<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; anı</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/ani/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>33 Yıl Önce</title>
		<link>https://yenifilm.net/2002/12/33-yil-once/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2002/12/33-yil-once/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Dec 2002 13:36:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=655</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin geçen sayısında Sayın Giovanni Scognamillo köşe yazılarına başlamış, köşesinin adını da “Arka Koltuk” koymuştu. Derginin yayın kurulundaki arkadaşlar bana da bir köşe önerdiklerinde ilk düşündüğüm köşenin başlığı oldu. Önce “Yan Balkon” adını uygun bulmuştum, ama daha sonra Giovanni Usta’nın geçen sayıda kullandığı başlığı ödünç almaya karar verdim: Eski Defterler. Evet, bu köşede eski defterleri karıştırmak için geçmişe yolculuk yapacağız hep birlikte. * * * 1968 / 2 Eylül Pazartesi &#8211; Üç-dört saat oturdum daktilonun başında, topu-topu beş satır yazabildim. Ay sonunda yazıların dizgiye girmesi gerekiyor. İlk sayısı Ekim’de çıkıyor derginin. 17 Eylül Salı &#8211; Sinematek’e uğradım, Onat’la Ece çalışıyor, Üstün telefonla boğuşuyordu. İlkay’la bir köşeye çekilip konuştuk. Daktilo boşalınca oturup yazıyı tamamladım. 3 Ekim Perşembe &#8211; Kervan sinemasının kapısında Sinematek üyelerine dergi sattık. Hediyesi bir lira olduğu için kapış-kapış gidiyordu. Ben 25 tane sattım, Üstün 42 tane&#8230; Onun çevresi daha geniş benden, hemen hemen herkesi tanıyor. Birkaç kişi dergiye abone oldu ayaküstü. Yüze yakın abonemiz var. Bu parayla altı sayı çıkarmak işten bile değil. Elden satışlarla derginin bir yılını garantiye almış sayılırız. 25 Ekim Cuma &#8211; Üç tane kısa film çekecek kadar negatif buldum bedavadan. Onbeş metrelik bobinleri karanlık odada makaralara sarmak [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner /</em> </span></h4>
<p>Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin geçen sayısında Sayın Giovanni Scognamillo köşe yazılarına başlamış, köşesinin adını da “Arka Koltuk” koymuştu. Derginin yayın kurulundaki arkadaşlar bana da bir köşe önerdiklerinde ilk düşündüğüm köşenin başlığı oldu. Önce “Yan Balkon” adını uygun bulmuştum, ama daha sonra Giovanni Usta’nın geçen sayıda kullandığı başlığı ödünç almaya karar verdim: Eski Defterler.</p>
<p>Evet, bu köşede eski defterleri karıştırmak için geçmişe yolculuk yapacağız hep birlikte.</p>
<p>* * *</p>
<p>1968 / 2 Eylül Pazartesi &#8211; Üç-dört saat oturdum daktilonun başında, topu-topu beş satır yazabildim. Ay sonunda yazıların dizgiye girmesi gerekiyor. İlk sayısı Ekim’de çıkıyor derginin.</p>
<p>17 Eylül Salı &#8211; Sinematek’e uğradım, Onat’la Ece çalışıyor, Üstün telefonla boğuşuyordu. İlkay’la bir köşeye çekilip konuştuk. Daktilo boşalınca oturup yazıyı tamamladım.</p>
<p>3 Ekim Perşembe &#8211; Kervan sinemasının kapısında Sinematek üyelerine dergi sattık. Hediyesi bir lira olduğu için kapış-kapış gidiyordu. Ben 25 tane sattım, Üstün 42 tane&#8230; Onun çevresi daha geniş benden, hemen hemen herkesi tanıyor. Birkaç kişi dergiye abone oldu ayaküstü. Yüze yakın abonemiz var. Bu parayla altı sayı çıkarmak işten bile değil. Elden satışlarla derginin bir yılını garantiye almış sayılırız.</p>
<p>25 Ekim Cuma &#8211; Üç tane kısa film çekecek kadar negatif buldum bedavadan. Onbeş metrelik bobinleri karanlık odada makaralara sarmak gerek. Son kullanma tarihi geçmiş filmleri Amerikalılar Gölcük’te çöplüğe atmışlar. Turgut Ören’in oğlu Kaya verdi bana filmleri. Acele bir senaryo yazmam gerek. En zoru kamera bulmak.</p>
<p>2 Kasım Cumartesi &#8211; Derginin ikinci sayısının dağıtımı için Sinematek’te toplandık. Maliyeti düşürmek için dergiyi kendimiz katlamaya karar vermiştik. 70 x 100’lük kağıt tabakalarına arkalı önlü basılmış olan dergi üç kez katlanınca 16 sayfalık bir forma oluyordu. “Genç Sinema” adı görünecek biçimde ikiye katlanan dergi ince bir bantla sarılıp üzerine abone adresleri yazılıyordu. Dağıtıma hazırlanan dergiler kitapçılara ve gazete satıcılarına onar, yirmişer bırakılıyor, önceki sayının iadeleri toplanıyordu. Sekiz-on kişi karıncalar gibi keyifle çalışıyorduk.</p>
<p>19 Kasım Salı &#8211; Senaryo ve filmler hazır, ama kamera yok. Zaten topu-topu 3-4 tane onaltılık kamera var İstanbul’da. Biri Robert Kolej Sinema Kulübü’ne ait, öbürü Maden-İş sendikasının malı&#8230; Heykeltraş Kuzgun’un Bolex’i meşgulmüş, geriye Celal Ülken’in kamerası kalıyor.</p>
<p>6 Aralık Cuma &#8211; Filmimden alınmış bir karenin kapağa basıldığı derginin üçüncü sayısını öğleden sonra kitapçılara dağıttım. Geçen sayının iadeleri ile satılanların parasını topladım. Sonra Kervan sinemasına gidip kapıda otuz tane kadar sattım&#8230;</p>
<p>12 Aralık Perşembe &#8211; Günler hızla gelip geçiyor, henüz kamera bulamadım. Yirmi gün sonra yeni yıl başlayacak. İki tane film eleştirisi yazmam gerek, bir türlü yazamıyorum nedense. Elim varmıyor. Oysa başlayalı aylar oldu, öylece duruyor yarım-yamalak.</p>
<p>***</p>
<p>Genç Sinema’nın ilk sayısı 1968’in Ekim ayında, 16’ncı ve son sayısı ise Nisan 1971’de yayımlanmıştı. On altı sayfadan oluşan dergi sadece iki kez 32 sayfalık olarak hazırlanmıştı (sayı 6-Mart 1969 ve sayı 12-Mart 1970). Bu iki sayının fiyatı 2,5 liraydı. Son üç sayıda ise fiyatı 150 kuruşa çıkarmak zorunda kalmıştık.</p>
<p>İlk sayıda yayımlanan “manifesto” niteliğindeki bildirim yazımında Onat Kutlar, Ece Ayhan, Üstün Barışta, Artun Yeres ve Jak Şolom’un emekleri bizlerden daha fazlaydı. Derginin arka kapağında yer alan “Genç Sinema’dan” adlı imzasız yazıların ilk üçü Ece Ayhan’a aitti. Daha sonra ikinci sayfada yer verilen bu giriş yazılarını 4, 5, 6 ve 13’üncü sayılarda Üstün Barışta, 7, 8, 9, 10, 12 ve 14’üncü sayılarda ben yazmıştım. Ayrıca 8, 9, 12 ve 14’üncü sayılardaki imzasız yazılar da bana aitti. 15’inci sayıda yer alan “Onatgillere Cevabımızdır” adlı polemik yazısı ise Tanju Kurtarel’indi.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 11. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2002/12/33-yil-once/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yol’un Çekim Öyküsü</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/yolun-cekim-oykusu/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/yolun-cekim-oykusu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2000 10:16:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yFilm]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner / 1980 yılının son ayları… Beş general darbe yapıp başa geçmişler. Yılmaz Güney, İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi&#8217;nde, aylardır üzerinde çalıştığı senaryoyu bitirir. Kurban Bayramı&#8217;nda izne çıkan mahkumlardan onbir tanesinin öyküsünü anlatmaktadır. Filmi yönetecek olan Erden Kıral, sık sık İmralı&#8217;ya gider, Yılmaz Güney ona öykülerini yazdığı mahkumları tanıtır. Bu arada filme yatırım yapacak bir İsviçre firması bullunur, çekim izni alınır ve ekip kurulur. 1981 yılının Ocak ayında Cunda Adası&#8217;nda filme başlanır. On yedi işgününde dört bin metre film çekilir. Şubat ayının ortalarında &#8220;Bayram&#8221; filminin yarım kaldığı haberi ortalığa yayılır. Yılmaz Güney&#8217;in yönetmeni görevden aldığı söylenmektedir. Yönetmenlik Şerif Gören&#8217;e önerilir. Şerif kendi projesini erteleyip işi kabul eder, benim de asistanlık yapmamı ister. Erden Kıral&#8217;ın çektiği sahnelerde oynayan on bir oyuncudan beşi (Aytaç Arman, Mahmut Cevher, Savaş Yurttaş, Erol Demiröz ve Kamil Sönmez) bizimle çalışmak istemezler, filmin durdurulmasını protesto ederler. Böylece yeni bir ekip kurup hazırlıklara girişiriz. Senaryo iki cilttir. Birincisi Arife, ikincisi Bayram… İlk bölümde cezaevindeki mahkumlar tanıtılır, görüşe gelenler, cezaevi ilişkileri anlatılır. Mahkumların çoğu Kurban Bayramı&#8217;nda izne gitmek umudundadır. İzne çıkacak yirmi beş mahkum belli olur. Hazırlıklara başlanır. Bayramdan bir gün önce mahkumlar izne ayrılır. Vapurla Bandırma&#8217;ya, minibüsle Bursa&#8217;ya, otogara gelinir. Otogarda askeri bir operasyona tanık olurlar. Bursa&#8217;nın göbeğinde [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300"><em>Ahmet Soner / </em></span></h4>
<p>1980 yılının son ayları… Beş general darbe yapıp başa geçmişler. Yılmaz Güney, İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi&#8217;nde, aylardır üzerinde çalıştığı senaryoyu bitirir. Kurban Bayramı&#8217;nda izne çıkan mahkumlardan onbir tanesinin öyküsünü anlatmaktadır. Filmi yönetecek olan Erden Kıral, sık sık İmralı&#8217;ya gider, Yılmaz Güney ona öykülerini yazdığı mahkumları tanıtır. Bu arada filme yatırım yapacak bir İsviçre firması bullunur, çekim izni alınır ve ekip kurulur. 1981 yılının Ocak ayında Cunda Adası&#8217;nda filme başlanır. On yedi işgününde dört bin metre film çekilir.</p>
<p>Şubat ayının ortalarında &#8220;Bayram&#8221; filminin yarım kaldığı haberi ortalığa yayılır. Yılmaz Güney&#8217;in yönetmeni görevden aldığı söylenmektedir. Yönetmenlik Şerif Gören&#8217;e önerilir. Şerif kendi projesini erteleyip işi kabul eder, benim de asistanlık yapmamı ister. Erden Kıral&#8217;ın çektiği sahnelerde oynayan on bir oyuncudan beşi (Aytaç Arman, Mahmut Cevher, Savaş Yurttaş, Erol Demiröz ve Kamil Sönmez) bizimle çalışmak istemezler, filmin durdurulmasını protesto ederler. Böylece yeni bir ekip kurup hazırlıklara girişiriz. Senaryo iki cilttir. Birincisi Arife, ikincisi Bayram… İlk bölümde cezaevindeki mahkumlar tanıtılır, görüşe gelenler, cezaevi ilişkileri anlatılır. Mahkumların çoğu Kurban Bayramı&#8217;nda izne gitmek umudundadır. İzne çıkacak yirmi beş mahkum belli olur. Hazırlıklara başlanır. Bayramdan bir gün önce mahkumlar izne ayrılır. Vapurla Bandırma&#8217;ya, minibüsle Bursa&#8217;ya, otogara gelinir. Otogarda askeri bir operasyona tanık olurlar. Bursa&#8217;nın göbeğinde bir delikanlı kurşuna dizilir. Mahkumlar ayrı otobüslere dağılırlar. Kimi Konya&#8217;ya gidecektir, kimi Eskişehir&#8217;e, kimi Aydın&#8217;a, kimi Adana&#8217;ya… Ertesi sabah Kurban Bayramı başlar, uzun yola iden mahkumlar daha evlerine varamamışlardır. Urfalı, Diyarbakırlı, Gaziantepli, Bingöllü mahkumlar bir an önce evlerine ulaşmaya çalışırlar. İkinci bölümde ise Kurban Bayramı, bütün gelenekleriyle anlatılmakta, her mahkumun ailsiyle yaşadıları resimlenmektedir. Bayram sonunda izinler bitmekte, bir an önce cezaevine dönme telaşı başlamaktadır.</p>
<p>Yılmaz Güney&#8217;in yazdığı senaryoyu o günün sıkıyönetim koşullarında filme çekmek neredeyse olanaksızdı. Bursa otogarındaki operasyon asla çekilemezdi. Kurban Bayramı&#8217;nı belgesel tadıyla verebilmek için çok masraf etmek gerekliydi. Ayrıca senaryo çok uzundu, tamamı çe-kilse en azından üç buçuk, dört saatlik bir film olurdu. Bu arada Yılmaz Güney Isparta Yarıaçık Cezaevi&#8217;ne nakledilmişti. Şerif Gören, senaryonun içinden çekebileceği bölümleri ayıkladı, yirmi sayfalık bir özet çıkardı. Bu özette on bir değil, altı mahkum anlatılıyordu. Şerif, Isparta&#8217;ya gidip Yılmaz Güney&#8217;le görüştü. Yılmaz Güney, Şerif&#8217;in önerisini onayladı. Son hazırlıkları tamamlayıp Mart başında yola çıktık. Filme Bingöl&#8217;den başlayacaktık. Bingöl&#8217;e yirmi kilometre uzaklıktaki Yolçatı&#8217;da Kayakevi&#8217;ne yerleştik. Ekip yirmi iki kişiydi. 6 Mart 1981 Cuma günü Karlıova&#8217;da çekime başladık. Karayolunun iki yanında iki metre yüksekliğinde kar vardı. Tarık Akan&#8217;ın bir atla köye giderken fırtınaya yakalanması ve donma tehlikesiyle karşılaşması bölümünü çekiyorduk. Sürekli kar yağmadığı için kendimiz yapmak zorundaydık. Bu yüzden akşamları Kayakevi&#8217;nde strofor tabakalarını rendeleyip çuvallara dolduruyorduk. Doğanın beyazlığı herkesin gözlerini etkilemiş, ekip kızarmış gözlerle çalışmak zorunda kalmıştı. Sabah uyandığımızda Kayakevi&#8217;nin sularını donmuş buluyorduk. Diş fırçamızı ve havlumuzu alıp Elazığ-Bingöl karayolunun öbür yakasındaki Yolçatı köyünün çeşmesine gidiyorduk. Köylüler kendilerini &#8220;Köyün Muhtarı&#8221;, &#8220;Köyün Öğretmeni&#8221;, &#8220;Köyün Bekçisi&#8221; gibi sıfatlarla tanıtıyorlardı. Biz de kendimizi &#8220;Köyün Kameramanı&#8221;, &#8220;Köyün Senaristi&#8221;, &#8220;Köyün Rejisörü&#8221; ve &#8220;Köyün Aktörü&#8221; diye tanımlar olmuştuk. Sancak kasabasında nalbant dükkanı ile sağlık ocağı sahnelerini çektik. Ulaşımı sağlamak en büyük sorundu, önümüzde dozer olmadan hiçbir yere gidemez olmuştuk. Atın öldüğü sahne herkesi çok yordu ve üzdü. Veterinerin şırınga ettiği ilaç, hayvanı bir türlü bayıltamıyordu. Bir doz verildi, at bana mısın demiyordu. Rol gereği Tarık Akan, tabancasını çekip atış başına ateş etmeliydi. On gündür atla haşır-neşir olan Tarık buna yanaşmadı. Köylülerden biri Tarık&#8217;ın kılığına bürünüp ata kurşun sıktı, at oralı değil, kişneyerek şaha kalkıyorduç Köylü bütün kurşunları boşalttı, at başını kaldırıp bize bakıyor, bir türlü ölmüyordu. Herkes berbat durumdaydı. Set teknisyenlerinden biri bıçağı çekip hayvanın boğazını kesmese, bu işkence ne kadar sürecekti kimbilir?</p>
<p>19 Mart&#8217;ta Palu&#8217;dan trenle Genç&#8217;e gidiyoruz. O kadar çok tünel var ki, kırık camlardan içeri giren duman sayesinde neredeyse boğulmak üzereyiz. Filmin en zor bölümü olan karlı sahneleri bitiri-yoruz sonunda. Güneye doğru iniyoruz. Diyarbakır&#8217;da Saruhan Oteli&#8217;ne yerleşi-yoruz. Newroz günü, oyuncularla birlikte Sıkıyönetim Komutanını ziyaret edi-yoruz. &#8220;Bugün işiniz zor&#8221; diyorum komutana, &#8220;Sabaha kadar ateş yakarlar.&#8221; Komutanın yüzü birden değişiyor, &#8220;Nereden biliyorsun, nerelisin?&#8221; diye sorguya başlıyor. Daha önce buralara geldiğimi söyleyip geçiştirmesem, soluğu ünlü Cezaevi&#8217;nde alacağım. Diyarbakır&#8217;da Halil Ergün&#8217;ün sahnele-rine başlıyoruz. Yanımızda bizi korumak için askeri bir tim hazır bekliyor. Tren sahnelerini çekmek için üst üste üç gün Kurtalan&#8217;a gidip dönüyoruz. Sabaha kadar Kurtalan&#8217;da bekleyen trenin içinde çalışıyoruz. Kondüktör rolü için Diyarbakır&#8217;dan getirdiğimiz arkadaş, kameranın karşısında tutulup kalıyor. Onun üniformasını sırtıma geçirip ben oynamak zorunda kalıyorum. Diyarbakır garında çift kamera kullanarak belgesel görüntüler çekiyoruz bir yandan da.</p>
<p>30 Mart&#8217;ta Urfa&#8217;ya geçiyoruz. Ortalık bahar havası, herkes yünlüleri çıkartıyor sırtından. Kapaklı Oteli&#8217;ne yerleşiyoruz. Ankara&#8217;dan Valiliğe bir emir gelmiş: &#8220;Ekipteki yabancı uyrukluların tespit edilmesi…&#8221; Herkes notere gidip kimlik tespiti yaptırıyor. Bu yüzden iki gün boş oturuyoruz. Sonunda çekim yapmamıza izin veriliyor. 3 Nisan&#8217;da Suruç&#8217;un sınır köylerinde çalışmaya başlıyoruz. İki gün sonra başrol oyuncularımızdan Necmettin Çobanoğlu attan düşüyor, hemen hastahaneye kaldırıyoruz. O&#8217;nun olmadığı sahneleri çekip bekliyoruz. Üç gün sonra Necmettin geliyor, biraz zayıflamış ve sararmış olarak… 12 Nisan&#8217;da Antep&#8217;e geçiyoruz. İşler yolunda gidiyor, iki gün içinde çekimleri tamamlıyoruz. Özel bir otobüs tutup İstanbul&#8217;a dönüyoruz, çıkışımızdan tam kırk dört gün sonra… Bu süre içinde otuz üç gün çekim yapmış, filmin yarısından çoğunu çekmiş bulunuyoruz.</p>
<p>2 Mayıs&#8217;ta İstanbul&#8217;da çekimlere devam ediyoruz. Büyükada&#8217;da İmralı sahnelerini çekiyoruz. Mevlanakapı Yurdu&#8217;nda cezaevi dekoru yapıp iki gün çalışıyoruz. 8 Mayıs&#8217;ta yeniden yollara düşüyoruz, bu sefer vapurla… Hava bozuk, Mudanya vapuru Marmara&#8217;nın ortasında fındık kabuğu gibi sallanıyor. Ekip dökülmeye başlıyor, mideler bozuluyor. Deniz tutmayan iki kişi kalıyor, kameraman Erdoğan Engin ve ben. Sadece ikimiz ayaktayız. İmralı Adası&#8217;nı çekiyoruz. Mudanya&#8217;dan Bursa&#8217;ya geçip otobüse biniyoruz. Konya&#8217;ya kadar çekim yapa yapa gidiyoruz. Oradan Adana&#8217;ya geçi-yoruz, İpek Palas&#8217;a yerleşiyoruz. Ekibin sayısı neredeyse yarıya düşmüş, çünkü geriye kalan bölümlerin çekimi daha kolay. Adana garajını çekip Urfa Cesur otobüsüyle Gavur Dağları&#8217;na gidiyoruz. Yollarda yapılan aramaları çekiyoruz. Adana&#8217;da beş gün kalıp bütün bağlantı sahnelerini tamamlıyoruz. Filmin montajında yer verilmeyen altıncı mahkumun (Güven Şengil) sahnelerini de bitirip İstanbul&#8217;a dönüyoruz. Bu ikinci seferimiz sekiz gün sürüyor ve yedi gün film çeki-yoruz. Filmin bitmesi için bir gün daha çalışmak gerekiyor, ama Güney Film zor durumda, para sıkıntısı çekiyor. Ekip dağılırsa bir daha toparlamak çok zor. Herkes bekliyor. Aradan tam üç geçiyor. 18 Ağustos günü &#8220;Kuyumcu Soygunu&#8221; sahnesini de çekiyoruz, film tamamlanı-yor. Böylelikle film kırk altı işgününde çekilmiş oluyor.</p>
<h3>Çekim Sonrası</h3>
<p>Çekilen negatifler yurtdışında yıkanı-yor. Kurguyu yapmak için Şerif&#8217;in de gitmesi gerek, ama pasaport alamıyor. Ertesi yıl filmin Cannes Festivali&#8217;nde ödül aldığını duyuyoruz, çok seviniyoruz. İnsan, aylarca emek verdiği bir filmin başarısı karşısında çabalarının boşa gitmediğine sevinerek &#8220;Helal olsun&#8221; diyor. Bütün emeği geçenlere &#8220;Helal olsun!&#8221;</p>
<p>On beş binden fazla filmin künyesinin yer aldığı, dünyanın en önemli film kılavuzlarından biri olan Lesli Halliwell&#8217;in &#8220;Film Guide&#8221; adlı kitabının beşinci basımında sadece bir tek filmimiz var, o da &#8220;YOL&#8221;… Film ancak on bir yıl sonra İstanbul&#8217;da seyirci karşısına çıkabiliyor. 1 Ekim 1993&#8217;te Abdi İpekçi Kapalı Spor Salonu&#8217;nda yedi, sekiz bin kişi çok kötü koşullar altında, yarı aydınlıkta filmi izliyorlar.</p>
<p>&#8220;Yol&#8221;un çileli öyküsü bitmek bilmiyor. Film, izleyicinin karşısına çıkabilmek için altı yıl daha bekliyor. Çekiminden ancak 18 yıl sonra sinemalarda gösterime girebiliyor. Yaklaşık üç ay içinde 430 bin kişi filmi izlemek şansına ulaşıyor. Filmi görebilenlerin ortak kanısı &#8220;Türkiye&#8217;de bugüne kadar yapılmış en iyi filmin YOL olduğu&#8221;dur. Film henüz birçok ilde gösterilmedi, ancak büyük kentlerde seyircisine ulaştı.</p>
<h3>Aykırı Düşünceler</h3>
<p>Eleştirmenlerin &#8220;başyapıt&#8221; olduğu konusunda ağız birliği ettikleri &#8220;Yol&#8221;, aslında Yılmaz Güney&#8217;in yazmış olduğu senaryonun kırpılmış, yumuşatılmış, değiştirilmiş ve güdükleştirilmiş bir uyarlamasıdır. Bu biçimiyle bile &#8220;başyapıt&#8221;, &#8220;gelmiş geçmiş en iyi film&#8221; ünvanlarını alan &#8220;Yol&#8221; karşısında şu soruyu kendi kendime sormadan edemiyorum: &#8220;Filmi Yılmaz Güney çekebilseydi, ne olurdu acaba?&#8221; Hiç kuşkusuz dünya çağında bir film çıkardı ortaya.</p>
<p>Çünkü senaryo rastgele yazılmış birşey değildi, üzerinde aylarca düşünülmüş, bütün ayrıntıları ince ince hesaplanmış ve tam sekiz kez yeniden yazılmış bir senaryo idi. Üstelik Kurban Bayramı için izne çıkan on bir mahkumun öyküleri bir mozaik oluşturuyor, böylelikle 12 Eylül 1980 sonrası Türkiyesi&#8217;nin geniş bir panoraması gözler önüne seriliyordu. Kurban Bayramı, özellikle seçilmişti. İzne çıkan kader kurbanları, dışarısının bir hapishaneden daha beter olduğunu anlı-yorlardı. Mahkumlar bayram izni boyunca kurbanlar da veriyordu ayrıca. Filmde Mehmet Salih ile karısı trende vuruluyor, Ömer&#8217;in abisi sınırı geçerken kurşunlanı-yor, Seyyit Ali&#8217;nin karısı ise karda donarak ölüyordu. Çekilmeyen bölümlerde Battal&#8217;ın karısı doğururken ölüyor, Abbas ve bütün ailesi zehirli kıyma yüzünden hayatlarını yitiriyorlardı.</p>
