadır.</p>
<p>50 mm</p>
<p>PLONJE</p>
<p>2.</p>
<p>Bel. pl.                   Tamirci son çiviyi de çakar.</p>
<p>75 mm                  TAMİRCİ-           İnsan “ne oldum” dememeli, “ne oluyoruz yahu!”</p>
<p>demeli&#8230; Yanımda yirmi kişi çalışırdı bir zamanlar.</p>
<p>3.</p>
<p>Bel. pl.                   Tamirci eski günlere dalmıştır..</p>
<p>25 mm                  Yarım şişe şarap çıkarıp kafasına diker..</p>
<p>İlyas amors          TAMİRCİ-           Hey gidi günler hey&#8230;</p>
<p>İlyas’a döner.</p>
<p>TAMİRCİ-           Sen mert bir delikanlıya benziyorsun, arasıra uğra                                                                                   da sana ibret alınacak hayatımı anlatayım. Zaten                                                                                  benim hayatım roman&#8230;</p>
<p>Ayakkabıyı İlyas’a uzatır.</p>
<p>İlyas pabucu giyerken gülümser.</p>
<p>İLYAS-  Tersini söyleyene hiç rastlamadım.</p>
<p>Cebinden para çıkarıp uzatır.</p>
<p>İLYAS- Sağlıcakla kal.</p>
<p>Tamirci parayı alıp sakalına sürer,</p>
<p>sonra şişeyi kafasına diker.</p>
<p>İlyas çıkıp gider.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahmet Soner / “Hayatım Roman” Dizi Film Çekim Senaryosu, 1978</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h3>Ekip</h3>
<p>Senaryo bittiğinde çoğaltılıp filmde çalışacak olanlara dağıtılır. Bir film ekibi şu gruplardan oluşur:</p>
<p>Yönetim grubu: Filmin yönetmeni, yardımcısı, devamlılık yazmanı&#8230;</p>
<p>Görüntü grubu: Görüntü yönetmeni, kameraman, kamera asistanı, fotoğrafçı&#8230;</p>
<p>Işık grubu: Işık yönetmeni ve yardımcıları&#8230;</p>
<p>Set grubu: Set amiri ve set teknisyenleri&#8230;</p>
<p>Dekor-kostüm grubu: Sanat yönetmeni ve yardımcıları&#8230;</p>
<p>Ses grubu: Ses mühendisi ve yardımcıları&#8230;</p>
<p>Film ekibinde ayrıca kuaför ve makyöz gibi elemanlar da yer alabilir.</p>
<p>Filmin başrol oyuncuları, yardımcı roller ve figüranlar olarak sıralanan oyuncu kadrosu her filmde sayıca farklıdır. Bir kişi ile bin kişi arasında değişebilir. Genellikle bir filmde oynayanların sayısı otuz ile seksen arasındadır.</p>
<p>Film ekibinin sayısı ise, oyuncular dışında en az yirmi, en çok elli kişiye ulaşır.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/bir-filmin-olusumu-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