<p>250 sayfalık özgün senaryonun filme çe-kilmeyen diğer beş mahkumu Eskişehir&#8217;li İsmail, Toros köylerinden Battal, Tarsus&#8217;lu Abbas, Adana&#8217;lı Hıdır ve Mercan tipleriydi. İsmail bayram izninde düğün yapıp evleniyor ve gerdeğe giriyordu. Hep kız çocuğu olan Battal, izinde bir oğul sahibi oluyor ama karısını kaybediyordu. Okuma-yazması olmayan fukara Abbas ise belediyenin kamyonundan çaldığı zehirli kıyma ile eve eli boş gitmekten kurtuluyor, ama köfteleri yiyen bütün aile, köpeğine kadar zehirleniyordu.</p>
<p>Eşleri ölmüş olan Adana&#8217;lı Hıdır ile Mercan, çocuklarını görmek ve hasret gidermek için bayram izninden yararlanı-yorlardı. Mercan, lisede okuyan oğlunun siyasi olaylara karıştığı için gözaltına alındığını öğreniyor, küçük oğlunu sünnet ettirip tekrar cezaevine dönüyordu. Hıdır ise evlatlık olarak bir aileye verilmiş olan kızının izini sürüyor, &#8220;sapık&#8221; olduğu ihbarıyla karakollara düşüyordu.</p>
<p>İstanbul&#8217;da Mudanya vapurunun yanaştığı rıhtımda İmralı&#8217;ya görüşe giden ailelerle başlayan senaryo, Mudanya iskelesi yakınında bir kahvede izinden sağ-salim dönebilen mahkumlarla bitiyordu. En azından üç saatlik bir film olabilecek Yılmaz Güney&#8217;in özgün senaryosu bence yeni baştan filme alınmalıdır. Yılmaz Güney&#8217;in seçmiş olduğu oyuncularla çe-kilmelidir film.</p>
<h3>Filmin Gizli Kahramanları</h3>
<p>&#8220;Yol&#8221;un çekiminden bugüne kadar 18 yıl geçti. Bu arada beş kişiyi yitirdik. Başta Yılmaz Güney olmak üzere onları tek tek anmak isterim.</p>
<p>Film çekimi boyunca yeme, içme ve yatma gibi sorunlarla uğraşan yapım müdürümüz Sabri ASLANKAYA&#8217;yı, kamera asistanımız ve ikinci kameramanımız Ali DÜVENCİ&#8217;yi, çekim sırasında en çabuk ve pratik buluşlarla bütün sorunları çözen set amirimiz Necip KOÇAK&#8217;ı ve Mehmet Salih&#8217;in yatalak arkadaşı Zafer rolünü üstlenen oyuncumuz Turgut SAVAŞ&#8217;ı sevgi ve saygıyla anıyorum.</p>
<p>Filmin diğer gizli kahramanlarına, ka-meraman Erdoğan ENGİN&#8217;e, asistan Turgay AKSOY&#8217;a, fotoğrafçı Gülnur SÖZMEN&#8217;e, ışık teknisyenleri Mustafa KOÇYİĞİT ile Nurettin AKÇABAY&#8217;a, set teknisyenleri Ekrem ÜLGEY, Şeref YILMAZ ve İbrahim KUL&#8217;a başarılar dili-yorum.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/yolun-cekim-oykusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Senaryosuz film çekmek&#8230;</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/senaryosuz-film-cekmek/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/senaryosuz-film-cekmek/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 14:55:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet soner]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=509</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Soner/ Yılmaz Güney’in filmlerinden pek çoğunu senaryosuz çektiği bilinmektedir. Bu yazıda, birlikte çalıştığımız dönemden (1971) vereceğimiz örneklerle konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Önce o günlerin ortamından söz etmek gerekiyor. 1971 yılının Şubat ayında Ankara’daydım. Çok karışık günlerdi, sol bir darbenin hazırlandığı herkesin dilindeydi. Öğrenci gençler bağımsız örgütlenme peşindeydiler, bu amaçla Ankara’da iki banka soymuşlardı. Siyasal’dan Kızılay’a doğru yürürken, bir arabanın içinde Yılmaz Güney’i gördüm, yanında öğrenci gençler vardı. Onlar beni görmediler, araba Siyasal’a doğru uzaklaştı. 12 Mart’ta muhtıra verilmiş, ama hiç kimse bunu üstlenmemişti. Muhtıradan üç gün sonra İstanbul’da bir banka daha soyulmuştu. 16 Mart’ta Denizler yakalanmışlardı. Nisan ayının ilk yarısında önce işadamı Mete Has, sonra Doktor Rahmi Duman’ın oğlu rehin alınarak fidye istenmişti. Metropollerde ve Kürdistan’da sıkı yönetim ilan edilmişti (26 Nisan) ve Dev Genç kapatılmıştı. Nisan başında Yılmaz Güney’in Levent’teki evine gitmiş ve kendisiyle çalışmak istediğimi söylemiştim. 0 sırada “Çirkin ve Cesur” adlı bu filmde oynuyordu. Mayıs’ta çekeceği filmde çalışabileceğimi söylemişti. Nisan ayı sonlarında “Çirkin ve Cesur” bitmek üzerindeydi. Polonezköy’deki film setine gitmiş, geceyi de orda geçirmiştim. Yılmaz Güney’le uzun uzun konuşmuştuk. Mayıs’ta Fatma Girik’le bir filme başlayacağını, İrfan Film’e gelmemi söylemişti. Radyoda aranan 62 kişinin adları anons ediliyordu sürekli olarak. Mayıs ayında İrfan Atasoy’un yazıhanesinde buluştuk. On [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300;"><em>Ahmet Soner/</em> </span></h4>
<p>Yılmaz Güney’in filmlerinden pek çoğunu senaryosuz çektiği bilinmektedir. Bu yazıda, birlikte çalıştığımız dönemden (1971) vereceğimiz örneklerle konuya açıklık getirmeye çalışacağım. Önce o günlerin ortamından söz etmek gerekiyor.</p>
<p>1971 yılının Şubat ayında Ankara’daydım. Çok karışık günlerdi, sol bir darbenin hazırlandığı herkesin dilindeydi. Öğrenci gençler bağımsız örgütlenme peşindeydiler, bu amaçla Ankara’da iki banka soymuşlardı. Siyasal’dan Kızılay’a doğru yürürken, bir arabanın içinde Yılmaz Güney’i gördüm, yanında öğrenci gençler vardı. Onlar beni görmediler, araba Siyasal’a doğru uzaklaştı.</p>
<p>12 Mart’ta muhtıra verilmiş, ama hiç kimse bunu üstlenmemişti. Muhtıradan üç gün sonra İstanbul’da bir banka daha soyulmuştu. 16 Mart’ta Denizler yakalanmışlardı. Nisan ayının ilk yarısında önce işadamı Mete Has, sonra Doktor Rahmi Duman’ın oğlu rehin alınarak fidye istenmişti. Metropollerde ve Kürdistan’da sıkı yönetim ilan edilmişti (26 Nisan) ve Dev Genç kapatılmıştı.</p>
<p>Nisan başında Yılmaz Güney’in Levent’teki evine gitmiş ve kendisiyle çalışmak istediğimi söylemiştim. 0 sırada “Çirkin ve Cesur” adlı bu filmde oynuyordu. Mayıs’ta çekeceği filmde çalışabileceğimi söylemişti. Nisan ayı sonlarında “Çirkin ve Cesur” bitmek üzerindeydi. Polonezköy’deki film setine gitmiş, geceyi de orda geçirmiştim. Yılmaz Güney’le uzun uzun konuşmuştuk. Mayıs’ta Fatma Girik’le bir filme başlayacağını, İrfan Film’e gelmemi söylemişti. Radyoda aranan 62 kişinin adları anons ediliyordu sürekli olarak.</p>
<p>Mayıs ayında İrfan Atasoy’un yazıhanesinde buluştuk. On hazırlık yapmak için senaryoyu istedim. Yılmaz Güney iki elini yanlara açıp omuzlarını kaldırdı, “Senaryo yok” dedi. Ertesi gün filme başlayacaktık. “Peki yarın ne çekeceğiz? Nerede çekeceğiz? Kimleri çekeceğiz?” diye sordum. “Yaz” dedi, “Mekan Fatih Ormanları, oyuncular Fato ile ben&#8230; Spor bir araba, kırmızı olsun, üstü açılabilir cinsten. Güneş şemsiyesi, portatif masa ve sandalyeler, piknik malzemeleri filan&#8230;” Notlarımı alıp yapım yönetmenine ihtiyaç listesi verdim. Ertesi gün Salı’ydı. Yapımcılarda bir inanç vardır, Salı günü filme başlamazlar, “Salı sallanır” derler. Yılmaz Güney, yapımcı İrfan Atasoy’un bütün ısrarlarına karşın bildiğini okudu, 4 Mayıs 1971 Salı günü henüz adı belli olmayan filme başladık. Fatih Ormanları’nda atış talimi yapan Kara Çocuk’la Mavi Çocuk’un henüz bilinmeyen öyküsüne başladık. Öğlene doğru Yılmaz Güney beni kenara çekip Yusuf Küpeli’yi tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanıdığımı söyledim. Göreyim, Maslak’taki benzinciye gelecek olan Yusuf Küpeli ve arkadaşlarını alıp sete getirmekti. Benzinciye gidip beklemeye başladım. Salı günü burada çalışmamızın nedeni şimdi anlaşılmıştı: Önceden kararlaştırılan randevu Maslak’ta olduğu için, oraya yakın bir mekanda film çekiyor gibi görünüp buluşmayı bekliyorduk.</p>
<p>O gün benzinciye Küpeli ve arkadaşları gelmediler. Sonraki günlerde yine ikili sahnelerle oyalandık: Uçurtma sahnesi gibi&#8230; 10 Mayıs Pazartesi günü Kanlıca’da bir yalıda çalışmaya başladık. Mete Has ve Hakan Duman olaylarından esinlenen Yılmaz Güney’in kafasında öykü şekillenmeye başlamıştı: Kara Çocuk ile Mavi Çocuk adam kaçırıp fidye isteyeceklerdi. Sahne bir bilgi yarışması gibiydi. Yalı sahibi zengin çifte çeşitli sorular soruluyordu. Genel kültür sorularını bilen çift, ekmeğin fiyatını bilemiyordu. Bir soruda ise “Sekban-ı Cedit”in açıklaması isteniyordu. Filmde “Sekban-ı Cedit” sözü bir kaç yerde geçiyordu. Tanzimat döneminde kurulan bu ordu “Yeni Asker” anlamına geliyordu, 12 Mart darbesini ve sıkıyönetimi hatırlatmak amacıyla filmde kullanılıyordu. 17 Mayıs Pazartesi günü Tarabya’da Mesut Bey’in evinde çalışıyorduk. İsrail Başkonsolosu Elrom’un kaçırıldığını öğrendik. Ertesi sabah Yılmaz Güney bana gizlice bir zarf verdi. Tuvalete girip zarfı açtım: THKP-C’nin bildirisiydi. Radyoda yayınlanması için yazılmıştı. TRT bildiriyi yayınlamadı. Bunun yerine Başbakan yardımcısı Sadi Koçaş’ın tehditlerine yer verildi. Hafta sonunda İstanbul’da sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, genel arama yapılacağı açıkladı. Yılmaz Güney kaldığım evin uygun olup olmadığını sordu. O sıra Galatasaray’da eski bir binanın altıncı katında, 11 odalı bir dairede, Genç Sinema’nın merkezinde kalıyordum. Yılmaz Güney adresi aldı, üç kişi göndereceğini söyledi.</p>
<p>22 Mayıs Cumartesi günü filmin final sahnesini çekmek için yine Fatih Ormanları’na gittik. Maslak yolunda askeri birlikler arama yapmak amacıyla bütün araçları durduruyorlardı. Yılmaz Güney belinden çıkardığı tabancayı bana verdi, alıp kemerime sokuş turdum. Film ekibini aramadılar nedense. Bu Smith-Wesson, Yusuf Küpeli’nin hediyesiydi, sonra “Umutsuzlar”da kullanıldı. Süleyman Turan filmde Yılmaz Güney’in çocukluk arkadaşı olan polis komiserini canlandırıyordu. Filmin son sahnesinde sivil ve resmi polisler, Kara Çocuk ile Mavi Çocuk’a pusu kuruyorlar, Komiser Süleyman ateş açılmasını engellemeye çalışıyordu. Kalabalık ve uzun bir sahneydi, bir günde çekilmesine olanak yoktu. Ertesi gün genel arama olacağı için sahneyi yarıda bırakıp evlere dağıldık. Gece 23.00’da sokağa çıkma yasağı başlayacaktı. Eve gidip Yılmaz Güney’in göndereceği üç kişiyi beklemeye başladım. Gece yarısına kadar kimse gelmeyince yattım.</p>
<p>Oysa o gece Yılmaz Güney Fatih’de bir evden arabasını aldığı Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Oktay Etiman ve Ulaş Bardakçı’yı Levent’e götürmüş. Ulaş orada ayrılıp bir başka eve gitmiş. Yılmaz Güney üç devrimciyi kendi evinde saklamıştı.</p>
<p>23 Mayıs Pazar gününü İstanbullular kapıdan dışarı çıkmadan, asker ve polisleri bekleyerek geçirmişlerdi. Bizim Galatasaray’daki eve gelen giden olmamıştı. Oysa Yılmaz Güney’in Levent’teki evine askerler gelmiş, ama arama yapmamışlardı. O gün Elrom’un cesedi bulunmuştu.</p>
<p>24 Mayıs Pazartesi günü yazıhaneye gittiğimde Yılmaz Güney’in gözaltına alındığını, Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda, birinci şubede olduğunu öğrendim. O haftayı Yılmaz Güney’i beklemekle geçirmiştik. Yapımcı filmin yarım kalmasından korkuyordu.</p>
<p>31 Mayıs Pazartesi günü filme kaldığımız yerden başladık. Yılmaz Güney bir gün önce bırakılmıştı. Yüzü solgundu, zayıflamıştı, sakalları uzamıştı. Bir an önce filmi bitirmek istiyordu. O gün filmin finalini çektik, Kara Çocuk ile Mavi Çocuk polis kurşunlarıyla can verdiler, ellerinde birer tane kırmızı gül vardı (*). O gün Nurhak’ta Sinan Cemgil ve arkadaşları öldürüldüler. Ertesi gün Feriköy’deki Tanık Plato’ya gidip bir sürü bağlantı sahneler çekip filmi apar-topar tamamladık. Haziran ayına girmiştik. O gün Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir Maltepe’de bir evde kıstırılmışlardı. O evden Mahir yaralı, Hüseyin ölü olarak çıktı.</p>
<p>Bundan sonraki 45 günü İstanbul dışında geçirdik. Çünkü Yılmaz Güney, sıkıyönetim bölgesi dışına sürgün edilmişti. MİT ve polis, Yılmaz Güney’in gençlere yardım ettiğini biliyordu. Gençleri bir an önce yakalamak istiyorlar, bunu için onların bütün kaynaklarını kesmek istiyorlardı. Yılmaz Güney de onları besleyen ana kaynaklardan biriydi. Barınma, silah ve para gibi en önemli ihtiyaçları Yılmaz Güney tarafından sağlanıyordu.</p>
<p>Haziran başında Ürgüp’de “Acı” adı verilen filme başladık. Yılmaz Güney elinde üç sayfalık bir öykü vardı, adı “Çiçek Ali” idi. Filmde başrol yine Fatma Girik’teydi. Kendisi İstanbul’da bir gazinoda şarkıcı olarak sahneye çıkacaktı. Bu yüzden on gün içinde onun bütün sahnelerini çekmek zorundaydık. Acı”yı da apar-topar çektik, büyük acılar içinde&#8230;</p>
<p>23 Haziran’da “Ağıt”ın çekimlerine başladık. Sabahları korku içinde gazetelere bakıyor, kimlerin öldüğünü, kimlerin yakalandığını, kimlerin ispiyon edildiğini acı içinde izliyorduk. Nurhak’da Sinan Cemgil ve arkadaşlarının muhbirler tarafından ele verilmesi Yılmaz Güney’i çok etkilemişti.</p>
<p>“Ağıt”ın vermek isteği mesaj şuydu: “Muhbirleri cezalandırın.” Filmin öyküsü içinde nöbette uyuyan eşkıyalardan biri de ölümle cezalandırılır. Filmin finalinde ise ölüsünü veya dirisini getirene ödül verilecek olan Çobanoğlu, yoksul bir köylü tarafından vurulur. Köylü zengin olmanın hayali içinde haykırarak koşar: “Kurtulduk, Allah yüzümüze güldü&#8230;” Film o anda sona erer.</p>
<p>“Ağıt”ta jandarmalar tarafından yakalanmış bir öğrenci gerillaya da yer verilmiştir. 17 Temmuz’da filmi bitirip İstanbul’a dönmüştük. Bir hafta sonra yeni bir filme başlayacaktık. Öğrenci örgütleri henüz bütünüyle ele geçirilememişti, sıkıyönetim sürüp gidiyordu. Genç Sinema’nın Galatasaray’daki merkezi basılmış, herkes dağıtılmıştı. Beyoğlu’nda küçük bir daire bulup oraya taşınmıştım.</p>
<p>26 Temmuz da “Umutsuzlar”ın çekimine İstanbul’da başladık. Elimizde yine senaryo yoktu. Bir mafya babasının aşkı üzerine film yapacaktık. Yusuf Küpeli bu arada Mahir Çayan ile çelişkiye düşmüş, ayrılmak peşindeydi. İki taraf da Yılmaz Güney’i kendi safında görmek istiyordu. Ulaş Bardakçı Yılmaz Güney’e daha yakındı. Saflardaki bölünme örgüt militanlarının morallerini bozuyordu. Militanlar artık silahları bırakmaktan, teslim olmaktan söz eder olmuşlardı. “Umutsuzlar”ın vermek istediği mesaj şuydu: “Silahınızı bırakmayın!”</p>
<p>Yazının başından beri sözünü ettiğim filmler, senaryosuz çekilmiş filmlerdir. Yılmaz Güney bu filmlere kendi yaşadıklarını, güncel olayları ve iletmek istediği mesajları ustalıkla yerleştirmiştir. Bu filmler 1971 yılında sansüre uğramadan sinemalarda gösterilmiş ve seyircisine ulaşmıştır&#8230;</p>
<p>(*) “Yarın Son Gündür” onaltı iş gününde çekildi.</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 5. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/senaryosuz-film-cekmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeşilçam 1965: Kırılma Noktası</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/yesilcam-1965-kirilma-noktasi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/yesilcam-1965-kirilma-noktasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 13:23:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=490</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / 1965 Yeşilçam için birçok yönden önem taşıyan bir yıldır, neredeyse bir kırılma çizgisi, kırılma noktasıdır. Nedeni açık: Birçok siyasal, toplumsal ve sinemasal olay, bu yıl yoğunlaşmış, tüm ağırlığıyla Yeşilçam’ın üzerine çökmüştür. Yıllardan beri devletin ilgisizliğinden yanıp yakılan sinemacılar, özellikle Yeşilçam’ın kodamanları, sinemaya biraz soluk aldırabilecek, biraz düzen verebilecek ilk “Sinema Şurası”nı (1964) “elhamdülillah demir gibiyiz, kendi göbeğimizi kendimiz keseriz, Yeşilçam bizden sorulur” sloganlarıyla, bir avuç genç yönetmenin peşine takılarak boykot ettikten bir yıl bile geçmeden ağır bir bunalım içinde olduklarını söylemekte birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu sloganların yaratıcısı genç yönetmenlerse başarısızlıklarını ve Yeşilçam’ın bunalımını kendi başarısızlıklarının dışındaki her şeyde ve herkeste bulmaktaydılar. İzleyici, en ilkeli beğenen geri kalmış bir izleyici yığınıydı. Okumuşu, okumamışı, aydını, sıradanı, sokaktaki adamı, yabancı filmlerin ve eleştirmenlerin yönlendirmesiyle kendi sinemasına yabancılaştırılmıştı. Halkın çoğunluğunun ortanın solundan değil, Mobil’den yana olması gibi, sinema izleyicisi de Mobil sinemasından yanaydı. 1960-65 arasında yer alan “Türk sineması tarihinde ilk bilinçli sol hareket olan ‘toplumsal gerçekçilik’ hareketi, sağcı basının ve kurumlarının patırtıları ile ilgi toplayıp geliştikten sonra, ölüm darbesini solcu geçinen yazar ve kurumlardan” (1) yemişti. Zaten aslına bakılırsa (tabii 1965’te değil 1967’de bakılırsa) “sinemamızdaki ‘toplumsal gerçekçilik’ akımı da bir çeşit batılılaşma aydınlar hareketi”ydi (2); daha çok batı hayranı sinema eleştirmenlerinin [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /<br />
</span></em></h4>
<p>1965 Yeşilçam için birçok yönden önem taşıyan bir yıldır, neredeyse bir kırılma çizgisi, kırılma noktasıdır. Nedeni açık: Birçok siyasal, toplumsal ve sinemasal olay, bu yıl yoğunlaşmış, tüm ağırlığıyla Yeşilçam’ın üzerine çökmüştür. Yıllardan beri devletin ilgisizliğinden yanıp yakılan sinemacılar, özellikle Yeşilçam’ın kodamanları, sinemaya biraz soluk aldırabilecek, biraz düzen verebilecek ilk “Sinema Şurası”nı (1964) “elhamdülillah demir gibiyiz, kendi göbeğimizi kendimiz keseriz, Yeşilçam bizden sorulur” sloganlarıyla, bir avuç genç yönetmenin peşine takılarak boykot ettikten bir yıl bile geçmeden ağır bir bunalım içinde olduklarını söylemekte birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu sloganların yaratıcısı genç yönetmenlerse başarısızlıklarını ve Yeşilçam’ın bunalımını kendi başarısızlıklarının dışındaki her şeyde ve herkeste bulmaktaydılar. İzleyici, en ilkeli beğenen geri kalmış bir izleyici yığınıydı. Okumuşu, okumamışı, aydını, sıradanı, sokaktaki adamı, yabancı filmlerin ve eleştirmenlerin yönlendirmesiyle kendi sinemasına yabancılaştırılmıştı. Halkın çoğunluğunun ortanın solundan değil, Mobil’den yana olması gibi, sinema izleyicisi de Mobil sinemasından yanaydı. 1960-65 arasında yer alan “Türk sineması tarihinde ilk bilinçli sol hareket olan ‘toplumsal gerçekçilik’ hareketi, sağcı basının ve kurumlarının patırtıları ile ilgi toplayıp geliştikten sonra, ölüm darbesini solcu geçinen yazar ve kurumlardan” (1) yemişti. Zaten aslına bakılırsa (tabii 1965’te değil 1967’de bakılırsa) “sinemamızdaki ‘toplumsal gerçekçilik’ akımı da bir çeşit batılılaşma aydınlar hareketi”ydi (2); daha çok batı hayranı sinema eleştirmenlerinin sinemacıları yanıltmasıyla, gazlamasıyla ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Bu genç yönetmenler, 1964 Sinema Şurası’ndaki yanıltıcı tutumlarının sonuçları belirginleşince ve eleştirmen düşmanlığı olumsuz etkilerini gösterince Yeşilçam kodamanlarınca da pek iyi gözle görülmemeye başladılar. Genç yönetmenler bunu, Yeni İnsan Yeni Sinema’da anlatılan Sinema 65 denemesiyle (3) önlemeye çalıştılar. Ancak işler çoktan çığırından çıkmıştı ve 1965 seçimlerinin sonuçları (AP 240, CHP 134, MP 31, TİP 14 milletvekilliği), son noktayı koydu. Sandıktan “DP’nin devamıyız” diyen neo-menderesci, restorasyoncu parti büyük bir çoğunlukla çıkmıştı. Bu sonuç, sandıktan çıkanla zaten aynı kafada olan Yeşilçam kodamanlarının, “Sinema Şurası sabıkalıları” ve “solcu toplumsal gerçek çiler”i Yeşilçam’dan büsbütün dışlamasıyla sonuçlandı. 1965 seçimlerinin bu genç yönetmenler üzerindeki etkisiyse tam bir şaşkınlıktan büyük bir sarsıntıya, şoka dek uzanıyordu. Bunun sonucunda, tutumlarını ve davranışlarını haklı gösterecek “kuranı”lar türetmeye başladılar: Birbiri ardından küçük ayrıntılarla, daha doğrusu ad değişikliğiyle birbirinin tıpkısı olan “halk sineması”, “ATÜT sineması”, “ulusal sinema” kuramları ortaya atıldı. Çıkış noktası “halkı tanımamak”tı. Batı hayranı, batıya satılmış sinema eleştirmenleri, yazarları, kendilerini yanıltmışlardı. Ayrıca kendileri de halkı tanımıyorlardı. Halk (izleyici) hiç de öyle ilkel, beğenisi olmayan bir topluluk değildi. Tam tersine, her şeyin en iyisini bilen, sağduyulu bir topluluktu ve ne yaparsa en iyisini yapar, ne beğenirse en iyisini beğenmiş olurdu. Sinema, “halk sanatlarının yaşayan bir örneği”ydi (4), Türk sineması “tamamen halktan gelen ve halka dayanan” (5) bir sinema, “Türk halkının duyuş ve heyecanlarına, iç dünyasına açılan bir pencere”ydi (6). “Türk sineması yabancı sermaye tarafından kurulmadığı için emperyalizmin sineması, milli kapitalizm tarafından kurulmadığı için burjuva sineması, devlet tarafından kurulmadığı için devlet sineması değildir&#8230; Türk sineması doğrudan doğruya Türk halkının film seyretme ihtiyacından doğan ve sermayeye değil emeğe dayanan bir sinema olduğu için bir ‘halk sineması’dır.” (7)</p>
<p><em>Böylece “en ilkel şekilde yapılmış, en ilkel konulara ilgi gösterebilen bir topluluk”tan halk dalkavukluğuna, Morrison-Mobil’in “halk kimi seçerse en iyisi odur”undan “halk neyi beğenirse en iyisi odur” diyen “halk sineması”na atlayış beş yılı bile doldurmadan gerçekleşiverdi. Aşağıda, bütün bu maskaralıkların başında yer alan 1965 seçim şokunun yarattığı şaşkınlık ve bocalamaların ilk belirtilerini bulacaksınız.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Halit Refiğ’den Nijat Ozön’e:</em></p>
<h3>“Seçim Sonuçları Beni Fazla Şaşırtmadı”</h3>
<p>“(&#8230;) Sinemacı olarak halkla daha yakın ve acı temaslarımız olduğu için, seçim sonuçları beni fazla şaşırtmadı. Bir an 1960’tan beri yapabildiğimiz filmleri (sizler her ne kadar bunları filmden saymıyorsanız da) yapamama ihtimalini düşündüm. Sonra meclisteki mebusların üçte birini resmen ortanın solunda olduklarını hesaba katarak Menderes sansürüne dönüşün imkansız olduğu fikrine vardım. Birçokları seçim sonuçları üzerinde karamsarlığa kapılmaktayken, ben aksine son derece iyimserim. CHP ile TİP’in seçim propagandaları, birinin biraz daha ılımlı öbürünün biraz daha aşırı olması dışında birbirine tıpatıp benzemekte. İnönü de solculuğu resmen kabul etmekteyken, üçte biri solcu olan bir parlamento Türkiye için büyük bir gelişmedir. Bizim sosyalistlerin en büyük talihsizliği, batılı sosyalistler ağzı ile konuşup, memlekete göre bir dil bulamamalarıdır (&#8230;)” (14 Ekim 1965)</p>
<p><em>Refiğ’den Özön’e:</em></p>
<h3>“Bütün Hesabımız Koalisyon Hükümetiydi”</h3>
<p>“(&#8230;) İnsan Avcıları’nın (8) yapımı için bütün hesabımız, seçimlerin sonunda bir koalisyon hükümeti kurulacağı üzerineydi. Seçimlerin bildiğimiz şekilde sonuçlanması üzerine Ankara’dan gelen haberde bu filmi sansürden geçirsek bile savcılıkların oynamasına göz yummayacakları; filmi yapmakta ısrar ediyorsak konunun petrol, Kürtlük, doğunun geri kalmışlığı, aşiret ve mezhep meseleleri, şeyhler, tarikatlar, siyasi oyunlar gibi unsurlardan temizlenip sadece kan davası ve kaçakçılık üzerine bindirilmesi direktif ediliyordu. Bu taktirde, yapılacak film düşündüğümüz İnsan Avcıları olmayacaktı.</p>
<p>“(&#8230;) İnsan Avcıları için vardığım karar şu: Senaryoya çok emek verdim; üzerinde Kemal Tahir ile çok çalıştık ve filmin çok iyi bir film olma şanslarının mevcut olduğuna inanıyorum. Onun için bu filmi yapacağım. Fakat senaryoyu kelimesi kelimesine sansürden geçirdikten sonra. Şimdi senaryoyu teksir ettiriyorum (bir nüshasını sana da yollayacağım). Olduğu gibi sansüre yollayacağım. Tabii toptan reddedecekler. O zaman, teksir ettiğim öbür nüshalardan birer tanesini meclisteki TİP ve CGP mebuslarına, MBK üyelerine, tanıdığım kuvvet kumandanlarına, Çetin Altan ve İlhan Selçuk cinsinden ilerici gazetecilere dağıtacağım. Anayasada bana verilen fikir hürriyeti hakkını gasp ettikleri için sansür heyetini dava edeceğim. Ve eninde sonunda İnsan Avcıları’nı yapacağım. Bu konuya yeniden dönmek üzere şimdilik bu kadar&#8230;</p>
<h3>Bütün Kabahat Seyircide!</h3>
<p>Haremde Dört Kadın tahmin edilebileceği gibi, Kırık Hayatlar ise hiç kimsenin ummadığı bir şekilde birer ticari fiyasko oldular. Hele Kırık Hayatlar’ınki benim Yasak Aşk’tan bu yanan uğradığım en büyük ticari başarısızlık. Eğer Haremde Dört Kadın’ı Adapazarı’nda seyirci ile birlikte seyretmemiş olsaydım, bu başarısızlıkları izah için çok güçlük çekerdim. Fakat Adapazarı’nda ayaklarımız suya erdi&#8230; Şu kadarını söyleyeyim: İtalya’da filmi altyazısız seyreden seyirci, filmi kendi anadilinde seyreden bu topluluktan çok daha iyi takip edip anladı. Her iki seyircinin, filmi seyrederken reaksiyonlarından bu apaçık bir şekilde belli olmaktaydı. Fakat Adapazarı’ndaki seyircinin ne cins bir seyirci olduğu göz önünde tutulunca bu durum, şaşılacak bir durum olmaktan çıkıyordu: Bir sürü çoluk çocuk, bir alay okuması yazması olduğu şüpheli aylak takımı, kalabalığın içinde serpişmiş başı örtülü birkaç kadın&#8230; İşte bizim seyircimiz. Ancak en ilkel şekilde yapılmış, en ilkel konulara ilgi gösterebilen bir topluluk. Haremde Dört Kadın ile Kırık Hayatlar’ı anlayıp bu filmlerden zevk alabilecek bir seyirci topluluğu yok mu Türkiye’de. Antonioni ile Bergman’ın filmleri önünde kuyruklar uzayıp giderken, bu filmleri de seyredecek kişiler olsa gerekir&#8230; Memurlar, serbest meslek erbabı, hiç olmazsa ortaokul eğitiminden geçmiş bir topluluk&#8230; Yok ama, bunların Türk sineması ile ilgileri kesilmiş, yalnız yabancı film seyreder hale gelmişler. Bunda bizim sömürge oluşumuzla sonuçlanan batı hayranlığımızın yanında, basının da sistematik olarak yerli filmciliği kötüleyip yabancı film şakşakçılığı yapması büyük rol oynamaktadır. Sessizlik üzerine mevsim başından beri bombardıman halinde yazılar çıkarken, Haremde Dört Kadın üzerine senden başka bir şey yazan kimse olmadı. Mesela Milliyet’te tipik bir örnek olarak, Pervin Par’ın Sorrento hatıralarından uzun boylu bahsedildi de P. Par Hanım oraya ne vesile ile gitmiş, hangi filmde oynamaktaymış, yanında başka kimler varmış, lütfen bir kelime ile olsun belirtilmemiş.</p>
<h3>1965’ten Önce ve Sonra Türk Sineması</h3>
<p>Sanmıyorum Türkiye tarihinin hiçbir devresinde bu derece satılmış hale gelmiş olsun&#8230;</p>
<p>Başrollerini Morrison Süleyman, Mobil, Mehmet Turgut ve benzeri kişilerin oynadığı bu memleket faciasında bu şekilde yan olaylar bulunması da pek garip olmasa gerekir. Sen sinemada devam edebilirsin ama bu tarihi bir gerçeği değiştirmez. Elbet sonunda bir gören çıkacaktır. 1960-65 arası Türk sineması tipik bir 27 Mayıs sonrası sineması idi. Sınırları, 27 Mayısın sınırları kadardı. Türk sinemasına getirdiği canlılık ve ilerilik ise, 27 Mayısın cumhuriyet tarihimize getirdiği canlılık ve ilerilik ayarındaydı. Bu örnekler üzerinde daha önce konuştuk; aynı şeyleri yeniden açmayacağım. Yalnız 1965’ten sonraki Türk sineması ise tipik bir Morrison ve Mobil sineması olmak istidadını şimdiden göstermekte. Örneklerine geçelim:</p>
<p>Aşağıda vereceğim istatistikler üzerinde çok dikkatle durmak gerekiyor; bunlardan bir yere varmamız mümkündür.</p>
<ol>
<li>A) 1964-65 mevsiminin en çok iş yapan filmleri (alfabe sırasına göre):</li>
</ol>
<p>Ekmekçi Kadın, Fabrikanın Gülü, Fıstık Gibi Maşallah, On Korkusuz Adam, Öksüz Kız, Şaka ile Karışık, Turist Ömer, Vurun Kahpeye.</p>
<p>Bu listeye bunlardan daha fazla iş yapmış eklenecek bir film yoktur. Bu filmlerin kaynaklarına bakalım:</p>
<p>Ekmekçi Kadın (Montepin’in romanı, 3-4 sefer filmi yapılmış).</p>
<p>Fabrikanın Gülü (Nuri Sesigüzel’in türküleri)</p>
<p>Fıstık Gibi Maşallah (Some Like It Hot adaptasyonu, o da bir Alman filminden adapte edilmiş zaten).</p>
<p>On Korkusuz Adam (Kıbrıs, The Magnificient Seven, dolayısıyla Yedi Samuray)</p>
<p>Öksüz Kız (Filmi görmedim, fakat rejisörü Orhan Aksoy bugüne kadar istisnasız bütün filmlerini re-make yaptığı için bunun kaynağını sordum, Merle Oberon ile Charles Korvin’in oynadıkları bir filmi söyledi. Meğer o film de Scognamillo’nun söylediğine göre başka filmin re-make’i imiş!)</p>
<p>Şaka ile Karışık (A Million Pound Banknote)</p>
<p>Turist Ömer (Danny Kaye filmlerinden bir potpuri)</p>
<p>Vurun Kahpeye (Türk-Yunan düşmanlığı ve Akad’ın filminin tekrarı)</p>
<p>Bunlar arasında ilk görünüşte adapte olmayan yalnız Fabrikanın Gülü var. Fakat onun senaryosunu da Bülent Oran yazdığına göre herhangi bir yerden adapte olunmamış olması imkansız gibi bir şey. Bülent’i bir süredir görmüyorum; görsem onun kaynağını da öğrenirim.</p>
<ol>
<li>B) Bunlar da gene alfabe sırasına göre mevsimin iyi film yapma hevesiyle meydana getirilmiş yahut daha sık kullanılan deyimiyle ‘iddialı’ filmleri:</li>
</ol>
<p>Ahtapotun Kolları, Aşk ve Km, Duvarların Ötesi, İstanbul’un Kızları, Karanlıkta Uyananlar, Keşanlı Ali Destanı, Kızgın Delikanlı, Suçlular Aramızda, Şeytanın Uşakları, Uç Tekerlekli Bisiklet.</p>
<p>Şimdi de bu filmlerin kaynakları neymiş görelim:</p>
<p>Ahtapotun Kolları (orijinal senaryo), Aşk ve Km (Amerikan senaryosu), Duvarların Ötesi (T. Özakman’ın oyunu), İstanbul’un Kızları (orijinal senaryo), Karanlıkta Uyananlar (orijinal senaryo), Keşanlı Ali Destanı (H. Taner’in oyunu), Kızgın Delikanlı (orijinal senaryo), Şeytanın Uşakları (orijinal senaryo), Üç Tekerlekli Bisiklet (O. Kemal’in romanı).</p>
<p>Bir de bu filmlerin ticari durumları ne olmuş ona bakalım sırasıyla:</p>
<p>Ahtapot (zayıf), Aşk ve Kin (orta), Duvarlar (orta), Kızlar (zayıf), Uyananlar (fiyasko), Keşanlı (başarısız), Kızgın (zayıf), Suçlular (başarısız), Uşaklar (fiyasko), Bisiklet (fiyasko).</p>
<p>Bu listede orta derecede iş yapmış iki filmden biri Aşk ve Kin, bir amerikan senaryosu, öbürü Duvarların Ötesi ise bir Türk oyunundan alınmaklar birlikte onun da kaynağı Amerikan filmine ve oyununa dayanıyor.</p>
<h3>“Bu Halkın Çoğunluğu Ortanın Solundan Değil Mobil’den Yana”</h3>
<p>Şimdi anlaşılıyor mu bu yılki prodüksiyonun neden %80’i adaptasyon filmler&#8230; Seçimler de hala bir fikir vermedi mi halkımızın çoğunluğu ortanın solundan yana mı yoksa Mobil’den yana mı? Hala sebebini bulamadık mı bu halk neden devamlı olarak kendi meselelerinden kaçıyor, havada, ipe sapa gelmez şeylerle uğraşıyor?</p>
<p>Akis’teki son yazılarının birinde (9) Türk sinemasının oldukça karanlık bir devreye girdiğini yazıyordun. Bu fikrin, Türk sineması Türkiye’nin siyasi ve ekonomik şartları içinde ele alındığı zaman, halkımızın dolayısıyla seyircimizin temayülleri hesaba katıldığı zaman doğrudur. Ama Ahmet yahut Mehmet, falan yahut filan, iyi film yapmak dururken kötü film yapıyorlar açısından alınırsa yahut filmlerin kötülüğü sadece sinema yapanların yeteneksizliğine ve kötü niyetine bağlanırsa, bu görüşün hiçbir dayanağı kalmaz. Böyle bireyci bir görüş, senin bırak toplumculuğunu, okuduğun bunca kitaptan edinmek gereken mantığına, muhakemene yakışmaz. Sinema 65’e yazdığım ve hakikaten söylediklerimin doğruluğuna çok inandığım bir iki yazıda batılı gibi düşünmeye çalışarak yahut batılı ölçüler kullanarak sinemamızda hiçbir yere varmayacağımızı söylemeye çalışıyordum. Bu yazılar, davulcu osuruğu gibi güme gitti. Kimseden bu konuda bir ses seda çıkmadı. Şimdi yeni yayımlanmakta olan birtakım kitaplarda bu görüşlerime benzer şeyler okuyorum da seviniyorum.</p>
<p><strong>“Asya Tipi Üretim Tarzı-Biçimi” Ortaya Çıkıyor!</strong></p>
<p>Niyazi Berkes Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler adlı kitabında batı hayranlığımız ve batıcılığımız ve de batılılaşma gayretlerimiz üzerinde yer yer dört dörtlük şeyler söylüyor:</p>
<p>‘Düşünür, toplumun ve müesseselerin, kişinin hayatında oynadığı rolü kavradığı ölçüde toplumcu olur.’ ‘Uzun yıllar gericinin ilericiye üstünlüğü, ilericinin bireyciliğine karşı, başarılı bir şekilde toplumcu olmasında idi.’ (Seçimlerden sonra bir AP’linin ‘biz herkesten fazla sosyalistiz, baksanıza halk bizi tutuyor’ demesi çok dikkate değer). Berkes kitabını nefis bir şekilde bitiriyor: ‘Batıcılık, geri kalmış toplumların aydınlarının, kendi toplumlarının kalkınamaması gerçeğinin karşısında, ilerlemiş toplumları görmekten gelen aşağılık duygusunu hafifletmek için yapıştıkları bir hayal, bir toplumsal sakatlığın aydınlar arasında nükseden bir görüntüsüdür.’ ‘Batıcılık hiç bir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan, bireyci aydın ütopyasıdır.’ Ayrıca Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm adlı kitapta Türk toplumunu batı toplumlarının yapısında ve insan tipinde kesin bir şekilde ayıran Asya Tipi Üretim biçim üzerine de çok ilgi çekici bir bölüm var. Okumadıysan şiddetle tavsiye ederim.</p>
<p>Her ne kadar sıkıcı bir bahis gibi görünürse de dönelim yine batıya satılmışlığımıza: Yerli filmlerde seyircinin daha çok adapte filmleri tutması ve yerli kaynaklara göre yapılmış filmlere pek iltifat etmemesi bir hakikati ortaya koyuyor, o da seyircinin yabancı filmlere aşırı alışkanlığı ve sinema terbiyesini yabancı filmlerden almış olması. Bu başka türlü izah edilemez, çünkü bu iki gruptaki rejisörleri karşılaştırdığımızda, adapte ticari filmleri yapan rejisörlerin çoğunlukla kimsenin ciddiye almadığı kimseler olmasına rağmen (Ümit Utku, Hulki Saner, Tunç Başaran, Orhan Aksoy gibi), yerli-artistik filmleri yapan ticari başarı kazanamayan rejisörleri de genellikle sinemamızın ustaları sayılmakta (Erksan, Yılmaz, Göreç, Akad, Ün gibi).</p>
<p>Buradan da şu sonucu çıkarmak mümkün: Gelen yabancı filmlerin iyileri değil, kötüleri geniş seyirci topluluklarını etkilemekte; iyi yabancı filmler sadece aydın topluluklarını ilgilendirmekte. Dolayısıyla, gelen yabancı filmlerin iyilerinin ne sinemamız ne de seyircimiz üzerinde olumlu bir etkisi bulunmamasına karşılık, kötülerinin hem seyircimiz hem de sinemamız üzerine son derece sapıtıcı etkisi var. Durum böyleyken ve gayret gösterilen yerli filmler bir yandan bırakılıp (hatta onlar da öbürleri ile aynı sepete konulup) yerli filmlerin kötüleri bahane edilip, Türk sineması devamlı bir top ateşine tutulurken, rica ederim elini vicdanına koyarak söyle, memlekete bol miktarda kötü yabancı film girmemesi için yazılan bir tek satır yazıya bugüne kadar hiç rastladın mı? ‘Bu fakir memleketin paralarına yazıktır, bu saçmalıkların halkımıza hiçbir faydası yoktur, üstelik zararı vardır; bu filmler (özellikle Hollywood filmleri) halkımıza yanlış bir dünya görüşü aşılıyor, bizi manen sömürge olmaya yol açmaktadır.’ Diyene hiç rastladın mı? Bu Morrisonculuğun, Mobilciliğin kültür sahası, fikir sahası ve sanat sahasındaki tezahüründen başka bir şey değil de nedir? (&#8230;)” (29 Ekim 1965)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Özön’den Refiğe:</em></p>
<h3>“Çelişmeler, Yarım-gerçeklerle Dolu Mektuplar&#8230;”</h3>
<p>“Ankara, 14 Kasım 1965</p>
<p>Kardeşim,</p>
<p>Sizi cümbür cemaat Ankara’da beklerken ve ilk mektubunun cevabını biraz da nasıl olsa, Ankara’ya geleceksiniz diye ihmal ederken ‘destan-mektup’un geldi. Mektubundan büyük bir öfke, kızgınlık, kötümserlik içinde olduğun anlaşılıyor. Pek tabii ki, İnsan Avcıları’nın başına gelenler üzerine bunda çok haklısın. Ama bunun dışında, mektubunun çelişmeler, yarım-gerçekler, dolayısıyla yanlış sonuçlara ulaştıran aldatıcı görüşlerle dolu olduğunu söylemeliyim. Her şeyden önce iki mektubun arasında çelişme var: Birinde seçimlerin sonuçlarının beklenmedik bir şey olmadığını fakat buna rağmen kötümserliğe kapılmadığını, hatta sonucun böyle çıkmasının daha iyi olacağını söylüyor, Menderes sansürüne dönüşün imkansızlığından söz açıyorsun. İkinci mektubunda ise seçim sonuçlarına şaşırdığını, sinemaya kadar uzanan bir Morrison-Mobil görüşünün bütün ağırlığıyla ortaya çıktığını, sansürle mücadele etmek gerekeceğini yazıyorsun. Ama bütün bu çelişmeler, yarım-gerçekler yalnız iki mektup arasında değil, aynı mektup içinde de yer alıyor. Senin gönderdiğin mektup uzunluğunda, hatta ondan daha uzunca da olsa bunları belirtmeye yerim kafi gelmeyecek; ama daima yanlış sonuçlar, yanlış davranışlara varan bu çelişme ve yarım-gerçekleri kısaca da olsa ele almak gerekiyor. Uzun bir süre var ki, olayları, gerçekleri yalnız bir açıdan görmek, üstelik bu açıyı da kolayına, çıkarına en uygun noktaya göre ayarlamaya çalışıyorsun. Bunlar seni, mesela ‘Sinema Şurası’nda olduğu gibi Birsel’lerin, Seden’lerin, Erman’ların yanı başına sürüklediği vakit bunda bir tuhaflık görmüyor, çok tabii bir şeymiş gibi karşılıyorsun. Birtakım kimselere beslediğin antipati, düşmanlık seni kendi görüşlerinin tam aksi yöne itebiliyor ya da görüşlerinin tam aksi bir noktaya gitmek işine geldiği vakit birtakım kimselerin tutumunu buna bahane olarak kullanabiliyorsun.</p>
<h3>“Sansürle Mücadelede Ne Yaptınız?”</h3>
<p>Şu sansür meselesini ele alalım mesela. Türkiye’de sansürle mücadelenin en elverişli zamanı 27 Mayıs ertesiydi. Ne yaptınız? Gazetelerde bir bildiri yayımlamakla yetindiniz (10). Sonra Yılanların Öcü, Susuz Yaz, Karanlıkta Uyananlar gibi, fakat özellikle Yılanların Öcü gibi bazı fırsatlar ortaya çıktı. Fakat bu fırsatlar kullanılmadı. Eğer mücadele eden olduysa, fisebilullah sinema yazarları mücadele etti; sinemacılar ya ‘bana ne’, ‘sansürle aram açılmasın’ düşüncesiyle ya da olayla doğrudan doğruya ilgisi olan sinemacıya şu veya bu yönden antipatisi olduklarından karışmadılar. Sinema Şurası bir başka fırsattı. Şimdi bütün bunlarda seyirci kalıp da, en elverişli mücadele zamanını boşa harcayıp da neo-menderesciliğin başladığı ve üstelik sansür heyetinin elinde kapı gibi Anayasa Mahkemesi kararı olduğu vakit sansürle mücadele edeceğim diye ortaya çıkmak akıl karı mıdır ya da bir sonuç verir mi?</p>
<h3>“Seyirci En İlkel Yapılı, Konulu, Anlatışlı Filmi Benimsiyor”</h3>
<p>Bir süreden beri senden sık sık işittiğim Türk toplum yapısı, insan tipi meselesini ele alalım ya da Türk toplumunun batı toplumunda apayrı bir niteliği olduğunu ben gözü kapalı denecek şekilde kabul edebilirim; o kadar açık bir gerçektir bu. Türkiye’nin doğu toplumuna yakın olduğu da aynı şekilde bir gerçektir. Eğer gerçekleşebilirse, doğu ile batı arasında bir uyuşuma, bir senteze varmayı sağlayabilecek toplumun da yine Türk toplumu olabileceğine de inanırım. Ama bütün bunların bugün sinemacılarımız için göz önüne alınabilecek yalnız bir yönü vardır: Türk toplumunun bu ayrı niteliğini, insan tipini çizebilmek. Bu da doğrudan doğruya konuyla, senaryoyla ilgili bir özelliktir. Bunu bir deyişe, sinema-seyirci ilişkisine götürmek, insanı bir şeye ulaştırmaz. Buradaki aldatıcı yön, yarım-gerçek bu noktada başlıyor işte: Sen birtakım doğrulardan yola çıkıyorsun (Türk toplumunun ayrı niteliği), ama yanlış sonuca varıyorsun (film ile seyirci arasında sıkı bir bağ kurulmasını bu gerçeklere bağlamakla). Oysa burada varılması gereken nokta, yukarıda da belirttiğim gibi bu ayrı niteliği, insan tipini filmlere yansıtmaktır. Yani bunun özle ilişiği var ama biçimle, deyişle ilişiği yok. Buradan kalkarak, seyircinin filmlere daha çok sayıda gelmesini sağlamanın imkanı yok. Yukarıdaki gerçeklerden yola çıkarak hep seyirci ile sinemacı arasında bağ kurulmasını veya kurulmamasını buna bağlıyorsun da bu konuyu onun için ele alıyorum. Gerçekte seyirci ile sinemacı arasında bağ kurulmasının veya kurulmamasının sebebi sadece bizim seyircinin seviyesiyle ilgili. İster doğudan gelsin, ister batıdan, bizim seyirci en ilkel yapılı, konulu, anlatışlı filmi benimsiyor. Bir filmin seyirci sayısı, o filmin bu yönlerden ilkelliğiyle ilgili. Ve aslında da bu, yalnız Türk seyircisiyle ilgili bir şey değil; derecesi göz önüne alınmak şartıyla, Fransız seyircisi de, İtalyan seyircisi de, Hint seyircisi de, Amerikan seyircisi de böyle. Senin mektubunda yerli senaryo, adaptasyon senaryo konusundan yola çıkıp vardığın sonuç da, yukarıdakiler gibi yanlış bana göre. Mesele senaryonun, filmin orijinal mi adaptasyon mu oluşu değil; mesele filmi çevirdiğinde. Bir Ümit Utku’ya, Orhan Aksoy’a orijinal senaryo da versen, adapte senaryo da versen yahut yabancı bir filmi de versen ondan yapacağı film ile senin, Erksan’ın, Göreç’in, Akad’ın&#8230; yine aynı durumda yapacağı filme seyircinin tepkisi başka başka olacaktır (böyle bir denemenin yapılmasını ne kadar isterdim; çünkü ne kadar faydalı ve bazı gerçekleri ortaya koymakta ne kadar kestirme olurdu); çünkü dediğim gibi bu, belli bir konuyu ‘ilkelleştirme’, en ilkel biçimde anlatma meselesidir. Bunda da Utku, Aksoy&#8230; gibi rejisörlerin elhak usta oldukları muhakkak. Daha doğrusu bunun ustalıkla da ilgisi yok, onlar bundan başka türlü davranamazlar da onun için böyle oluyor.</p>
<p>Bu noktada, benim Sinema 65’te ‘Sil Baştan’ yazısında (11) kısaca anlatmaya çalıştığım şeye geliyoruz: Az gelişmiş seyircinin karşısına nasıl çıkılır, az gelişmiş seyirci nasıl gelişmiş seyirci haline gelir? (O yazıda, yukarıda ele aldığım konuya da cevap verilmeye çalışılıyordu: Yani neden Türklerin sanat gelenekleri, sinemacılarımız için yararlanılacak, çıkış noktası yapılacak şeyler değildir?)</p>
<p>Burada mesele gelip şu noktaya dayanıyor: Bugün Türk seyircisinin seviyesi belli olduğuna göre, bu seviyede film mi çevirmek, yoksa bunun üstüne mi çıkmak gerekir? (Bazı rejisörler için, rejisörlerin çoğu için böyle bir soru gereksizdir; onların seviyesi zaten seyircisinin seviyesinde olduğu için, onlar bu sorunun ikincisine zaten ‘evet’ diyemezler). Şimdi buna cevap vermek sadece sanat endişesi ile para endişesi arasında bir seçim yapmaktan ibarettir. Birinci soruya ‘evet’ diyen, seyirciyle ilişkiyi de kurar; ikinci soruya ‘evet’ diyen, seyirciyle ilişkiyi ya kurar ya kuramaz; parayı ya vurur ya vuramaz; fakat biraz istidadı, biraz ustalığı varsa seyircinin seviyesini yükseltecek, sinema tarihinde kendinden bahsettirecek bir eser ortaya koyar.</p>
<p>Mademki bu noktaya geldik, senin anlamak istemediğin bir hususu daha açıklamaya çalışayım: Ben hiçbir vakit sinemacılarımızdan herhangi birinin ilk soruya ‘evet’ cevabını vermiş olmasını yermedim. Yani ‘Ben sinemaya para kazanmak için geldim; bunun için en kötü filmleri bile çeviririm’ diyen sinemacının bu tutumunda yerilecek herhangi bir taraf hiçbir vakit görmedim. Bu kadar da değil: İkinci soruya ‘evet’ deyip de, piyasa dışına atılmamak, ekmek parasını kazanmak için, sık sık, birinci soruya ‘evet’ diyenler gibi filmler çeviren sinemacıyı da yermedim. Bunun yalnız bizde değil bütün dünyada da sinemanın bugünkü ekonomik şartları içinde bir zorunluluk olduğunu biliyorum. Benim kabul edemediğim nokta şu: Sinemacının, kötü filmlerini bile iyi filmmiş gibi karşısındakine empoze etmeye çalışması. Bir Erksan çıkıp ‘Piyasada tutunmak, para kazanabilmek için İstanbul Sokaklar’nı çevirmek zorundayım. Suçlular Aramızda’yı iyi bir film olsun diye çevirmeye başladım ama üstesinden gelemedim’ derse bunda yerilecek hiçbir yan yoktur; ama aynı Erksan çıkıp da İstanbul Sokakları’nı mesela Acı Hayat’la yanı kefeye koymaya kalkışır, ‘Suçlular Aramızda yanlış anlaşıldı, gerçekte en iyi filmlerimden biridir’ demeye kalkarsa iş değişir. Bu durumdaki sinemacı kendisi yanılıyor demektir; onu aydınlatmak gerekir ya da başkalarını yanıltmaya çalışıyor demektir, onları aydınlatmak gerekir.</p>
<h3>Eleştirmecinin İşi</h3>
<p>İşi eleştirmecinin yönünden alınca durum büsbütün açığa çıkar: Kötü filmlerin savunmasını yapmak eleştiricinin işi değildir; eleştirmeci olsa olsa sinemacıyı kötü film çevirmeye yönelten şartları yerer, ama filmin kötü olduğunu gizlemeye çalışmaz. Seyirci azlığı ya da çokluğu da eleştirmeciyi ilgilendirmez. Eleştirmecinin derdi günü iyi filmlerle olmak gerekir (nedense sinemada acayip bir durum var: Hiçbir sanat dergisinde, edebiyat dergisinde mesela kötü romanlarla, tiyatrolarla uğraşan eleştirmeciye rastlanmaz, ama kötü film bolluğu, iyi film azlığı sinema eleştirmeciliğinin kötü filmlerle de uğraşmak zorunda bırakıyor). Eleştirmecinin bu durumu, sinemanın ekonomik yapısı göz önüne alınınca yersiz, hatta insafsız görünebilir. Ama elden ne gelir? Bizzat sinema sanatçısının tutumu bile çok defa eleştirmecininki gibi değil midir? Sinema sanatçısı da, kendisinin olmayan sermayeyi, bir sürü insanın emeğini iyi film uğruna harcamıyor mu? İyi film çevirmek isteyenlerin çoğu, ‘mutlu azınlık’tan başkasını hiç hatıra getiriyorlar mı acaba? Ama seyircinin seviyesinin yükseltilmesi de, sinemanın seviyesinin yükseltilmesi de ne yazık ki ancak bu çeşit zorluklarla, bazı sermayelerin, bazı emeklerin harcanmasıyla, bazen insanın kendi kendini piyasa dışı bırakmasıyla gerçekleşebiliyor. Bazı insanları buna iten şey olmasaydı, herhalde sinemanın yerinde sayması gerekecekti. Kendini örnek alsana, en çok para getiren filmlerin en iyi filmlerin değil; en çok seyirci toplayacak şeyin ne olduğunu da biliyorsun ama buna rağmen Haremde Dört Kadın’ı çevirmekten kendini alamıyorsun. Bir İnsan Avcıları’nı çevirememek seni hasta ediyor. Oysa büyük bir ihtimalle İnsan Avcıları’nın seyirci durumunun, en iyi filmlerinin seyirci durumundan farklı olmayacağını da biliyorsun. Kısacası, bu işin Türk toplumunun nitelikleriyle filan ilgisi yok; bu işin sadece seyircinin seviyesiyle ilgisi var: Ya seyircinin seviyesine inip keseyi doldurmaya bakmak ya da ‘hamama giren terler’ sözüne uyup bazı tehlikeleri göze alarak seyirciyi belli bir seviyeye çıkarmaya uğraşmak&#8230; Bu işin ya Esat Mahmut’u, Mükerrem Kamil’i, Muazzez Tahsin’i olacaksın ya Kemal Tahir’i, Halit Ziya’sı. Tabii sinemada bu, romanda olduğu kadar (iktisadi yönden) elverişli değil, ama başka çıkar yolu yok.</p>
<h3>1950 Öncesi ve Sonrası</h3>
<p>Seyircinin yabancı filmlerle yetişmesine, zevkinin körlenmesine filan gelince, bu konuda da uzun uzadıya tartışılabilir. Ancak ben burada senin dokunmadığın bir noktaya işaret etmek istiyorum: ‘Haremde Dört Kadın, Kırık Hayatları anlayıp bu filmlerden zevk alabilecek bir seyirci topluluğu yok mu Türkiye’de?’ diyorsun. Vardı. Özellikle 1958’den sonra böyle bir seyirci topluluğu yavaş yavaş meydana geliyordu. Bir yandan eskiden ilkel yerli film seyircisi olup da zevki yavaş yavaş gelişenlerden, bir yandan vasat yabancı film seyircisinden ‘çalınanlar’dan, bir yandan da yerli sinemaya ilgi duyan aydınlardan meydana gelen bir seyirci topluluğu vardı. 1958’den sonraki birkaç yıl süren kaliteli yerli film serisinin eseriydi bu. Ama bel bağlanan yönetmenler çuvalladıkça, buna karşılık ‘yeşşeee’li, ‘Horoz Nuri’li filmler çoğalınca bu seyirciler eski yerlerine döndüler. Bu işte yabancı film sömürücülüğünden çok, yerli film sömürücülüğünün günahı var.</p>
<p>Bir iki noktayı daha işaret edeyim:</p>
<p>Sinemamızın gelişimi ile siyasi ve ekonomik gelişimler arasında paralellik görmediğimi söylüyorsun. Ben 1960’a kadar uzanan dönemi ele aldım ve bu dönemde sinemamızın özellikle bir ‘klişeler’, ‘kalıplar’ sineması olduğu, dolayısıyla iki durum arasında dikkate değer bir paralellik bulunmadığımı yazdım (Türk Sineması Tarihi’nin önsözü). 1960 sonrası için toplu bir hüküm vermiş değilim. Şu var ki, ben, 1960’tan sonraki nispi özgürlük içinde sinemamızın, sinemacılarımızın yapılması gerekeni yaptıklarına da inanmıyorum. Hiç olmazsa roman, tiyatro, deneme, öğreti alanlarında yapılanların sinemamızda ancak kırıntıları var, Ve bunun günahı, bir daha söyleyeyim, sistemden çok sinemacılarımızda, sinemacılarımızın bilinçli olmayışında, bilinçli olanların da, bilinçsizlerin çokluğu içinde seslerini duyuramamalarında. Paralellik bundan dolayı belli belirsiz.</p>
<p>Adaptasyon (gerek senaryo gerek film olarak) salgınının Mobilcilik, Morrisonculuktan çok, film sayısının artması, buna karşılık senaryoculuğun birkaç kişinin ve aynı kişilerin elinde kalmasıyla ilgisi var bence. Bir insan yılda iki düzineye. yakın senaryo hazırlamak, bir düzineye yakın film çevirmek zorunda olursa, hiç zahmet ve masraf etmeksizin bir konu edinmek zorunda olursa, ticari yönden işi sağlama bağlamak zorunda olursa, hangi sistem hüküm sürerse sürsün, bu çeşit film ve senaryo aşırmaları salgın hale gelir.</p>
<h3>Çifte Ölçülü Sorunu</h3>
<p>Ben hiçbir vakit, Türk sinemasının karanlık bir devrede oluşunu tek tek insanların beceriksizliğine bağlamadım. Aksine birçok yazımda, hatta fizikten örnek getirerek, sinemanın bir ‘bileşik kaplar’ kuralına uyduğunu, yani her alandaki durumumuzun tam ortalamasını sinemamızın ortaya koyduğunu belirttim. Ancak filmleri ve sanatçıları değerlendirirken, senin ‘batılı ölçü’ dediğin şey ile ‘bize göre’ değerlendirmenin pratik yönden sağlayabileceği hiçbir değişik sonuç olamaz. Bir Susuz Yaz’ı ele alalım ve bunu bir ‘batılı ölçü’yle değerlendirelim, bir de Susuz Yazı, çevrilişine kadarki Türk sinemasının içine oturtarak değerlendirelim. Çıkacak sonuç biraz değişik olsa bile, bu sonucu belirtmenin ne sinemacıya ne eleştirmeciye ne de, daha önemlisi, sinemamıza bir faydası dokunur. Kaldı ki bu, sinema eleştirmecisinin değil sinema tarihçisinin yapacağı ve belirli zamanlarda, belirli aralıklardan sonra yapacağı bir iştir. Sinema eleştirmecisinin bazı şeyleri kafalara vura vura söylemesi, aksine sayılmaz faydalar Sağlar.</p>
<p>Memlekete bol sayıda yabancı kötü filmin girmesini önlemek konusunda tek satır yazılmadığını söylüyorsun. Benim bildiğim, hiç olmazsa birkaç yıl öncesine kadar, ne vakit mevsim başında mevsimin yabancı filmlerinden söz açılsa; besmele gibi, mutlaka önce bundan bahsedilirdi. Kendi hesabıma ben de her seferinde bunu belirtmişimdir. Hatta, bazen bunun faydasına inanmayarak: Çünkü mesela bugün, yerli film sömürücülüğüne karşı, yerli film enflasyonuna karşı koymak için hemen hemen tek çare, kötüsüyle iyisiyle bolca yabancı filmin piyasaya sürülmesi kaldı. Dengeyi sağlarsa ancak o sağlayacak. Çöküntüyü başlatıp ancak sağlamların ortada kalmasını da yine o sağlayacak.</p>
<p>Bu bahislere yine döneceğiz sanırım; karşı karşıya geldiğimiz vakit de konuşuruz. Çünkü her birini, tamamıyla tarafsız bir tutumla ele alıp, hepsini tabii sonuçlarına kadar götürmek, kesin yargıya ancak ondan sonra varmak gerekiyor. Oysa şimdiye kadar bunu hiçbir vakit başaramadık sanırım; şu veya bu etki, şartların şu veya bu türlü oluşu buna pek imkan vermedi.</p>
<p>Ankara, 29/12/1997</p>
<p>Notlar:<br />
1. Halit Refiğ, Ulusal Sinema Kavgası (İstanbul, 1971), e. 35<br />
2. Refiğ, a.g.y., e. 37<br />
3. Nijat Özön, “1965’in Ortasında Eleştiri: Sinema 65 Denemesi’ (Yeni İnsan Yeni Sinema, sayı 3, Sonbahar 97)<br />
4, 5, 6. Refiğ, a.g.y., e. 10<br />
7. Refiğ, a.g.y., s. 87<br />
8. Refiğ’in senaryosunu Kemal Tahir ile birlikte hazırladığı film tasarısı.<br />
9. Bu yazı için bak. Nijat Özön, Karagözden Sinemaya, 2. Cilt (Ankara, 1995), s. 190-195<br />
10. Refiğ’den Özön’e: “Kardeşim Nijat,<br />
Sansür ile mücadele hakkındaki tekliflerin tabii iyi şeyler, ama gene senin de belirttiğin gibi buradaki tembel ve hamhalat heriflerin böyle bir sıkıntıya katlanıp altından kalkabileceklerini pek sanmıyorum. Gazetelerde yayımlanan beyanname, Tuncan (Okan) ile (Ali) Gevgili’nin fikriydi; bana gelip sinemacıları bir araya toplamamı söylediler. Teklif onlardan geldiğine göre herhalde ellerinde bir proje müsveddesi getirirler diye düşünüyordum. Ama maksatları, anlaşılan, sadece oturup sohbet etmekmiş. Sinemacılar arasında da ne demek gerektiğini derleyip toparlayacak bir kimse çıkmayınca gayret yine dayıya düştü. Elimde senin Dost’ta çıkan yazıların vardı (Dost’un 20 ve 21. Sayılarında, Mayıs ve Haziran 1959 çıkan bu yazılar için bak. Karagözden Sinemaya, 2. Cilt, s. 249-257). Onlara dayanarak orada bir şeyler karaladım. Geridekiler, imzalayanların isimlerini bile doğru dürüst bir sıraya sokamamışlar. (&#8230;)” (5 Temmuz 1960)<br />
11. Özön, Karagözden Sinemaya, 1. Cilt (Ankara, 1993), s. 76-79</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 4. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/yesilcam-1965-kirilma-noktasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1965’in Ortasında Eleştiri: Sinema 65 Denemesi</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/1965in-ortasinda-elestiri-sinema-65-denemesi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/1965in-ortasinda-elestiri-sinema-65-denemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 10:21:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=472</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / 1960&#8217;lı yılların sinema eleştirisi yönünden genellikle dikkatlerden kaçan bir olayı, Sinema 65 dergisinin yaklaşık bir yıllık serüvenidir. Önce, Yeni İnsan Yeni Sinema&#8217;nın geçen sayısında &#8220;1960&#8217;larda Sinema Dergisi Çıkarmak&#8221; adlı yazımızın başında sinema dergilerimizin 1956&#8217;dan 1966&#8217;ya dek özetlenen tarihine bir göz atalım. Oradaki zaman dizisi Yeni Sinema&#8217;nın çıkışıyla noktalanıyordu. O zaman dizisini bu on yıllık dönemin sonuna dek uzatırsak Görüntü (1966, Robert Kolej Sinema Kulübü&#8217;nün dergisi), Genç Sinema (1967, Ömer Pekmez), Özgür Sinema sonradan Ulusal Sinema (S. Şekeroğlu, Türk Film Arşivi&#8217;nin dergisi), As-Akademik Sinema&#8217;ya (Hayri Caner) dek uzanır. Kuşkusuz sinema eleştirisi sadece sinema dergileriyle sınırlı değil; hatta yurdumuzda, karabatak gibi batıp çıkan sinema dergilerinin kısa, düzensiz, araya uzun aralıklar giren yayım yaşamları göz önüne alınırsa, sinema dışındaki süreli yayınlarda (gündeliklerde, sanat ve siyasa dergilerindeki) sinema eleştirisi daha ağırlıklıdır. Ama Sinema 65, sinema eleştirisi alanında birçok yönden önem taşıyor. Önce, 60&#8217;lı yılların tam ortasında yer alıyor; sinemacılar-eleştirmenler çatışmasının yansımalarının ürünü, sonucu bu iki topluluk arasındaki kesin kopuşun önlenemezliğinin belgesi olmak özelliğini taşıyor; Türk sinemasının çeşitli sorunlarıyla ilgili kalıcı ve yararlı yazılara yer veriyor. Gelişmelerin Özeti Ama olayı kendi tarih çerçevesine oturtmak için, işe yine bir özetle başlayalım: 1950&#8217;lerin ortasında başlayan ve gelişen sinemacılar-eleştirmenler işbirliği, 1959&#8217;daki İstanbul Gazeteciler Cemiyeti&#8217;nin düzenlediği [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /</span> </em></p>
<p>1960&#8217;lı yılların sinema eleştirisi yönünden genellikle dikkatlerden kaçan bir olayı, Sinema 65 dergisinin yaklaşık bir yıllık serüvenidir. Önce, Yeni İnsan Yeni Sinema&#8217;nın geçen sayısında &#8220;1960&#8217;larda Sinema Dergisi Çıkarmak&#8221; adlı yazımızın başında sinema dergilerimizin 1956&#8217;dan 1966&#8217;ya dek özetlenen tarihine bir göz atalım. Oradaki zaman dizisi Yeni Sinema&#8217;nın çıkışıyla noktalanıyordu. O zaman dizisini bu on yıllık dönemin sonuna dek uzatırsak Görüntü (1966, Robert Kolej Sinema Kulübü&#8217;nün dergisi), Genç Sinema (1967, Ömer Pekmez), Özgür Sinema sonradan Ulusal Sinema (S. Şekeroğlu, Türk Film Arşivi&#8217;nin dergisi), As-Akademik Sinema&#8217;ya (Hayri Caner) dek uzanır. Kuşkusuz sinema eleştirisi sadece sinema dergileriyle sınırlı değil; hatta yurdumuzda, karabatak gibi batıp çıkan sinema dergilerinin kısa, düzensiz, araya uzun aralıklar giren yayım yaşamları göz önüne alınırsa, sinema dışındaki süreli yayınlarda (gündeliklerde, sanat ve siyasa dergilerindeki) sinema eleştirisi daha ağırlıklıdır. Ama Sinema 65, sinema eleştirisi alanında birçok yönden önem taşıyor. Önce, 60&#8217;lı yılların tam ortasında yer alıyor; sinemacılar-eleştirmenler çatışmasının yansımalarının ürünü, sonucu bu iki topluluk arasındaki kesin kopuşun önlenemezliğinin belgesi olmak özelliğini taşıyor; Türk sinemasının çeşitli sorunlarıyla ilgili kalıcı ve yararlı yazılara yer veriyor.</p>
<h3>Gelişmelerin Özeti</h3>
<p>Ama olayı kendi tarih çerçevesine oturtmak için, işe yine bir özetle başlayalım: 1950&#8217;lerin ortasında başlayan ve gelişen sinemacılar-eleştirmenler işbirliği, 1959&#8217;daki İstanbul Gazeteciler Cemiyeti&#8217;nin düzenlediği sinema şenliğine dek sürdü. Ancak şenliğin seçici kurulundaki sinema yazar ve eleştirmenlerinin bir bölüğünün yanlı tutumları, bu işbirliğine ilk darbeyi vurdu. 1960&#8217;tan sonra ortaya çıkan ve çoğu eleştirmenlikten gelme genç ve yeni yönetmenlerin kısa süre sonra karşılaştıkları eleştiriler, aradaki uçurumu derinleştirmeye başladı. Sinemayla ilgili ve gerçekte yapımcılarca hazırlanan sinema yasası tasarısı (1963); buna hazırlıksız yakalanan sinema çalışanlarının önce buna karşı çıkışları (Türk Sineması Danışma Kurulu, 1964); eleştirmenlerle toplantılar yaparak çıkış yolları aramaları; özellikle yeni yönetmenlerin ilk yapıtlarından sonrakilerinin eleştirilere uğraması üzerine dozu gittikçe artan bir eleştirmen düşmanlığına dönüşmesi birbirini izledi. Bunun sonunda, yapımcılar, kendi hazırladıkları tasarıya karşı çıkan, engellemeye çalışan; yeni yönetmenler de, yapıtlarını eleştiren bu toplulukta ortak düşmanlarını buldular. Bu düşmanlığı alabildiğine körükleyenler de, &#8220;ormana balta girer, sapı kendinden&#8221; atasözünü doğrularcasına, eleştirmenlikten sinemacılığa geçenlerdi. &#8220;Meydan Muharebesi&#8221;, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;nca 1964 Aralığında İstanbul&#8217;da düzenlenen &#8220;Birinci Türk Sinema Şurası&#8221;nda verildi: Yeni yönetmenler, bu şuraya, yöneticisi oldukları ve sinemamızın tarihinde ilk kez greve gitmiş oln sinema işçileri ile bunların grevine yol açan yapımcıları biraraya getirip yazgı birliği yaparak girdiler. Şura, daha başlar başlamaz verdikleri ortak önergeyle, &#8220;sinemada fiilen çalışanlar&#8221;ın dışındaki herkesin toplantıdan çıkarılmasını istediler; bu istekleri kabul edilmeyince de şurayı gürültülü biçimde terkettiler. Sinemacılar ile eleştirmenler arasındaki &#8220;kan davası&#8221; böylece başlamıştı; ancak kan davasını başlatan yeni yönetmenler, hele yapımcılar bu sonuçtan hiç memnun değillerdi. Şuranın çalışmalarını engelleyemedikleri gibi, her zaman sinemayla ilgisizliğinden yakındıkları devletin sinema konusunda düzenlediği ilk geniş çaplı toplantıdan kaçmakla suçlandılar. Yeni yönetmenlerin, ilişkilerini sürdürebildikleri ancak iki eleştirmen (Giovanni Scognamillo ve Nijat Özön) kalmıştı; ancak gittikçe &#8220;patalojik&#8221; bir kılığa bürünen eleştirmen düşmanlığı karşısında bunun bile ne kadar süreceği pek belli değildi. Yapımcılar, bir avuç yeni yönetmenin kişisel kavgalarına alet olduklarını, eleştirmenleri karşılarına almakla büyük bir yanlış yaptıklarını düşünmeye başladılar; nitekim bir yıl sonra, 1965 seçimlerinin sonucu da eklenince, bu yönetmenlere uyguladıkları örtülü bir boykotla onları bir tür &#8220;cezalandırdılar&#8221;. Boşta kalan bu yönetmenlerin, davranışlarını ussallaştırmak için &#8220;kuram üretmeye&#8221; başlamaları da bunun sonucuydu.</p>
<p>Sinema 65 denemesi işte bu bağlamda ortaya çıktı. Yeni yönetmenlerin başını çeken Halit Refiğ&#8217;in bu denemeye katılmasının kaynağında, hem eleştirmenlerle kanlı bıçaklı olmanın getirdiği olumsuzluklar hem de yapımcıların bu durumdan hoşnut olmamalarının büyük et-kisi vardı. Böylece şura dolayısıyla ters tepkilere yol açan durumun bir ölçüde giderilmesi, yapımcılara eleştirmenlerle köprülerin tümden atılmadığının gösterilmesi erekleniyordu.</p>
<h3>Sinema 65&#8217;in Çıkışı</h3>
<p>1965&#8217;in başında İstanbul&#8217;da Sinema 65 adlı aylık bir sinema dergisi çıktı. Dergiyi Selim Sabit Pülten yayımlıyordu. Pülten, Toplum Kitabevi&#8217;nin sahibiydi ve bu kitabevinin yayın organı olarak 1962&#8217;de üç sayı çıkan Sine-Film dergisini yayınlamıştı. Daha sonra Toplum Kitabevi adını Set Kitabevi&#8217;ne çevirince, ilk derginin devamı olarak Sinema 65&#8217;i yayınlamaya başladı. Yazı işlerini Agah Özgüç&#8217;ün üstlendiği dergi, yerli ve yabancı sinemalara aşağı yukarı eşit ölçüde yer veriyor; Ali Gevgili&#8217;den Tarık Kakınç&#8217;a, Özgüç&#8217;ten Hayri Caner&#8217;e, Çetin A. Özkırım&#8217;a, Erdoğan Tokatlı&#8217;ya dek sinema yazarlarına sayfalarını açıyordu. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu sıralarda eleştirmenler ile sinemacılar, özellikle yönetmenler arasındaki gerginlik adamakıllı artmıştı; yönetmenlerden kimileri eleştirmenlere bir yaylım ateşi açmışlardı. Eleştirmenlerin gündeliklerde, öbür süreli yayınlarda ve zaman zaman çıkan sinema dergilerinde yerli sinemacılığa eğilmedikleri ya da az eğildikleri; yerli filmlerin eleşti-rilerine yabancı filmlere göre çok az yer verdikleri yolundaki yakınmalar artık bir suçlamaya dönmüş olarak sürüp gidiyordu. Bu suçlamaların başını Halit Refiğ çekiyordu.</p>
<p>1965 Şubatı&#8217;nın başında Giovanni Scognamillo, İtalyan Filmleri Haftası&#8217;nda filmleri tanıtıcı konuşma yapmak üzere Ankara&#8217;ya geldi. Birkaç gün sonra da Refiğ. Bu fırsattan yararlanarak Scognamillo, Refiğ ve Özön, bu konuda neler yapılabileceğini Refiğ&#8217;in önerisi üzerine görüştüler. Sonunda, Amerikan filmlerinin mahkeme sahnelerindeki &#8220;gerçeği, yalnız gerçeği söyleyeceğinize…&#8221; biçimindeki ant içmeye benzer bir tutumla, &#8220;yerli sinemanın, yalnız yerli sinemanın ele alınacağı…&#8221; bir dergi çıkarılması kararlaştırıldı. Sonra da, yeni bir dergi çıkarmaktansa, kararlaştırılan tutumu benimsemeye yatkın olan Pülten ile Özgüç&#8217;ün dergisinin bu çizgiyi izlemesini sağlamanın daha kestirme bir yol olacağı düşünüldü. Bütün sinema yazarları bu dergiye katkıda bulunmaya çağrılacaktı. Böylece derginin temel tutumu ve çizgisi, Ankara&#8217;da kararlaştırıldı; bunun ayrıntılarıysa, ağırlığı İstanbul&#8217;da olanlarla saptanacaktı. Refiğ&#8217;e göre derginin yaşaması temel olarak piyasadan abone ve ilan sağlanarak, bu konuda kampanya açılarak gerçekleştirilecekti. Piyasa denilen, sinemada çalışan herkes ve herşeyden önce de yapımcılardı. Scognamillo ve Özön&#8217;e, böyle bir girişimin ardında yapımcı baskısının yer almasını düşündüren de bu son durumdu ve bunun derginin tutumuna da yansımasından kuşkulanmaktaydılar. Ama &#8220;bir görelim bakalım&#8221; dediler.</p>
<h3>Sinema 65 Kılık Değiştiriyor</h3>
<p>Bu konuda önce Refiğ&#8217;den Özön&#8217;e şu mektup geldi:</p>
<p>&#8220;23 Şubat 1965</p>
<p>Kardeşim Nijat,</p>
<p>Ankara&#8217;da konuştuğumuz üzere geçen cumartesi günü dergi meselesini görüşmek üzere toplandık. Anlaştık. Bu konuşmaların tafsilatını Scognamillo sana bildirecektir. Yazı işleri sorumluluğu ona ait. İşin mali cephesi de düşündüğümüz gibi piyasa içinde hallolunabiliyor.</p>
<p>Bir zamanlar sinema konusunda çok yakın görüşlere varabilirken şimdiki geniş fikir ayrılıklarımız senin Türk sineması meselelerinden çok uzak kalmandan doğuyor bence… Gerek Türkiye&#8217;nin meseleleri gerek sinema meseleleri üzerine senin kadar büyük bir yatırımı olan bir kimsenin ters ve çıkmaz bir noktaya saplanıp kalmasının hepimiz için ne kadar kötü birşey olduğuna ve kısa bir çalışma süresi içinde senin yeniden doğru, faydalı ve olumlu bir rayda lokomotif haline geleceğine inanıyorum. Bu yüzdendir ki şimdiki ayrı görüşlerimize ve bir süre devam etmesi muhtemel ayrı düşünüş tarzlarımıza rağmen Türkiye ve Türkiye&#8217;de sinema gerçeklerinin bizi tekrar eskiden olduğu gibi aynı görüş noktasına getireceği kanısındayım.</p>
<p>Derginin yazı politikasını Scognamillo ile kararlaştırırsınız. Bu konuları da yeniden birlikte konuşabileceğimiz günlarin daha yakın bir zamanda olmasını diler, gözlerinden öperim. (…)&#8221;</p>
<p>Özön&#8217;den Refiğ&#8217;e:</p>
<p>&#8220;8 Mart 1965</p>
<p>Kardeşim,</p>
<p>Mektubunu cevaplandırmakta geciktim; ama Scognamillo&#8217;nun göndereceğini bildirdiğin mektubunu bekliyordum da onun için. Neyse iki gün önce Scognamillo&#8217;nun mektubunu aldım; bugün ikisini de cevaplandırmak üzere kolları sıvadım.</p>
<p>Dergi konusunun burada konuşulduğu şekilde orada da aynı çözüme ulaşmasından memnun oldum. Çözüme ulaşması bir merhale sayılır ya, asıl önemli olanı, derginin yayınına rağmen piyasanın mali desteğini devam ettirme olgunluğunu göstermesi. Bu konuda pek iyimser değilim ama, bunun önemi yok. Nasıl olsa kısa zamanda bu işin yürüyüp yürümeyeceği anlaşılacak. Şimdilik dileğimiz, ‘inşallah yürür’…</p>
<p>Bilmem, mektubunun ‘vaaz’ bölümüne tekrar dönmek gerekli ya da yararlı mı? Ancak birkaç noktaya dokunmadan geçmek istemem. Aradaki görüş ayrılığını Türk sinemasının meselelerinden çok uzak kalmama bağlıyorsun. Gerçekte ‘Türk Sinemasının On Yılı’ veya Türk Sineması Tarihi&#8217;ni yazarken bu meselelere ne kadar yakınsam (ya da uzaksam) şimdiki mesafem de o. Hatta o iki çalışmayla, bu meselelere biraz daha yakınlaştığımı söyleyebilirim. Bence bunu bir başka sebebe dayandırmak yerinde olur… Neyse bu konuda şimdilik anlaşabileceğimizi sanmıyorum; hele kendinin eskiden ve şimdi bulunduğun enlem ve boylam dairelerini düşünmek ihti-yacını duymadığın bir durumda…</p>
<p>Dergi konusunda Scognamillo ile varabileceğimiz sonuçları Gio sana iletecektir elbette. Sinema 65 ile depreşen yazı çalışmalarının geçici olmamasını da dilerim. (…)&#8221;</p>
<h3>Sinema 65&#8217;in İzlencesi</h3>
<p>Gio&#8217;dan Özön&#8217;e gönderilen 2 Mart 1965 günlü mektup derginin hazırlık çalışmalarının niteliğini ayrıntılarıyla yansıtır:</p>
<p>&#8220;Nijatçığım,</p>
<p>Ankara&#8217;daki beş günlük tatilden sonra yeniden gündelik rutin ve gündelik dertlerime saplandığımdan (…) sana daha önce yazamadım. (…) Kusuruma bakmazsın! İleride, daha doğrusu Nisan ayının başından sonra, sık sık mektuplaşmak için bol bol vaktim olacaktır. Kaldı ki Sinema 1965 dergisinde bana yardımcı olmak niyetinde ve isteğinde ise bu mektuplaşma zaruri olacaktır.</p>
<p>Evet, esas konuya geldik. Halit&#8217;in yazısında izah ettiği gibi, Ankara&#8217;da alınan prensip kararlarına dayanarak, buraya döner dönmez Sinema 1965 ile ilgili bir ön faaliyete giriştik. Halit&#8217;in evinde, derginin teknik sekreterliğni yapacak olan Agah Özgüç ile yapılan bir toplantıda aşağıdaki esaslar tespit edildi:</p>
<p>&#8211; Sürekli bir abonman kampanyasına girişmek;</p>
<p>&#8211; Derginin idari kadrosunu tespit etmek; yani: Sahibi: Selim Sabit Pülten &#8211; Yazı işleri müdürü: Giovanni Scognamillo &#8211; Teknik sekreter: Agah Özgüç &#8211; Ankara temsilcisi: Nijat Özön.</p>
<p>&#8211; Derginin muhteviyatını tespit etmek: Örneğin film türleri üzerine genel yazılar, haberler, yeni filmlerle [ilgili] set ropörtajları, yönetmenlerle konuşmalar, film eleştirmeleri, teknik konular, yönetmenlerin tanıtılması, filmografiler, oyuncular hakkında yazılar, istatistik bilgi ve yazılar gibi.</p>
<p>Muhakkak ki esas olan derginin tutumu ve politikasıdır. Bu hususta Halit ile hemfikiriz: Piyasadan, gerek abonman gerekse de ilanlarla yararlanmakla beraber, dergi objektif olacak, hiçbir mevcut teşekkülün organı sayılmayacak, yabancı sinemaya şimdilik yer vermeyecek, özellikle estetik bir nitelik taşıyacak.</p>
<p>Söylenmesi kolay, yapılması güç bir şey!</p>
<p>Yazarlara gelince: Dergi herkese açıktır, yeter ki yazılar tayin edilecek tutuma uygun olsun &#8211; karşıt fikirler de dahil olmak üzere. Birtakım arakadaşların peşinen katılmayacağını Tarık Dursun&#8217;dan öğrenmiş oldum: Tarık, Çetin Özkırım, Tanju Akerson. Buna karşılık Rekin [Teksoy] memnuniyetle yazacağını söylemiştir.</p>
<p>İstatistik bilgiler ve yazılar üzerinde önemle durmak istiyorum. Sinema konusunda en büyük eksikliklerden bunun olduğunu benden çok daha iyi biliyorsun. Fakat bu tarz bilgiler, bu tarz veriler nasıl elde edilir ve kimden? Derginin sürümünü genişletmek ve bu arada piyasanın önemli unsurlarından biri olan işletmecilere de hitap etmek gerekçesiyle, her ay vizyona giren başlıca filmlerin hasılatlarını gösteren bir tabloyu yayımlamayı uygun gördük. Oysa ilk baştan zorluklarla karşılaştık: Bu bilgileri herkesten (yapımcı, işletmeci, sinema sahibi) alabilmek imkansız birşey. Sence buna ne çare bulabiliriz?</p>
<p>Yazı konusuna gelince: Halit o meşhur yazı dizisine devam edecek; Agah haberlerle ve yeni filmlerle ilgili yazılarla meşgul olacak; ben ise yönetmenler hakkında etütler ve film eleştirmeleri yazacağım. Bu arada ilk vizyonunu Ankara&#8217;da yapan film olursa bu iş sana düşecek. Eleştiri yazıları için de pek tabii ki başkalarından da yararlanacağız.</p>
<p>Durum bu iken ve fiili olarak yazı işlerini Nisan ayından itibaren yöneteceğimden, senin samimi görüşlerini, bu işi olumlu bir şekilde yürütebilmek için neler yapılması gerektiğini bilmek isterdim.</p>
<p>Buna da ilave edeyim ki bu işe &#8211; bitmez, tükenmez iyimserliğim, iyi niyetim ve …saflığımla &#8211; girdim. Bu şekilde ve bizi ayıran noktalar dahi olsa, bir araya gelmekle bir şeyler başarabileceğimize, en azından Türk sinemasını gerçek ve ciddi bir açıdan izleyen ve eleştiren bir dergiyi yaşatabileceğimize inanmaktayım.</p>
<p>Fakat inanç kafi gelmez, amatör zihniyeti yetmez, salt iyi niyet bir çıkmaza daya-nabilir. Dolayısıyla, fazla uzatmadan, artık sözü sana bırakıyorum.&#8221;</p>
<p>Özön&#8217;den Scognamillo&#8217;ya:</p>
<p>&#8220;Ankara, 10 Mart 1965</p>
<p>Sevgili Gio,</p>
<p>Mektubunu aldım; çok teşekkürler. Cevap yazmakta biraz geciktim; ama son birkaç günün olayları birbiri ardından sökün edince gerçekten fırsat bulamadım. Akis&#8217;e yeniden yazmak gibi, beklenmedik bir teklifle karşılaştım. Arkasından Truffaut sökün etti. Hem Akis hem ajans (Anadolu Ajansı) hem de büyükelçilik (Fransa Büyükelçiliği) adına Truffaut&#8217;nun peşine düşmek icap etti. Ancak bugün nefes alabildim; hem Halit&#8217;in hem de senin mektubunu cevaplandırmaya koyuldum. Konuları maddeler halinde sıralamak daha pratik olacak galiba:</p>
<ol>
<li>Önce Sinema 65 macerasının ne kadar ömürlü olabileceği meselesine dokunmak istiyorum. Derginin yaşayabilmesi için gerekli mali desteğin kaynağı ile genel yayın politikasının birbiriyle bağdaşabileceğinden pek umutlu değilim. Bir süre giderse de, sonunda ‘şarklılık’ üstün çıkar, ‘ben kendi paramla kendime sövdürmem’ düşüncesi boy gösteriverir. Aslında sövmek diye bir şey söz konusu olamaz tabii ama, yorum sonunda buna varacak. Unutmayalım ki, ‘kralın sayın muhalefeti’ batıda, padişahın dalkavukluğu ise doğuda olan şeyler. Fakat bütün bunlara rağmen bu denemenin çekici olduğuna ve her şeye rağmen bu denemeyi yapmak gerektiğine inanıyorum. Bu arada yararlı bazı metinler elde kalırsa yeter de artar bile. Hatta kötümserliğimizde yanılmış olmamız, denemenin sandığımızdan çok uzun sürmesi de mümkün olabilir.</li>
<li>Derginin muhteviyatı konusunda sıraladıklarına eklenecek pek bir şey yok. Olsa olsa bunları birbirleriyle orantılı, ahenkli olarak yayımlayabilme çarelerini arayıp bulmak önemli; yani birinin öbürlerini bastırmadan hepsini düzenli olarak yapmak meselesi&#8230; Her sayıda mutlaka yer alacak olanlar ile zaman zaman girecek olan konular birbirinden iyice ayrılıp, düzeni bozmadan yürütebilirsek hem kendimiz hem de okuyucu bakımından yararlı bir disiplin sağlayabiliriz. Önümüzdeki yaz ayları için de ölgünlüğü birkaç &#8220;özel sayı&#8221; ile önleyebiliriz, tabii bunun için aşağı yukarı şimdiden hazırlanmak gerekir.</li>
<li>Derginin tamamıyla yerli sinemaya ayrılması üzerinde daha önce anlaşmıştık zaten. Doğru ya da yanlış, sinemamızın meselelerini gücümüzün yettiği ölçüde aydınlatmak, gerekirse birbirimizin yazdıklarını eleştirmek, bütün bunları yaparken yine doğru ya da yanlış, sadece sinemamızın yararına olduğunu sandığımız şeyleri savunmak&#8230;. Tutumumuz bu olmalı. Kendi yazılarımızda olduğu kadar başkalarının yazdığı yazıların da dergide yer alması ölçüsü olarak ‘taraf tutmamak, kötü niyetli olmamak ve reklam yapmamak’ göz önünde bulundurulmalı.</li>
<li>Dergi çalışmalarındaki iş bölümü çok iyi. Ben de kendi payıma düşeni yapmaya çalışacağım. İlk vizyonu burada çıkan filmleri izleyip, gerekirse bu filmlerin yönetmenleriyle ilgili filmografileri &#8211; senin de yardımınla &#8211; düzenlerim. Ayrıca genel konularda da yazı yetiştirmeye çalışacağım.</li>
<li>İstatistik bilgiler konusunda karşılaştığın güçlükler tabii bir şey; çünkü şimdiye kadar böyle bir şey yapılmamış, dolayısıyla alışılmamış, sinemacılarda &#8220;yasak bölge&#8221; gibi bir saplantı belirmiş. Bunun önüne geçmenin tek çaresi yine nazımızın geçebileceği birkaç sinemacıdan bu konuda derlenecek bilgilerin yayımlanmasıdır. Sanırım böyle beş altı sayılık bir yayın yapılabilse bunun zararlı bir şey olmadığı, aksine faydası dokunabileceği anlaşılacak, hatta öbürlerinden geri kalmamak için çekingenlik gösterenler bile keni rakamlarını yayımlatma yarışına gireceklerdir. Başka bir çaresi olabileceğini sanmıyorum bu işin.</li>
<li>Sinema ile İslamiyet arasındaki ilişkileri ele alan bir yazıdan bahsetmiş, bunun çevirisimi yapmanı teklif etmiştim. O yazının bulunduğu Bianco e Nero&#8217;yu bugün adresine postaladım. İlgi çekici bir yazı olduğunu sanıyorum. İslamlıkla ilgili terimler, özel adlar, Kuran&#8217;dan alınan parçalar üzerinde bir tereddüdün olursa, istersen çevirdikten sonra yazıyı bana gönder, bendeki kaynaklardan tamamlamaya çalışayım.</li>
<li>Bu ay dergiye yazı bakımından bir yardımım olabileceğini pek sanmıyorum; çünkü ayı hemem hemem ortaladık bile. Yine de ayın on beşinden önce bir şey yapabilirsem yetiştirmeye çalışacağım. Derginin baskı imkanlarını bilmediğim için yazıların en geç ne vakit elinize varması gerektiğini bilmiyorum.</li>
<li>Bundan sonra çıkacak sayılar konusunda şu iki işin yararlı olacağını sanıyorum: 1) Sayı basıma verilmeden önce derginin belli başlı yazılarının ne olduğunu bilirsem, muhtemel çakışmaları (ayın filmleri, konuların ele alınması) önlemiş oluruz; 2) Dergi yayımlandıktan sonra o sayının tenkidi.</li>
</ol>
<p>Dergi konusunda şimdilik bu kadar yeter sanırım. Hoş, yeni bir şey ortaya sürmedim zaten. Bunlar kendiliğinden gerekliliğini duyuran hususlar. Birkaç aylık denemeden sonra meseleyi topluca yeniden ele alır, gerekli düzeltmeleri, eklemeleri yaparız. (&#8230;)&#8221;</p>
<h3>Bir Aksi Tesadüf: &#8220;Vurucu Bir Eleştiri&#8221; Yazısı&#8230;</h3>
<p>Ankara ve İstanbul&#8217;da alınan kararlar, yazı işleri yönetmeni Agah Özgüç&#8217;ün &#8220;Mutlu Günlere Doğru&#8221; başlıklı başyazısında açıkalanarak Sinema 65&#8217;in Mart başında çıkan üçüncü sayısında uygulanmaya başlandı.</p>
<p>Ancak burada, bir aksi tesadüfün daha işin başında tedirginlik yarattığını belirtmek gerekir: Sinema 65&#8217;in yeni biçiminin piyasaya çıktığı günlerde, Özön&#8217;ün de sürekli yazarı olduğu Türk Dili&#8217;nin Mart sayısında &#8220;Vurucu Bir Eleştiri&#8221; adlı yazısı yayımlandı. Bu yazıda, Şura’dan sonra Yeşilçam&#8217;ın her türlü ölçüyü büsbütün kaçırarak, yerli yabancı yazın ürünlerini, yerli yabancı filmleri yağmaladıkları, yıldızcılığın alabildiğine arttığı; cinsel sömürü filmlerinin piyasada cirit attığı; yapımcıların Şura’daki Türk sinemasına çekidüzen verme girişimini tersine çevirip sinemayı kendi istedikleri kılığa sokmak istedikleri; üstelik buna devleti de alet etmeye çalıştıkları; bir bölük sinemacının da izleyicinin bu yoldan sömürüsüne uydurma &#8220;kuram&#8221;lar, &#8220;ideolojik&#8221; örtüler bulma çabasına giriştikleri bir dönemde bu gidişe dur demek gerektiği ileri sürülüyordu. Yazıya göre, eleştirmenler yönünden yapılabilecek tek iş, 1956&#8217;da olduğu gibi sert, hatta &#8220;vurucu&#8221; bir eleştiriye başvurmaktı. Nitekim yazı şöyle sona eriyordu: &#8220;1965 yılında Türkiye&#8217;de olduğu gibi, kendi çıkarları için sinemayı bir çıkmaza sürükleyen sinemacılar, ancak izleyicinin göstereceği bir tepkiyle yola getirilebilir. İzleyicinin tepkisini en çabuk ve en etkili olarak sağlamanın yolu da &#8216;vurucu&#8217; bir eleştiridir.&#8221; [1] Gerçekte bu yazı dergiye bir ay önce verilmişti; üstelik Türk Dili&#8217;nin bir önceki sayısında çıkan (ve yine o ta-rihten bir ay önce verilen) &#8220;Eleştirmen mi, Dalkavuk mu?&#8221; yazısının bir devamıydı [2]. Ama Scognamillo ile Refiğ&#8217;i epey telaşlandırmaya yetmişti.</p>
<p>Scognamillo&#8217;da Özön&#8217;e:</p>
<p>&#8220;İstanbul, 12 Mart 1965</p>
<p>Sevgili Nijat,</p>
<p>Mektubunu bugün öğlende aldım ve hemen cevap veriyorum.</p>
<p>Dün akşam Halit&#8217;lerde idim. Türk Dili&#8217;ndeki son yazını okuyunca tahmin edersin ki bizim Halit oldukça bozulmuş, endişeye düşmüştür; artık bizimle işbirliği yapamayacağını düşünmüştür. Gerçi o yazı beni de biraz sarstı. Prensip itibariyle vurucu eleştiriye pek taraftar olmadığımı yanılmıyorsam Ankara&#8217;da da sana belirtmiştim. Oysa benim bu hususta görüşüm fazla bir şey ifade etmez. Gerçek olan bir durum var: Bugün &#8211; ve özellikle gündelik basında &#8211; vurucu eleştiri yapmak imkansız gibi bir şey. Milliyet&#8217;in durumunu gördün; yıldızları kaldırdılar. Tuncan (Okan) haftada bir &#8211; ve haftanın en ilgi çekici olanı &#8211; eleştirmek; genel olarak Tarık Dursun&#8217;la birlikte düzenlediği film tablosu ile yetinmektedir. Cumhuriyet&#8217;te vurucu tenkit (pardon, eleştiri) pek arama. Akşam&#8217;a gelince de yukarıda dediğim gibi bu tarz mizacıma ve tutumuma pek uygun değil. Bir de Tercüman kaldı; fakat bildiğin gibi, oradaki arakadaş da (Tanju Akerson) pek serbest bir şekilde yazı yazamıyor. Tercüman hariç bir de Yeni İstanbul&#8217;daki Yücel (Çakmaklı) var ki, bana kalırsa o bizden ayrı bir dünyada yaşı-yor. (&#8230;)&#8221;</p>
<p>Scognamillo kaygılarını böylece belirttikten sonra, dergiyle ilgili konulara geçiyor.</p>
<p>&#8220;Ne ise, şimdi Sinema 65&#8217;e dönelim. Maceranın uzun ömürlü olması için elimizden geleni yapmaya hazırız. Üçüncü sayının başyazısında belirtildiği gibi dergi &#8211; kararlaştırılan prensiplere uyarak &#8211; ne şakşakçılık yapacak ne de sövecek. Kaldı ki, dediğin gibi, bu denemeyi yapmak gerekiyor ve &#8216;denemenin sandığımızdan çok uzun sürmesi de mümkündür.&#8217;</p>
<p>Derginin muhteviyatı, bahsettiğin &#8216;özel sayı&#8217; &#8211; ki bunlara taraftarım &#8211; konusunda ileride müştereken bir plan kuracağız.</p>
<p>Derginin üçüncü sayısı pek parlak sayılmaz, dolayısıyla Nisan sayısı için senden muhakkak &#8211; ve ayın yirmisinden önce &#8211; bir yazı istiyorum. Nisan sayısında Halit&#8217;in bir yazısı (seriye devam ediyor), Metin hakkında etüdümün son bölümü, Agah&#8217;ın Lütfi Akad&#8217;la yapacağı bir konuşma, ropörtajlar, bir iki film eleştirisi, haberler yer alacak; bunların yanına bir yazı ekleyebilirsen pek çok memnun olurum. (&#8230;)&#8221;</p>
<p>Özön&#8217;den Scognamillo&#8217;ya:</p>
<p>&#8220;15 Mart 1965</p>
<p>Sevgili Gio,</p>
<p>Mektubunu aldım. Dergi için hazırlayacağım yazıyla birlikte cevaplandırmak üzere bir kenara koymuştum. Yazıyı hazırlamak uzun süreceği için cevap da gecikecek di-yordum. Fakat nasılsa yazı çabucak çıktı, cevabı da böylelikle gecikmedi.</p>
<ol>
<li>Vurucu eleştirinin yararı üzerinde tartışılabilir tabii. Gerçekte bunun yararlı olup olmadığını zaman gösterebilir. Asıl önemli olan, vurucu eleştirinin birkaç elden bir-den aynı zamanda yürütülmesi; çünkü ancak bu şekilde bir sonuç alınabilir. Sen bugün ortada bunu yapacak durumda &#8211; şu ya da bu sebepten &#8211; pek kimse olmadığını söylüyorsun. Öyle de görünüyor. Ama ben Türk Dili&#8217;nde nihayet şöyle yapılsa daha iyi olur dedim; buna uyan çıkar veya çıkmaz ya da uymak ister de şartları buna elvermez, o başka mesele. Bununla birlikte ben kendi hesabıma her fırsat düştükçe vurucu eleştiride kararlıyım. Ama Halit&#8217;in bundan edişelenmesi için bir sebep de yok. Vurucu eleştirilerimi daha çok Akis&#8217;e, zaman zaman da Türk Dili&#8217;ne saklayacağım. Hem zaten Akis&#8217;te yeniden yazmayı da daha çok ‘vurucu eleştiri’ye elverişli olmasından dolayı kabul ettim. Bunu Halit&#8217;e de yazmıştım. Anlaşılan o, Sinema 65&#8217;te de aynı şeyi yaparım diye ürkmüş; şimdilik öyle bir şey düşündüğüm yok. Gönderdiğim yazı da, girse girse ‘yapıcı’ eleştiri bölümüne girer herhalde&#8230;</li>
<li>Derginin son sayısı, yazı azlığına ve tam yeni hazırlık safhasına rastlamasına rağmen öncekilerden daha derli toplu, umut verici. Ancak, derginin sayfaları arttırılmazsa bunun ilerisine de pek geçilemez gibime geliyor. İlanlar oldukça yer kaplıyor &#8211; biliyorum, bu aslında derginin yaşaması için bir zorunluluk. Ama sayfalar mesela yarım forma daha artırılırsa hem daha çok ilan konabilir hem yazıları daha çeşitli olabilir hem meseleler daha derinlemesine alınabilir, nihayet okuyucu da aylık bir dergiyi biraz daha şişman görmek ister. (&#8230;)&#8221;</li>
</ol>
<h3>Bir Yıllık Denemenin Sonucu</h3>
<p>Sinema 65, başlangıçta çizilen çerçeveye uygun olarak çalışmalarını on ikinci sayıya dek sürdürdü. Ancak, değişik sinema yazarlarının birleştikleri bir dergi olamadı. Yazarlar ile sinemacılar arasındaki bölünmüşlük öylesine derindi ki, Refiğ&#8217;in bulunduğu ve yalnız Türk sinemasına yer veren bir dergi, kimilerince kuşkuyla karşılandı. Yazarların, başını Refiğ&#8217;in çektiği yapımcılar-yönetmenlerce Sinema Şurası&#8217;ndan atılmak istenmesinin üzerinden ancak birkaç ay sonra böyle karşılanması da çok doğaldı. Nitekim, 1965 ortasında Sinematek Derneği&#8217;nin kurulması; genç yönetmenlerin kendilerini bu dernekten dışlanmış gibi duyumsamaları ve karşılık olarak Türk Film Arşivi&#8217;nde kümelenmeleri; Sinema 65&#8217;in kapanmasından hemen sonra Sinematek Derneği&#8217;nin organı Yeni Sinema&#8217;nın çıkışı, iki taraf arasında tartışmaların başlaması, köprülerin bütün bütüne atılmasını çabuklaştıracaktı. Bu konuda söylenebilecek tek şey: Yapımcılar-yönetmenler rüzgar ekmişlerdi, fırtına biçtiler&#8230;</p>
<p>Böyle bir durumda Sinema 65&#8217;te yazıların ağırlığı giderek birkaç kişinin &#8211; en çok da Scognamillo ile Özgüç&#8217;ün &#8211; omuzlarına bindi. Sinema 65&#8217;in on ikinci sayısındaki &#8220;Bir Dergiyi Yaşatmak&#8221; başlıklı yazı yeniden eski formüle, yani yerli ve yabancı sinemaların birlikte alınması formülüne dönüleceğini, ama Sinema 65&#8217;in ağırlıklı merkezinin yine Türk sineması olacağını; &#8220;eskisi gibi, Türk sinemasında dürüst, olumlu ve ilerici gayenin uğrunda bir çaba sarfedenlerin yanında mücadele edeceğini&#8221; belirtiyordu. Ama bütün bunlar bir dilek olmaktan ileri geçemedi. Çünkü daha çok, ilk 12 sayının dizini olarak çıkan ve ardı gelmeyen 13. sayıdan sonra dergi kapandı. Özön&#8217;ün 10 Mart günlü mektubunda belirttiği &#8220;bu arada yararlı bazı metinler elde kalırsa yeter de artar bile&#8221; umuduysa gerçekleşti. Geriye Türk sinemasını sanat, estetik, ekonomi gibi değişik açılardan ele alan kimi değerli yazılar kaldı. En önemlisi de şuydu: Scognamillo&#8217;nun Sinema 65&#8217;te ilk biçimlerini yayımladığı Metin Erksan, Memduh Ün, Halit Refiğ incelemeleri, sonradan geliştirilerek ve Lütfi Akad, Osman F. Seden, Atıf Yılmaz incelemelerinin de katılmasıyla, Türk Sinemasında Altı Yönetmen gibi çok önemli bir kitabın temelini oluşturdu.</p>
<p>29.06.1997</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Notlar:</p>
<ol>
<li>Bu yazı için bak. Nijat Özön, Karagözden Sinemaya, 2. Cilt, s. 44-46.</li>
<li>Bak. A.y., s. 40-44.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Sinema 65 &#8211; Konulara Göre Fihrist (Sinema 65&#8217;in son sayısından alınmıştır)</h3>
<p>DERGİ ÜZERİNE</p>
<p>&#8211; Yayın Devam Ediyor (Selim Sabit)                      1-3</p>
<p>&#8211; Mutlu Günlere Doğru (Agah Özgüç)                    2-3</p>
<p>&#8211; Noktalar (Selim Sabit)                                          4-3</p>
<p>&#8211; Basında Sinema 65                                                              4-16</p>
<p>&#8211; Hedef Türk Sineması (Nijat Özön)                       6-3</p>
<p>&#8211; Bir Dergiyi Yaşatmak (G. Scognamillo)                               11/12-3</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>GENEL KONULAR</p>
<p>&#8211; Türk Sinemasında Konu (İlhan Engin)                                                1-4</p>
<p>&#8211; Türk Sineması Nedir? (Halit Refiğ)                                      1-12, 2-7, 3-14</p>
<p>&#8211; Halkın İstediği, Halkın İstemediği (Tarık Kakınç)                               1-14</p>
<p>&#8211; Basın ve Siyaset (Tanju Akerson)                                       1-15</p>
<p>&#8211; Türk Toplumu ve Türk Sineması (Turan Ceyhun)                              1-16</p>
<p>&#8211; Daha Daha (Hakkı Özkan)                                                   2-3</p>
<p>&#8211; Türk Sineması Kanunu ve Sinemacılar (Refik Sönmezsoy)                 2-4</p>
<p>&#8211; Sorumluluk ve Gerekler (Orhan Elmas)                                              3-9</p>
<p>&#8211; Çemberleri Kırmak (Nijat Özön)                                          4-4</p>
<p>&#8211; Dokümanter Filmler (Hakkı Özkan)                                    5-3</p>
<p>&#8211; Sil Baştan (Nijat Özön)                                                        5-4</p>
<p>&#8211; Halk Eğitiminde Sinema (Selim Sabit)                                 5-8</p>
<p>&#8211; Filmciliğimiz, Nereden Nereye? (Yılmaz Kuzgun)                               6-4</p>
<p>&#8211; Dönme Dolap (Coşkun Şensoy)                                          6-11</p>
<p>&#8211; Genç Kuşak (Atilla Gökbörü)                                                             7-31</p>
<p>&#8211; Düşünce Hürriyeti ve Sinema (Pertev Bilgen)                      8-3</p>
<p>&#8211; Türk Filmciliği Üzerine (M. Kemal Derinkök)                     9-3</p>
<p>&#8211; Altına Hücum ya da Türk Sinemasında Enflasyon (Agah Özgüç)        10-3</p>
<p>&#8211; Önce Ekonomik Gerçekler (Ahmet Metin Öner)                  11/12-5</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SİNEMACILAR</p>
<p>&#8211; Antonioni İle (Coşkun Şensoy)                                                           1-7</p>
<p>&#8211; Metin Erksan, Sivralan&#8217;dan Berlin&#8217;e (G. Scognamillo)                         2-12, 3-10, 4-10</p>
<p>&#8211; Memduh Ün&#8217;ün Küçük Dünyası (G. Scognamillo)                              5-16, 6-18</p>
<p>&#8211; Halit Refiğ, Kadın ve Toplum (G. Scognamillo)                   8-18, 9-16, 10-16</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SİNEMACILARIMIZLA KONUŞMALAR</p>
<p>&#8211; Halit Refiğ ile &#8220;Kırık Hayatlar&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Fevzi Tuna)    6-8</p>
<p>&#8211; Erdoğan Tokatlı ile &#8220;Son Kuşlar&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Agah Özgüç)               9-10</p>
<p>&#8211; Fevzi Tuna ile &#8220;Yasak Sokaklar&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Berna İlhan)                10-10</p>
<p>&#8211; Duygu Sağıroğlu ile &#8220;Bitmeyen Yol&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Agah Özgüç)          10-22</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FİLMLER</p>
<p>&#8211; Batan Güneş                                                                        1-10</p>
<p>&#8211; Leopar                                                                                 2-10</p>
<p>&#8211; Gurbet Kuşları ile İlgili Bir Açıklama (Halit Refiğ)                              2-16</p>
<p>&#8211; Keşanlı Ali Destanı                                                                             5-21</p>
<p>&#8211; On Korkusuz Adam                                                                            5-22</p>
<p>&#8211; Karanlıkta Uyananlar Üstüne (G. Scognamillo)                   6-29</p>
<p>&#8211; Yeni Bir Dönemin Eşiğinde (Erhan Etiker)                          6-33</p>
<p>&#8211; Murtaza (Yılmaz Kuzgun)                                                   8-26</p>
<p>OYUN VE OYUNCULAR</p>
<p>&#8211; Oyunculuk Üzerine Bir Deneme (Yılmaz Güney)                                1-6</p>
<p>&#8211; Fikret Hakan (Saim Görken)                                                               6-26</p>
<p>&#8211; Sokaktaki Adam ya da Yılmaz Güney (Agah Özgüç)                           7-18</p>
<p>&#8211; Türk Sinemasında Oyun ve Oyunculuk (Cüneyt Arkın)      8-24</p>
<p>&#8211; Rejisör &#8211; Oyuncu Bağı (Tarık Kakınç)                                 9-6</p>
<p>&#8211; Türkan Şoray ve Tatlı Su Kahramanları (Agah Özgüç)        11/12-8</p>
<p>&#8211; Aktörlük, Türk Sineması, Ben (Tunç Okan)                        11/12-12</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FİLMOGRAFİLER/KRONOLOJİLER/BELGELER</p>
<p>&#8211; Türk Sineması Tarihi Kronolojisi                        3-4, 4-8</p>
<p>&#8211; 1965 Başından bu Yana Çevrilen Filmler                            4-13, 5-25, 6-24, 7-28, 8-31, 9-24, 10-26</p>
<p>&#8211; Başlangıcından Bu Yana Yerli Film Rejisörlerimiz               11/12-24, 5-7</p>
<p>&#8211; Metin Erksan&#8217;ın Filmografisi                                               5-11</p>
<p>&#8211; Orhan Günşiray&#8217;ın Filmografisi                                           5-24</p>
<p>&#8211; Memduh Ün&#8217;ün Filmografisi                                                7-11</p>
<p>&#8211; Fikret Hakan&#8217;ın Filmografisi                                                7-25</p>
<p>&#8211; Genç Kuşak Sineması                                          8-13</p>
<p>&#8211; Halit Refiğ&#8217;in Filmografisi                                    11/12-20</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>OLAYLAR</p>
<p>&#8211; Haberler                                                                                                              4-7, 5-14, 6-34</p>
<p>&#8211; Turgut Demirağ&#8217;a İkinci Açık Mektup (Erhan Etiker)                                          7-3</p>
<p>&#8211; Merkez Film Kontrol Komisyonu Kimlerden Yanadır? (A. Onaran)   7-5</p>
<p>&#8211; 2. Antalya Film Festivali&#8217;nin Gerçek Yüzü (Hayri Caner)                    7-22</p>
<p>&#8211; İzmir Film Festivali Sonuçları (Berna İlhan)                                        9-21</p>
<p>&#8211; Sinematek Gösterilerine Başladı                                                          10-14</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YAYINLAR</p>
<p>&#8211; Sinema El Kitabı (Türker Acaroğlu)                     2-17</p>
<p>&#8211; Sinema Yayınları (Akif Arkış)                                             13-2</p>
<p>&#8211; Soruşturmalar                                                      6-14, 7-16, 8-11</p>
<p>&#8211; Film Değerlendirme Tabloları                                              1-10, 2-10</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FİLM HİKAYELERİ</p>
<p>&#8211; Çirkin (İ. H. K.)                                                   8-28</p>
<p>&#8211; Katil Yakalandı (İ. H. K.)                                     9-27</p>
<p>&#8211; Değiştirme (Hakkı Özkan)                                   10-8</p>
<p>&#8211; Yaşamak İçin Öldüler (Tahsin Konur)                                13-6</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/1965in-ortasinda-elestiri-sinema-65-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1960’larda Sinema Dergisi Çıkarmak&#8230;</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/1960larda-sinema-dergisi-cikarmak/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/1960larda-sinema-dergisi-cikarmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2000 15:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=449</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / Her sinema dergisi elinde olmaksızın gününün koşullarını yansıtır; elden geldiğince de bu koşulları aşıp geleceğe yönelmek ister. 1997’nin ilk çeyreğini bitirirken çıkan Yeni İnsan Yeni Sinema da öyle. Adı bile bunu yansıtmıyor mu: Yeni insanların yeni sineması… Okurlar, “Çıkarken” başlıklı yazıda bu yeni derginin çıkış ereğini, izlencesini, bunun temelinde yatan görüşleri bulabilirler. Bu, 1990’ların sona erip 2000’li yıllara geçişteki bir sinema dergisi. Peki, geçmişe göz attığımızda, örneğin 1960’lardaki sinema dergilerini çıkaranların görüşleri nelerdi? Aşağıda, hazırlıkları yapılmış ama çıkamamış bir dergiyle bunu örneklemeye çalışacağız. Ama, örneği bir tarih çerçevesine oturtmak için önce kısa bir anımsatma: İlk “ciddi” sinema dergisi 1956 martında yayımlandı (Sinema, Nijat Özön, Halit Refiğ); sonra onu Sinema-Tiyatro (1959, Şahin Tekgündüz), Sinema 59 (1959, Çetin A. Özkırım), Si-Sa (1960, Ş. Avni Ölez, Hayri Caner), Yedinci Sanat/Yeni Sinema (1960, Tarık Kakınç, Ali Gevgili), Sine-Film (1962, Selim Sabit Pülten, Agah Özgüç) izledi. Bunların sonuncusu dışında hepsi aylık, büyük çoğunluğu gazete ya da küçük gazete boyunda dört yapraklık, çoğu cep harçlıkları birleştirilerek yayımlanan, deyiş yerindeyse “amatör ruhuyla”, bayrak yarışında olduğu gibi elden ele aktarılarak yayımlanan dergilerdi. Sine-Film’den sonra araya üç yıllık bir boşluk girdi. 1964’ün sonunda Güzel Sanatlar Akademisi Kulüp Sinema 7’nin yayını Film (Sami Şekeroğlu; ancak 3 sayı) [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /</span> </em></p>
<p><em>Her sinema dergisi elinde olmaksızın gününün koşullarını yansıtır; elden geldiğince de bu koşulları aşıp geleceğe yönelmek ister. 1997’nin ilk çeyreğini bitirirken çıkan Yeni İnsan Yeni Sinema da öyle. Adı bile bunu yansıtmıyor mu: Yeni insanların yeni sineması… Okurlar, “Çıkarken” başlıklı yazıda bu yeni derginin çıkış ereğini, izlencesini, bunun temelinde yatan görüşleri bulabilirler. Bu, 1990’ların sona erip 2000’li yıllara geçişteki bir sinema dergisi. Peki, geçmişe göz attığımızda, örneğin 1960’lardaki sinema dergilerini çıkaranların görüşleri nelerdi? Aşağıda, hazırlıkları yapılmış ama çıkamamış bir dergiyle bunu örneklemeye çalışacağız. Ama, örneği bir tarih çerçevesine oturtmak için önce kısa bir anımsatma: İlk “ciddi” sinema dergisi 1956 martında yayımlandı (Sinema, Nijat Özön, Halit Refiğ); sonra onu Sinema-Tiyatro (1959, Şahin Tekgündüz), Sinema 59 (1959, Çetin A. Özkırım), Si-Sa (1960, Ş. Avni Ölez, Hayri Caner), Yedinci Sanat/Yeni Sinema (1960, Tarık Kakınç, Ali Gevgili), Sine-Film (1962, Selim Sabit Pülten, Agah Özgüç) izledi. Bunların sonuncusu dışında hepsi aylık, büyük çoğunluğu gazete ya da küçük gazete boyunda dört yapraklık, çoğu cep harçlıkları birleştirilerek yayımlanan, deyiş yerindeyse “amatör ruhuyla”, bayrak yarışında olduğu gibi elden ele aktarılarak yayımlanan dergilerdi.</em></p>
<p><em>Sine-Film’den sonra araya üç yıllık bir boşluk girdi. 1964’ün sonunda Güzel Sanatlar Akademisi Kulüp Sinema 7’nin yayını Film (Sami Şekeroğlu; ancak 3 sayı) bir yana bırakılırsa, ertesi ay Sinema 65’ten geçerek (S. S. Pülten, Giovanni Scognamillo, A. Özgüç) 1966 martında Sinematek Derneği’nin yayın organı Yeni Sinema’ya (Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Kocabaşoğlu [Hüseyin Baş], sonra Onat Kutlar) ulaşıldı. Böylelikle sinema dergiciliği bir bakıma arkasını bir kuruluşa dayayarak profesyonelliğe adım atmış oldu. Aşağıda sunduğumuz örnek, işte tam bu iki dönem arasında, üç yıl sürdüğünü söylediğimiz boşluk sırasına, 1962 eylül/ekimine rastlıyor. O yıllarda bir sinema dergisinin hazırlıklarının nasıl yapıldığını, parasal temellerini, yayımlamakla varılmak istenen ereği, bunun temeli olan görüşleri yansıtıyor. Aralarında 35 yıllık bir uzaklık bulunan iki girişimin benzerliklerini ve ayrılıklarını ortaya koymayı okurlara bırakmak daha doğru oluruz sanırız.</em></p>
<p><em>N.Ö.</em></p>
<p><em>14.04.1997</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İstanbul, 29 Eylül 1962</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Yazılarınızdan yararlandığım, hepsini ilgiyle izlediğim için, sizinle eskiden beri tanışmak isterdim. Bu mektup, her şeyden önce böyle bir ilgiyi kurabilirse sevineceğim.</p>
<p>1 aralıktan itibaren aylık bir sinema dergisi çıkarmaya başlayacağım. Değişim boyunda, 16 sayfa olacak. İç düzenini Said Maden yapacak. Dergiye çeviri yapmayı kabul edenler arasında Onat Kutlar, Selahattin Hilav, Adli Moran gibi değerli arkadaşlar var. Ali Gevgili, Çetin Özkırım, Erdoğan Tokatlı, Tarık Kakınç’la konuştum. Yazmayı, fikir vermeyi kabul ettiler. Öteki yazarları tanımadığım için daha konuşamadım. Yakında ilgi kuracağımı umuyorum.</p>
<p>Sizin de bildiğiniz gibi, bu konuda daha önce yayımlanmış dergiler, kısa bir süre içinde kapandılar. Ben, bu dergiyi sürekli olarak çıkarmak istiyorum. Telif, çeviri ücretleri ve kişilerle birlikte derginin sayısı 1.500 liraya malolacak. Basın İlan Kurumu, yedinci sayıdan itibaren ayda 1.200 lira verecek. Bu konuda Mehmet Seyda ile görüştüm (Mehmet Seyda, Basın İlan Kurumu’nda ilan dağıtımı ve kontrolüyle görevlidir). İlk altı sayıyı aksatmadan çıkarabilirsem, derginin geleceğini kurtarmış olacağım; sürekli çıkabilecek. İlk altı sayı için de gerekli özel ilanı temin ettim, böyle bir derginin çıkmasını sağlayacak imkanları buldum.</p>
<p>Bu dergiye sizin de sürekli olarak yazmanızı çok isterim. Hatta, her sayıya yalnız birkaç yazı göndermenizi değil, zaman zaman “müdahele” etmenizi, fikir vermenizi de isterim. Aklıma gelen bazı soruları aşağıda sıralıyorum. Bana bu konularda (ve sizin aklınıza gelebilecek başka konularda) fikrinizi yazarsanız çok sevineceğim.</p>
<p>1. Derginin adı ne olabilir? Benim aklıma Görüntü kelimesi geliyor; ne dersiniz?<br />
2. Kendileriyle konuştuğum birkaç arkadaş, derginin yalnız sinema dergisi değil, sinema-tiyatro dergisi olmasının daha uygun olacağını söylediler. Yalnız, bu arkadaşların sinemadan çok tiyatroyla ilgilenen arkadaşlar olduğunu belirteyim. Ben, konular dağılınca sinemanın da tiyatronun da gerektiği gibi işlenemeyeceğini, derginin “yüzeyde” kalabileceğini düşünüyorum. Onlar da, büyük boyda 16 sayfayı dolduramayacağımı, bazı “şişirme” yazılar koymak zorunda kalacağımı belirtiyorlar. Dergide tiyatroya da yer verilirse, okuyucu sayısının artacağını, sinemayla daha çok okuyucunun ilgileneceğini söylüyorlar. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?<br />
3. Dergiya kapak koymak gerekli mi? Ben Değişim ve a dergisi biçiminde bir dergi hazırlamayı düşünüyordum. Ali Gevgili ve Erdoğan Tokatlı, muhakkak kapak koymam gerektiğini söylediler. Cengiz Tuncer ise onların bu fikirlerine “şiddetle” karşı koydu.<br />
4. Hangi yazarlarla ilgi kurulabilir? Gerçi ben bir okuyucu olarak yıllardır bütün eleştirmecilerin yazılarını okuyorum; ama siz bu işin içindesiniz. Kimleri “tavsiye” edebileceğinizi bilmek isterim. Vereceğiniz adlar da aramızda kalır.<br />
5. Dergide neler yapılabilir? Daha çok haber ve röportaja (tabii ciddi röportaja) yer veren bir tutumla mı, yoksa daha “akademik” bir havayla mı hareket etmeli?<br />
6. Her sayı, iki sayfayı bir senaryoya ayırmak iyi olur mu? Her sayı bir filmi ele almak, kısaca özetini vermek ve önemli bir bölümünü senaryo olarak vermek nasıl olur? O filmden bol fotoğraflar da eklenebilir.<br />
7. Siz ne gibi yazılar gönderebilirsiniz? Gerekirse, yazılarınıza ekleyebilecek bazı fotoğraflar (iade edilmek şartiyle tabii) temin edebilir misiniz?<br />
Bir de maddi sorun var:<br />
8. Size ne kadar telif ücreti vermemi istersiniz? Gerçi kitap ücretleri hakkında bilgim var, ama dergi yazıları için verilen ücretin ne olduğunu pek bilmiyorum. İlk altı sayıya vereceğiniz yazıların yedinci sayıdan itibaren almanız mümkün olacak mı? (Yani, yedinci sayının ücretini yollarken birincisinin de, sekizinci sayınınkiyle birlikte ikincisinin ücretini yollamamda bir sakınca var mı? Basın İlan Kurumu meselesi… Ama bunu uygun bulmazsanız, ben birinci sayıdan itibaren bir imkan yaratır ve telif ücretinizi derhal gönderirim.)</p>
<p>Bu sorularımı cevaplandırırsanız çok sevineceğim. Derginin iyi olmasını istiyorum; sizin vereceğiniz fikirlere çok güvenim var.</p>
<p>(…) Biraz uzunca oldu galiba. Vaktinizi aldığım için özür diler, göstereceğinizi umduğum ilgiye şimdiden teşekkür ederim.</p>
<p>Selamlar</p>
<p>Ülkü Tamer</p>
<p>* * *</p>
<p>Ankara, 20 Ekim 1962</p>
<p>Sayın Ülkü Tamer,</p>
<p>29 Eylül 1962 günlü mektubunuzu [Yön’den] ancak dün verdiler. Elimde olmayan bu gecikmeden dolayı özür dilerim. Mektubunuzda belirttiğiniz iyi duygulara içten teşekkürler. Sorularınızı cevaplandırmaya çalışacağım.</p>
<p>Her şeyden önce, yeni bir sinema dergisinin yayımı işine, önceki örneklerin cesaret verici olmamasına rağmen, el atmış olmanıza çok sevindim. Bir sinema dergisinin, bütün güçlüklere, elverişsiz şartlara rağmen varlığı, çok gerekli. Derginin maddi yaşama şartlarını da önceden bir düzene sokmanız, önceki denemelerden uzun ömürlü olmasını sağlayabilir.</p>
<p>Mektubunuzda sorduklarınızdan çoğu, bana kalırsa birbirine çok bağı; ancak, önceden kararlaştırılacak bir temele göre cevabı da değişebilecek şeyler. Örneğin, derginin adı, dergiye kapak koyup koymamak, derginin “hava”sı gibi… Bence bütün mesele, derginin kimler için çıkarıldığını, okuyucu kütlesinin kimlerden meydana geleceğini kararlaştırmak. Bir bakıma, mektubunuzun baş tarafında derginin maddi yaşama şartlarını sağladığınızı belirten kısmındaki hesap gerçekleşirse, dergiyi hiçbir “taviz” vermeden çıkarabileceğiniz anlaşılıyor. O vakit, dergiye tamamiyle “akademik” hava da verilebilir, kapak koymaktan da vazgeçilebilir; belirli bir ilgililer topluluğunun dışında bilinmeyen “görüntü” adı da kullanılabilir. Yalnız, bu durumda, derginin sınırlı bir okuyucu topluluğunu aşabileceğini sanmıyorum. Bu belirli okuyucu topluluğu da, böyle bir dergi olmasa da yabancı yayınlardan sinemayı izleyebilecek kişiler ya da sinemayla çok ilgilenmekle birlikte yabancı dil bilmeyen kimseler olacak ki, bunların kalabalık bir topluluk meydana getirdiklerini hiç sanmıyorum. Nitekim, biz Sinema dergisini çıkarırken, o zamanki şartlar içinde kalabalık bir okuyucuya ulaşmanın imkansız olduğunu göz önüne alarak, derginin o zamanki basım masraflarının da çok az oluşundan yararlanarak, sayfaların azlığını da hesaba katarak, okuyucu konusunu hiç önemsememiş, sayfaları en yararlı olduğuna inandığımız yazılarla doldurmaya çalışmıştık. Fakat, aradan geçen altı yılın sonunda ve bu aradaki denemelerin ışığında, artık mümkün olduğu kadar geniş bir okuyucu kütlesini dergiye kazanmanın zamanı geldiği düşüncesindeyim. Bundan dolayı, sorularınızı bu açıdan cevaplandıracağım.</p>
<p>1. Yukarıda da belirttiğim gibi, “görüntü” kelimesinin sinemayla olan ilişkisi pek az kimsece bilinmektedir. Bunun yerine doğrudan doğruya sinemayı akla getirebilecek bir adın seçilmesinin daha yerinde olacağını sanıyorum.<br />
2. Derginin bir sinema-tiyatro dergisi olarak yayımlanmasına tamamıyla karşıyım. Tiyatro, şu son yıllarda, yurdumuzda büyük bir gelişme gösterdi. Tiyatro çalışmaları alabildiğine hızlandı. Dergiyi hem sinemayı hem de tiyatroyu kapsayacak biçimde yayımlamaya kalkışılırsa, bence, şöyle bir sonuç meydana gelecek: Ya sinema ile tiyatroya eşit yer ayrılacak ki, o vakit tiyatro konularına, çalışmalarına hakkıyla yer verilemeyecek ya da bu yer hakkıyla sağlanacak, o vakit de sinema dergide ancak sembolik bir yer tutacak. Yani her iki durumda da, birinden biri “üvey evlat” muamelesi görecek. Sizin, herşeyden önce bir sinema dergisi yayımlamak amacıyla yola çıktığınıza göre, kendi başına bir dergiye ihtiyaç gösteren tiyatroyu, bu çabayı göze alacak olanlara bırakıp bütün gücünüzü sinemaya vermeniz bence daha doğru olur. Bu durumda, 16 sayfanın doldurulamayacağı, “şişirme” bazı yazılara yer verilmek gerekeceği düşüncesine gelince, derginin aylık oluşu, mizanpaj gerekleri, bol resim koymak gereği, nihayet yapılacak bir sürü işin bulunuşu karşısında, yer bolluğundan çok, yer darlığından sıkıntı çekeceğinizi sanırım. “Şişirme” yazı tehlikesi ise, bence bambaşka bir konu; “şişirme” yazı yazarın tutumuna bağlı; yer bol da olsa dar da olsa “şişirme” yazı tehlikesi her vakit var.<br />
3. Derginin mümkün olduğu kadar geniş okuyucu topluluğuna ulaşması ilkesi kabul edilince, kapağın da bunda önemli bir rol oynayacağını sanıyorum. Yalnız şu var: Kapak esası kabul edilirse, kapağın doğru dürüst bir şey olması gerekir; yoksa sırf kapak koymuş olmak için durumu idare etmek hiçbir şeye yaramaz herhalde. O vakit, dergiyi kapaksız çıkarmak daha yerinde olur.<br />
4. Önce şunu belirteyim: Kendim de dahil olmak üzere, sinema yazarlarımızın son iki üç yıl içindeki çalışmalarından hiç memnun değilim. Hepimiz, ağır hafif, bir uykudayız. Kısa bir canlılık döneminden sonra hepimizde bir uyuşukluk var. Bazen bu uyuşukluğu sahte bir öfkeyle, hırçınlıkla örtmeye çalışıyoruz, sonra yine uykumuza, uyuşukluğumuza dönüyoruz. Böyle olunca, yayımlayacağınız dergi, yazarlarımızdan ne kadar yararlanacaksa, sinema yazarlarımız da dergiden o kadar, hatta daha fazla yararlanabilecektir. Bu durumda, bence asıl yük size düşüyor: Sinema yazarlarını uyuşukluklarından kurtarmak, uykularından uyandırmak, yeni uyuşukluklara, uykulara dalmadan ilgilerini sürekli kılmak, büyük ölçüde, sizin çabanıza bağlı. En büyük güçlüğü de bu konuda çekeceğinizi sanıyorum. Her dergi yayımlanışının başlangıcında uyanan ilginin devamını sağlayabilirseniz, bunu gerçekleştirmek mümkündür. İkinci bir nokta, sinema yazarlığına, bilinenlerin dışında yeni kimseleri, gençleri kazandırmaktır. Bunun için de, mektubunuzda adlarını saydığınız kişiler ve benim bunlar dışında aklıma gelen Tuncan Okan, Giovanni Scognamillo, Rekin Teksoy’dan da yararlanmakla birlikte, adı duyulmamış, hatta bu alanda tek yazısı çıkmamış, fakat buna hevesli ve yeteneği olan gençleri arayıp bulmak, desteklemek de gerekir. Bunda da size oldukça iş düşecek. Tanıdıklardan, okuyucu mektuplarından, okuyucular arasında yapılacak soruşturma ve yarışmalardan böyle birkaç kişinin bulunup çıkarılması bile büyük bir kazanç olacak.<br />
5. Mektubunuzun en önemli sorusu herhalde bu olsa gerek. Derginin “hava”sı ne olmalı? Yukarıdan beri söylediklerimden anlaşılacağı gibi, “akademik” havanın aleyhindeyim. Bence, en iyi tutum, “akademik” hava ile ciddi sayılmayacak, geniş kütleleri karşısına alan sinema dergilerinin arasında yer alan ortalama bir tutumdur. Bunun en iyi, en başarı kazanmış örneği de, İngilizlerin Films and Filming, Fransızların bir zamanlar yayımladıkları Ecran Français, İtalyanların Cinema dergileridir. Pek tabii ki bu dergilerin formülünü kendi şartlarımıza, gerçeklerimize uydurmak gerek. Bu nasıl olur? Her şeyden önce derginin, kendi sinemamızı ağırlık noktası olarak alması gerek. Bu, çeşitli sebeplerden gerekli. Birincisi, Türkiye’de yayımlanan bir sinema dergisinin ilk görevi, Türk sinemasının meseleleriyle uğraşmak, bu meseleleri aydınlatmak, bu sinemanın yanlış adımlarını düzeltmeye çalışmak, bunun için mücadele etmek olmalı. Okuyucunun ve yine bir anlamda okuyucu sayılan sinemacının ve seyircinin ilgisi her şeyden önce Türk sineması konusunu işlemekle sağlanır. Bana kalırsa, dergi bunu hareketli, canlı, hatta çok zaman “kavgacı” bir davranışla yapmalı. Böylelikle meseleler daha açık olarak ortaya konabilir; sinemacıyla ve sinema seyricisiyle daha yakın bir ilişki kurulabilir; okuyucu topluluğunun sınırı daha genişleyebilir. Kaldı ki, böyle bir tutum sadece bir “kavga etmek için kavga” isteğinden de gelmiyor; sinemamızın şartları bunu gerektiriyor. Bugün ortadaki gerçek şu: Türkiye, sinemaya susamış bir pazar halinde; birkaç yıldır sürekli olarak 150-200 arası film çeviriliyor. Yapımcılar, Türk seyircisinin bu ihtiyacını sömürmekten başka bir şey düşünmüyor; en iyi sayılan rejisörler, ister istemez bu sömürme işine katılıyorlar. Bu bakımdan, Türkiye’de yayımlanan bir sinema dergisinin ilk işi, bu kötü eğilimle mücadele etmek, yapımcıyı da, rejisörü de, seyirciyi de, ilgilileri de ayıltmak.<br />
Bunun yanında, yine bu konuyu destekleyen açık oturumlar, soruşturmalar, röportajlar hem okuyucu çekmek hem de derginin canlılığını sağlamak bakımından yararlı olabilir. Bol resim, haber de aynı şeyi sağlayabilir. Bütün mesele, bunların belirli bir tutuma, yukarıda belirtilen tutuma göre yapılmasında. Derginin sayfa düzeni (mizanpajı) da buna uygun olarak çekici, göz alıcı bir şekilde düzenlenirse çok iyi olur.<br />
Okuyucularla yakın bir ilgi kurmak için, klasik okuyucu sütunundan ayrı, aydınlatıcı, yol gösterici, bilgi verici bir okuyucu sütunu açmak, okuyucunun sinema konusundaki müşküllerini çözmek de yine okuyucunun dergiye bağlanmasını sağlar. Sinemacıların, eleştirmecilerin ayın filmlerini topluca değerlendirmeleri de yine aynı ilgiyi sağlayabilir. Mevsim sonunda yine sinemacılar, eleştirmeciler, okuyucular arasında mevsimin en iyi filmlerinin değerlendirilmesi yapılabilir.<br />
Çevirilere gelince, bunlar da yine, bizim sinemamızın meselelerini aydınlatıcılığı, bu meselelerin çözümüne yardımcı oluşu bakımından seçilmelidir. Çok genel özellikte, havada kalan bir sinema yazısının çevirilmesinde herhangi bir fayda göremiyorum. Bununla birlikte, istenirse, temel sinema kitaplarından biri ek ya da tefrika olarak verilebilir. Bu bir hacim meselesi.<br />
6. İki sayfalık bir senaryonun faydalı olacağını sanmıyorum. Yalnız diyalog vermek; film konusunda fazla bir şey öğretmeyecek teknik ayrıntılı iki sayfalık senaryo vermek de, okuyucunun zihnini karıştırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. İki sayfayı, önemli bir filmin fotoğraf ve resim-altlarıyla tanıtılmasına ayırmak, senaryo örneği vermekten daha yararlı olduğu gibi, daha çekici de olur.<br />
7. Derginin ilk sayıları için, şimdilik, özellikle yerli sinema üzerine makale göndermekten fazla bir şey yapabilecek durumda değilim. Elimde, bir an önce bitirilmesi gereken iki kitap siparişi var. Yön’ün her hafta ortalama dört sayfasını doldurmak ve asıl işim de buna eklenince, şimdi “maddeten” daha fazlasını yapabilecek durumda değilim. Fakat önümüzdeki iki-üç ay içinde tamamlanacağını hesapladığım kitaplar elden çıkınca daha elverişli durumda bulunacağım. Bununla birlikte, şimdi bile, çok gerekli ve beklenmedik olaylarla ilgili çalışmalarda elimden geldiği kadar yardım edebilirim. Fotoğrafları bulabildikçe gönderebilirim.<br />
8. Telif ücreti konusunun üzerinde durmaya, anlaşmaya varmaya değer bir mesele olduğunu sanmıyorum. Bu konu, derginin imkanı ölçüsünde çözülebilir.</p>
<p>(&#8230;) Oldukça uzayan mektubu burada keseyim. Nasıl olsa bu konularda üzerinde durmamız gereken meseleler her zaman ortaya çıkacak. Bir yardımım dokunabilirse çok sevinirim. başarı dilekleriyle, sevgi ve selamlar.</p>
<p>Nijat Özön</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/1960larda-sinema-dergisi-cikarmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onat Kutlar ile İlgili Birkaç Belge</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/onat-kutlar-ile-ilgili-birkac-belge/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/onat-kutlar-ile-ilgili-birkac-belge/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2000 13:48:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=419</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / Çok yönlü bir sanatçı olan Onat Kutlar, bu yeteneğinin büyük bir bölümünü, 1961’de Paris’te Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni görür görmez tutulduğu sinemaya “feda etti”. Sinema bir şenlikti onun için; şenlikse tek kişilik bir olgu değildi, birçok insanla paylaşılacak bir şölendi. O da, zamansız noktalanan yaşamı boyunca kendini bu şöleni başkalarıyla paylaşmaya adadı. Sinematek, İstanbul Sinema Günleri, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi gösterileri ve dünyanın dört bir yanında bir şenlikten öbürüne koştururken bir sanatçı duyarlığı, usta bir öykücü anlatışıyla aktardığı izlenimleri bu paylaşımın ürünleriydi. Onat Kutlar’ın anısına, Kutlar’ın bu özelliklerini başkalarıyla birlikte bir kez daha yinelemektense, onun kısacık yaşamına sığdırdığı yoğun serüveninden değişik tarihli olaylardaki görüş ve tutumlarını örnekleyen birkaç belgeyi sunmayı, onu aracısız, yorumsuz, çevirmensiz okurlarıyla bırakmayı daha yerinde bulduk. (NÖ) &#160; DOĞAN KARDEŞ dergisi ve kitapları 5 Aralık 1963 Sayın Nijat Özön, Biliyorsunuz Türkiye’de bütün sinemaseverlerin ortak bir istekleri var. Ülkemizde bir sinematek kurulması. Sizin bu konuda neler düşündüğünüzü, sinema kitaplığı kurulması için gösterdiğiniz çabaları, yazdığınız yazıları yakından izlemekteyiz. Size hem bir çalışmayı bildiriyor, hem de bir dilekte bulunuyoruz. Son birkaç yıl içinde bazı Türk sinemaseverleri Fransız sinematek müdürü Bay Langlois’ya başvurarak Türkiye’de bir sinematek kurmak istediklerini bildirmiştir. Bu kişiler arasında öğrendiğimize göre Bay Adnan Benk ve [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em>Nijat Özön /</em> </span></p>
<p>Çok yönlü bir sanatçı olan Onat Kutlar, bu yeteneğinin büyük bir bölümünü, 1961’de Paris’te Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni görür görmez tutulduğu sinemaya “feda etti”. Sinema bir şenlikti onun için; şenlikse tek kişilik bir olgu değildi, birçok insanla paylaşılacak bir şölendi. O da, zamansız noktalanan yaşamı boyunca kendini bu şöleni başkalarıyla paylaşmaya adadı. Sinematek, İstanbul Sinema Günleri, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi gösterileri ve dünyanın dört bir yanında bir şenlikten öbürüne koştururken bir sanatçı duyarlığı, usta bir öykücü anlatışıyla aktardığı izlenimleri bu paylaşımın ürünleriydi. Onat Kutlar’ın anısına, Kutlar’ın bu özelliklerini başkalarıyla birlikte bir kez daha yinelemektense, onun kısacık yaşamına sığdırdığı yoğun serüveninden değişik tarihli olaylardaki görüş ve tutumlarını örnekleyen birkaç belgeyi sunmayı, onu aracısız, yorumsuz, çevirmensiz okurlarıyla bırakmayı daha yerinde bulduk. (NÖ)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>DOĞAN KARDEŞ dergisi ve kitapları</p>
<p>5 Aralık 1963</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Biliyorsunuz Türkiye’de bütün sinemaseverlerin ortak bir istekleri var. Ülkemizde bir sinematek kurulması. Sizin bu konuda neler düşündüğünüzü, sinema kitaplığı kurulması için gösterdiğiniz çabaları, yazdığınız yazıları yakından izlemekteyiz. Size hem bir çalışmayı bildiriyor, hem de bir dilekte bulunuyoruz.</p>
<p>Son birkaç yıl içinde bazı Türk sinemaseverleri Fransız sinematek müdürü Bay Langlois’ya başvurarak Türkiye’de bir sinematek kurmak istediklerini bildirmiştir. Bu kişiler arasında öğrendiğimize göre Bay Adnan Benk ve Bay Şakir Eczacıbaşı da bulunmakta imiş. Ayrıca arkadaşım Hüseyin Baş Paris’te bulunduğu sırada, 27 Mayıs sonrası ortaya çıkan elverişli havadan yararlanarak Aydemir Balkan’la birlikte bu işe girişmişler. Ancak bütün bu girişimler &#8211; büyük ölçüde sizin de bildiğiniz &#8211; nedenler yüzünden yarım kalmış. Ama bizce en önemli neden konuya gereken ciddilikle eğilinmemiş olması, köklü, etkin çıkış yollarının aranmamış olmasıdır. İlk adım olan “Sinematek Derneği”nin bile kurulamamış olması bu durumu açıkça göstermektedir.</p>
<p>Bütün bunlar karşısında, geçen yıl Paris’te Hüseyin Baş ile yaptığımız incelemelere ve arkadaşımız Ferit Edgü’nün Bay Langlois ile yaptığı ön görüşmelere dayanarak “Sinematek Derneği”ni kurmaya karar verdik.</p>
<p>Bugüne kadar kurucu olmayı kabul eden sinemaseverleri ve kimliklerini sıralıyorum:</p>
<p>Hüseyin Baş                        Reklam Moran’da kısım şefi</p>
<p>Aziz Albek                           İ.Ü. Edebiyat Fak. filmcilik görevlisi</p>
<p>Adnan Benk</p>
<p>Macit Gökberk</p>
<p>Akşit Göktürk                      İ.Ü. Edebiyat Fak. İngiliz filolojisi asistanı</p>
<p>Onat Kutlar                          Doğan Kardeş Yazı İşleri Md.</p>
<p>Derneğin tüzüğü, Sinematek’in kurulma koşulları, mali kaynaklar konusunda size daha ayrıntılı mektuplar yazacağız. Şimdilik ilkece bu Derneğe kurucu olarak katılmak isteyip istemediğinizi öğrenmek istiyoruz. Cevabınız olumlu olacağına inanıyor, şimdiden teşekkür ediyoruz. Ayrıca bu konuda ilk elden düşündüklerinizi de yazarsanız seviniriz.</p>
<p>Derin saygılarımızla.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>Not: Adresinizi kendisinden aldığım Aslan Kaynardağ size selamlarımı iletmemi istedi. İletirim.</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 12 Aralık 1963</em></p>
<p><em>Sayın Onat Kutlar,</em></p>
<p><em>5 Aralık 1963 günlü mektubunuzu dün aldım. Gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkürlerimi sunarım. Anakara’da bulunduğum için pek yararlı olabileceğimi sanmıyorsam da, bir sinemaevinin (cinématheque) kuruluşuna katılmaktan büyük bir memnunluk duyarım.</em></p>
<p>Mektubunuzda sözü geçen dernek tüzüğü, sinemevinin kurulma koşulları, mali kaynakları konusunda daha ayrıntılı mektuplarınızı bekliyorum. Bu konudaki düşüncelerimi de, izin verirseniz, o vakit yazarım. Ama ilk elde düşündüğüme gelince, şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bana kalırsa, yurdumuzda sinemaevinin kurulması için şimdiye kadarki denemelerin başarısızlığı, Türkiye’de kurulacak bir sinemateğin anahtarını Paris’te aramaktan ileri geliyor. Her gün biraz daha bozulan, elden çıkan, her yangında kütle halinde yok olan filmlerimizi toplayacak bir Türk sinemevinin çekirdeği meydana getirilmedikçe, bu sinemaevini yönetmek ve genişletmek yeteneğinde olduğumuzu ortaya koymadıkça, kısaca Türkiye’de kendi çabamızla bir sinemaevinin kurulması için gerekli koşullar olgunlaşmamışsa, bir değil bir düzine Langlois’nın bile bizim için bir şey yapabileceğine inanmıyorum.</p>
<p><em>Başarı dilekleri, saygı ve selamlarımla&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<p>* * *</p>
<p>DOĞAN KARDEŞ dergisi ve kitapları</p>
<p>24 Aralık 1963</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Mektubunuz ve gösterdiğiniz sevindirici yakın ilgi için teşekkür ederim. Bu mektubumda size bazı ayrıntıları iletiyorum:</p>
<p>1- Sinematek (sizin deyiminizle sinemaevi &#8211; bu terimi iyice tartışarak bağlamak zorundayız. Çünkü yakında günlük dile yerleşecek. Sinemaevi uygun ama bazı söyleniş güçlükleri taşıyor.) geniş para kaynakları gerektiren bir kuruluş. Şimdilik biz, derneği kurunca, M. E. Bakanlığına, Unesco’ya, vilayet ve belediyeye başvurmak niyetindeyiz. Bu çabalardan ne gibi sonuçlar elde edilir şimdiden kestirmek güç. Ama örneğin İstanbul Valisi Niyazi Akı konuya yakın ilgi gösterdi. İstanbul’da bir kitaplık kurulması için bu yıl bütçesine 250.000 liralık bir ödenek konması bizim için umut verici. Ama bütün bu çalışmalar ancak dernek kurulunca uygulama alanına geçebilecek. Öbür yandan ilk görüşmemizde bizimle birlikte çalışabileceğini belirten B. Şakir Eczacıbaşı da sanırım yeni kaynakların bulunmasında yardımcı olabilecek.</p>
<p>2- Ancak gerek devletin gerekse özel sektör üyelerinin sağlayacakları yardımların Sinematek’in kuruluş ve işleyiş özgürlüğünü herhangi bir anlamda kısıtlamasına yol açacak biçimde gelişmesi ihtimalini de gözden uzak tutmuyoruz. Bu bakımdan sanıyorum tam bir anlaşma var aramızda. Ayrıca sinematek derneğini bağımsız bir dernek olarak kurduğumuza ve hiçbir özel ya da tüzel kişiliğe karşı bir yükümlülüğümüz bulunmadığına göre Derneğin özgürlüğü bütünüyle yöneticilerine bağlı olacaktır. Bu açıdan da hiçbir kuşkumuz yok.</p>
<p>3- Yukarıdaki durum bir başka sakıncayı akla getiriyor: Sansür. Sansür yönetmeliği bu bakımdan sizin de bildiğiniz bazı küçük olanaklar sağlıyor. Ama milli güvenlik kaygısı yapılacak işlemler nasıl sonuç doğurur kestiremiyorum. Oysa sinematek gösterilerine ve depoda bulunduracağımız filmlerin yurda sokulmasına hiçbir sansür işleminin uygulanmaması şart. Bu konuyu kurucu olarak bize katılan Ece Ayhan Çağlar geniş bir şekilde inceliyor. Sizin de bilgileriniz bizim için çok yararlı olacak.</p>
<p>4- Gerekli para kaynaklarının sağlanamaması durumunda Dernek üye ödentileri ve geçici gösterilerden elde edeceği gelirle yaşamak zorunda kalacaktır. Ya da hiç olmazsa yardımlar elde edilinciye kadar bu böyle olacaktır. Bu durumda da dernek önemli bazı çalışmalar yapacaktır elbette. Burada mektubunuzda değindiğiniz bir noktayı ele almak istiyorum. Türk Sinematek’inin kurulma koşullarını Paris’te aramanın olumlu bir yol olmadığı açık. Öbür yandan ülkemizde sinema sanatının gelişmesi için ilk koşullardan biri olan yabancı sanat filmlerinin ticaret kaygıları dışında gösterilebilmesi Sinematek Derneği’nin ilk görevlerinden biri olacak. Bu böyle olunca Paris’le ya da örneğin bir başka yabancı merkezle işbirliği yapmamız ve buna birinci derecede önem vermemiz bir zorunluluk oluyor. Ama bu zorunluluk Türk filmleri alanında ilk elde yapılması gereken işleri sonraya bırakmaya götürmemeli elbette. İşte bu açıdan Dernek, geniş kaynaklar elde edinceye kadar bu ortam içinde bir görevle karşı karşıyadır: Türk sinemasının ürünlerini saptamak, bunların hiç olmazsa kaybolmamasını, bozulmamasını sağlamak. Ortak çalışmalarımıza başlayınca sanırım ilk elde haklı kuşkularınız kaybolacak.</p>
<p>Ankara’da bulunmanız kurucu olarak bize katılmanızı yararsız kılmıyor. Tersine belki daha da yararlı olacak. Bu yüzden yeniden kabul cevabınızı rica ediyorum. Bir de ikametgah adresinizi. Yeniden teşekkür eder, içten saygı ve sevgilerimi sunarım.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 28 Aralık 1963</em></p>
<p><em>Sevgili Onat Kutlar,</em></p>
<p><em>24 Aralık günlü ikinci mektubunuzu da aldım, teşekkürlerimi sunarım. Mektubunuzda yer alan bazı konulara kısca değinmek istiyorum:</em></p>
<p><em>1- Her şeyden önce, mektuplarınızın, özellikle ikinci mektubunuzun bende uyandırdığı izlenim, sinemaevi ile sinema derneği konularının birbirine karıştırıldığı oldu. Bu, ilk bakışta “nazari” bir sorundur ama, önemli olan pratik alandaki sonuçları. Anladığıma göre, siz bir sinemaevi kurmak istiyor ve bundan yola çıkıyorsunuz, ama birinci derecede istediğiniz şey, filmleri sinemaseverlere göstermek. Bu tutum, sinemaevinin temel amacından ne kadar uzaksa, bir sinema derneğinin amacına o kadar yakın. Sizin de bildiğiniz gibi, sinemaevinin amacı filmleri arayıp bulmak, elde etmek, arşivine geçirmek ve korumaktır. Bunları seyirciye ulaştırmak, ancak bundan sonra ve sinemaevinin olanakları ölçüsünde gelir. Sinema derneğinin ilk amacı ise, ne yoldan olursa olsun elde ettiği filmleri üyelerine ulaştırmaktır. Bu iki ayrı tutum, bizim gibi bu yolda ilk adım atacaklar için önemli; hem olanaklar yönünden hem de çabaları bölmemek, iki işi birden yapmaya kalkışırken hiçbirini yapamamak yönünden önemli. Asıl amaç, mektubunuzda belirttiğiniz gibi “ yabancı sanat filmlerinin ticaret kaygıları dışında gösterilmesi” olacaksa, o vakit işe bir sinemaevi değil bir sinema derneği kurmaktan başlamak gerekir. Böyle bir sinema derneği hemen kurulabilir, hemen çalışmaya başlayabilir. Film piyasasında bu derneği en azından üç dört yıl besleyebilecek kadar film bulunabilir. Böyle bir dernek “Uluslararası Sinema Dernekleri Federasyonu”na katılarak dışarıdan da film getirtebilir (nitekim Ankara’daki Fransız Kültür Heyeti de filmlerinin çoğunu aynı yoldan sağlamaktadır). Yok, asıl amaç sinemaevi kurmaksa, o vakit film gösterilerini, yabancı filmleri şimdilik bir yana bırakmak ve ilk elde Türk filmlerini toplayarak ulusal bir sinemaevinin temelini atmak gerekir. “Uluslararası Sinema Dernekleri Federasyonu” yoluyla film sağlamanın tek yolu da buradan geçer. Geçen mektubumda özellikle bunun önceye alınması gerektiğini, Bay Langlois’nın ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bazı koşullar gerçekleşmedikçe bizim için birşey yapabileceğini sanmadığımı söylerken bunu belirtmek istiyordum. Bu sorunun “nazari” bir tartışmadan çıkıp “pratik” bir nitelik kazanması da bundan dolayı. Birinci ya da ikinci şıkkı seçtiğimize göre, ilk elde yapılacak iş de, olanaklarımız da, niteliğimiz de değişiyor. Peki, bu iki ayrı iş bir arada yürütülemez mi? Yani hem sinemaevi hem de sinema derneğini birleştiren “melez” bir kuruluş meydana getirilemez mi? Bu ileriki tarihte zaten kendiliğinden olabilir: Deposu zenginleşmiş bir sinemaevi zaten ister istemez seyirciye bu zenginliğini tanıtmak isteyecektir. Bir sinema derneği yerleşip kökleşince de yavaş yavaş bunun bir “film deposu” meydana gelecektir. Ama ilk ağızda, ilk adımı atarken, bu iki işi birbirinden ayırıp ona göre yola çıkmak gerekiyor, bence. O zaman da ortaya ikinci bir soru çıkıyor: Hangi yolu seçmek daha iyi olur? Pek tabii sinema derneği kurmak ve işletmek, sinemaevini meydana getşirmek ve işletmekten çok daha kolaydır. Bir sinemaevinin amacını, yararını ilgili kişilere anlatmak bugün Türkiye’de imkansız değilse bile çok güçtür. Belki sinema derneği, sinemaevinin yararlılığını, gerekliliğini ortaya koymakta tek dayanak noktası olacaktır. Öte yandan şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Yukarıda, bir sinema derneği kurmak ve işletmenin sinemaevi kurmak ve işletmeye göre çok daha kolay olduğunu söyledim ya, bu kolaylık sadece bu iki kuruluş arasındaki bağıntıyı ifade ediyor; yoksa yurdumuzda bir sinema derneğini kurmak ve çalıştırmak da sayısız güçlük ve engellerle karşılaşıyor. Şimdiye kadar en azından yarım düzine sinema derneğinin kuruluşunu gördüm, çoğuna da katıldım, hatta şimdi Ankara’da bir yenisini kurmak peşindeyiz, her seferinde derneğin ömrünün hiç de uzun olmayacağını bile bile, Nasrettin Hoca’nın “ya tutarsa”sıyla işe giriştik, bir sinema derneğini bile şimdiye kadar tutturamadık.</em></p>
<p><em>2- Mektubunuzda belirttiğinizin aksine, sansür tüzüğünün böyle bir çalışmaya ufak da olsa bazı olanaklar sağladığı düşüncesinde değilim. Sansür tüzüğünün metninde böyle olduğu gibi, daha önemlisi uygulamada da durum böyle. Nitekim, Ankara’daki Fransız Kültür Heyeti, bütün direnmelerine, el altından ve açıktan dostluklara ve nüfuzlara başvurmasına rağmen, en zararsız bazı filmleri bile kendi derneğinin üyelerine gösteremedi. Bugünkü mevzuat karşısında Türkiye’ye hangi yoldan ve hangi amaçla gelirse gelsin, daha önce sansürden geçmemiş her film mutlaka sansüre uğrayacak, sansür tüzüğü mutlaka uygulanacak, dışarıyla film alış verişinde büyük bir engel olacaktır. Bugün, sinemaevi için de olsa, en ufak bir taviz koparmaya imkan yoktur. Bunun tek yolu, sinemaevi, sinema derneği gibi sinema kültürüyle ilgili kuruluşların çalışmalarını sansürün dışında bırakacak yeni bir mevzuatın sağlanmasıdır. Biz birkaç arkadaş Bay Baykam’ın hazırladığı kanun tasarısına böyle bir madde koyması için teşebbüse geçtik, ama B. Baykam’ın tasarısının son şeklinde bu yer alıyor mu, bilmiyorum; böyle bir madde meclisten geçer mi geçmez mi onu da kestiremiyorum. Sansür konusu da, yine ilk adımın bir sinemaevinden çok bir sinema derneği yolunda atılmasında ağır basıyor.</em></p>
<p><em>3- Bu durumda, bir sinemaevi derneği kurulursa, bu derneğin bir hatta iki yıl, her şeyi bir kenara bırakıp “sinemaevi” kavramını resmi makamlara, kamuoyuna öğretmesi, benimsetmesi için yoğun bir propaganda çabasına girmesi gerekecek sanırım. Asıl sinemaevi çalışması da ancak ondan sonra gerçekleşebilecek gibi geliyor bana.</em></p>
<p><em>Mektubumun pek iyimser sayılmayacağını biliyorum. Bu konudaki çeşitli denemeler fazla iyimserliğe yer bırakmıyor. Ama, güçlüğün en büyük bölümünün birtakım gereksiz, “suni engeller”den geldiğini de biliyorum. İyimserliğe yer bırakmayan koşullara rağmen her seferinde yeni bir teşebbüse girmemin, yeni bir teşebbüsü desteklemeye çalışmamın nedeni de bundan. Aşağı yukarı bir çeşit bayrak yarışı bu. Bayrağı hiç olmazsa elimizden geldiği kadar ilerletmeye çalışmamız gerektiğine inanıyorum.</em></p>
<p><em>4- İş ve ikametgah adreslerim şunlar: “Anadolu Ajansı, Dış Haberler &#8211; Ankara” &#8211; “Bahçelievler 2. cadde, 27/A &#8211; Ankara”</em></p>
<p><em>Başarı dilekleri, saygı ve selamlarımla&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<div id="attachment_422" style="width: 200px" class="wp-caption alignnone"><a href="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2000/12/nijat-ozon.jpg"><img class="size-full wp-image-422" src="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2000/12/nijat-ozon.jpg" alt="Nijat Özön" width="190" height="246" /></a><p class="wp-caption-text">Nijat Özön</p></div>
<h3>“Yeni Sinema”nın Çıkışı</h3>
<p>SD SİNEMATEK DERNEĞİ</p>
<p>24.1.1966</p>
<p>Sayın Özön,</p>
<p>Yazışmamızın bunca uzun bir süre aksamasına sebep olduğum için özür dilerim. Sinematek’in çeşitli zorunluluklarından ötürü bir festival temposu içinde yürütmek zorunda kaldığı film gösterileri (2.500 üye, pazar hariç her gün gösteri, broşürler, sansür güçlükleri ve film gösterilmesindeki işlemler vs) asıl amaçlarını gerektiği biçimde gerçekleştirmesine olanak bırakmıyor. Bu durumun geçici olduğunu düşünerek hiç olmazsa gösterilerin en olumlu biçimde devam etmesine çalışıyorum. Önümüzdeki ay yeni bir binaya geçiyoruz. Küçük bir salonu ve depo yapabileceğimiz odaları olan bu yeni bina arşive başlanmasına da imkan verecek.</p>
<p>Bay Selçuk Bakkalbaşı’ya 23 Türk filmi ile ilgili dilekçeyi sizin mektubunuzda bildirdiğiniz biçimde yazarak yolladım. Bu arada yolladığınız belgeler için teşekkür etmek istiyorum, geç de olsa Giovanni Scognamillo ile birlikte, bildirdiğiniz eski filmleri araştırmaya başladık. Gelecek mektubumda olumlu sonuçları bildirebileceğimi umuyorum.</p>
<p>Kitaplık kurma çalışmalarımız epeyce ilerledi. 8 dergi (Cahiers du Cinema, Cinema 66, Tele-Cine, Sight and Sound, Filmkritik, Cinema Nuovo, Films and Filming, Film Quarterly) ile önemli kitaplar yavaş yavaş gelmeye başladı. Sizin Sinema Elkitabı, Sinema Terimleri Sözlüğü ve Türk Sineması kitaplığımızda var. Yalnızca Sinema Sanatı, bendeki tek nüshadan ibaret. Kitapçılardan bulunması mümkün olmadı. Sizde varsa veya nereden sağlanabileceğini biliyorsanız bana bildirmenizi rica edeceğim. Ayrıca dergi’nin {Sinema dergisinin} de tam bir takımını nereden elde edebilirim?</p>
<p>Sinematek, Mart ayından başlayarak aylık bir sinema dergisi yayınlayacak. Dergi, büyük boy ve 40 sayfa olacak. Yazı kurulu Scognamillo, {Cevat} Çapan, Hacıbaşoğlu {Hüseyin Baş} ve ben olmak üzere dört kişi. Mart sayısında Jean Douchet’nin Yeni Dalga üstüne bizim için yazdığı bir yazı, Scognamillo’nun Yeni-gerçekçilik üstüne bir yazısı, Hacıbaşoğlu’nun Sinematek kurumları üstüne bir inceleme çevirisi, benim Bunuel üstüne bir yazım, ayın filmleri, Türkiye’den ve yabancı ülkelerden sinema haberleri ve Sinematek’in Mart ayında göstereceği filmlerle ilgili teknik fişler bulunacak. Ayrıca derginin her sayısında bir “Ansiklopedik Sinema Sözlüğü” düzenlemek istiyoruz. Ancak bu bölümde verilecek bilgilerin hemen her başvurma kitabında kolayca bulunabilecek türden dğil de bir araştırma sonucu elde edilmiş özgün bilgiler olmasını daha uygun bulduk. Örneğin Mart sayısında “İtalyan Yeni-gerçekçilik Akımının Senaryocuları”nı tanıtmayı kararlaştırdık. Bu bölümün düzenlenmesini de, bu konuda en yetkili sinema yazarı olduğunuza göre sizden rica ediyoruz. Yazı kurulu olarak bu bölümdeki senaryocuların alfabetik sıraya göre, kısa biyografileri, senaryolarının özellikleri ve önemli senaryoları verilerek tanıtılmasını uygun bulduk. Bu konuda bize yardımcı olacağınza inanıyorum. Vaktimiz de çok olmadığına göre bu bölümü hazırlamayı kabul ettiğiniz takdirde acaba 15 gün içinde bize yollayabilir misiniz? Cevabınızı bekleyeceğim. Ayrıca Ankara’da bize yardımcı olabilecek genç sinema yazarları ya da yetenekli gençler varsa lütfen bildirin. Sinematek’in dergisinin (imkanlarımız biraz geniş olduğu düşünülürse) yeni sinema yazarlarının yetişmesine olanak sağlaması çok iyi olacak kanısındayım. Yazı kurulu her yazı için Mehmet Fuat’ın Yeni Dergi’de uyguladığı ölçülerle telif ücreti ödenmesini kararlaştırdı. Bu para, ne olursa olsun verilen emeği tam karşılamayacaktır ama gene de dergi yönünden bir dürüstlük çabası olduğu için olumlu karşılanır sanıyorum.</p>
<p>İtalyan Kültür Heyeti Başkanı Bay Bolte’ye, elimizde iki İtalyan filmini, Vivere in Pace ve Il Camino Della Speranza’yı Ankara’da gösterebileceğini bildirmiştim. Ancak öğrendiğime göre M. Amour {Fransız Kültür Ataşesi}, filmlerin yanar olduğunu ve Fransızca olmadığını ileri sürerek salonu vermekten çekiniyormuş. Filmleri henüz sansürden çıkarmadığımız için kesin olarak bir bilgim yok. Ancak aynı partide gelen filmlerden örneğin Senza Pieta yanar değil ve Fransızca kopya. Yukarıdaki iki filmin de aynı nitelikte olması kuvvetle muhtemel. Bu bakımdan kısa bir süre içinde B. Bolte’yi ya da B. Amour’u görürseniz böyle bir sakıncanın bulunmadığını bildirmenizi rica edeceğim. Ben de filmler çıkar çıkmaz B. Bolte’ye kesin durumu bildireceğim.</p>
<p>Bundan böyle yazışmamızın daha düzenli olabileceğini umuyorum. Şimdiden teşekkür eder buradan en içten dileklerimi iletirim.</p>
<p>Saygılarımla.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 8 Şubat 1966</em></p>
<p><em>Sayın Kutlar,</em></p>
<p><em>Mektubunu aldım, teşekkür ederim. Vaktinizi fazla almamak için durmu kısa maddelerle belirtmeye çalışacağım:</em></p>
<p><em>1- Sinema Sanatı’ndan bende birkaç fazla nüsha var, birini size yollarım. Dergiden fazla olup olmadığını bilmiyorum; daha doğrusu birkaç fazla sayı vardı ama, bir takım meydana gelir mi bilmiyorum; bir bakacağım, takım varsa onu da yollarım. Dergiyi başka bir yerde bulabileceğinizi pek sanmıyorum.</em></p>
<p><em>2- İstediğiniz yazıyı bugünlerde yollayabileceğimi sanıyorum. Ancak, bundan sonraki sayılar için aynı çeşit bir çalışma yapabilecek durumda olmadığımı şimdiden belirtmek isterim. Elimde bir sürü çeviri siparişi var. Bir de bu çeşit çalışmalar, uğraştırmasına, vakit almasına rağmen benim için çekici değil. Türk sinemasıyla ilgilenmeyi daha önemli buluyorum. İleriki sayılar için ancak Türk sineması konusunda ve elde hazır olanlardan yardım edebilirm.</em></p>
<p><em>3-Ankara’da şimdilik genç sinema yazarları ya da buna yetenekli gençler tanımıyorum. Vardır belki ama benim haberim yok. Böyle biriyle tanışırsam size bildiririm; tabii böyle gençler olursa çok iyi olur. Ancak bu gençleri ortaya çıkarmanın en kestirme ve en iyi yolu, dergide küçük bir ilan yayınlamak ve bunda, yazı kuruluna gönderilip dergide yayımlanabileceğine karar verilen yaqzıların yayımlanacağını açıklamak. Gerekirse bu konuda yarışma bile açılabilir.</em></p>
<p><em>4- Mektubunuz üzerine B. Bolte’yle görüşmüştüm. B. Amour’dan pek umutlu olmadığımı gördüm. B. Amour kendisi bir şey yapamadığı gibi başkalarına da güçlük çıkarıyor. Önce filmlerin Fransızca olmadığını söyleyerek göstermek istememiş, sonra da Fransızca olduğunu öğrenince bu kez de “bu çeşit filmler kendi dillerinde oynatılmalı” demeye başlamış.</em></p>
<p><em>Başarı dilekleri, saygı ve selamlarımla&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<p>***</p>
<p>SD SİNEMATEK DERNEĞİ</p>
<p>1.2.1966</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Mektubunuzu, Sinema takımını ve yazınızı aldım. Hepsi için de teşekkürler. Derginin ilk sayısını, yazıların uzunluğu ve çokluğunu da göze alarak sayfa sayısını artırdığımızdan, ancak Mart ayının ilk haftası içinde çıkarabileceğiz. Derginin adı Yeni Sinema. 64 sayfa olacak ve içinde elliye yakın fotoğraf bulunacak. Dolgun bir sinema dergisi olacağına inanıyorum. Yazınız bizim için değerli bir kaynak olacak, ancak bundan böyle daha çok Türk sineması ile ilgili sorunlara eğileciğinizi, bu konudaki araştırmalarınızı sürdüreceğinizi yazıyorsunuz. Bu düşüncenizi göz önüne alarak Nisan sayısı için sizden istemeyi düşündüğümüz yazı konusunda bir karara vardık. Nisan ayında Sinematek üç Sovyet filmi gösterecek: İnsanın Alınyazısı (Bondarchuk), Budala (Pyriev) ve Temiz Gök (Çukray). Ayrıca buradaki Mosfilm temsilcisi Şipov’dan Yutkeviç’in Ankara &#8211; Türkiye’nin Yüreği adlı belge filmini bize sağlamalarını rica ettim. Şipov bu konuyla uğraşacağını söyledi. Şimdi sizden dileğimiz şu:</p>
<p>1- Yutkeviç’in filminin bir kopyasının da Foto-Film Merkezi’nde (ordu) bulunduğunu öğrendim. Şipov, filmi Rusya kanalı ile sağlayamazsa acaba Ordu Foto-Film Merkezi’ndeki kopyadan yararlanılabilir mi? Bunu öğrenmeniz mükün müdür?</p>
<p>2- Gene Nisan programı için Langlois’dan, sizin önce sözünü ettiğiniz Türkiye ile ilgili filmlerden kurulu bir kurgu kopyası istedik. Bu da gelirse Nisan ayında yabancıların Türkiye üstüne çevirdikleri iki filmi Sinematek’te gösterebileceğiz. Bu durumda sizden Türk sinemasını değilse bile, Türkiye’yi yakından ilgilendiren “Türkiye’de Yabancıların Çevirdikleri Belge Filmleri”, konusunda bir araştırma rica etmeyi uygun bulduk. Bılmiyorum siz ne diyorsunuz?</p>
<p>3- Ayrıca doğrudan doğruya Türk sinemasını ilgilendiren bir konu da ele alınabilir. Buna da çok sevineceğiz. Mart ayı içinde ülkemizde gelecek olan Jean Douchet ve muhtemelen Rosselini’nin katılacakları bir “eleştirmenler arası tartışma” düzenleyeceğiz. Tartışma konusu “Gelişmiş ülkelerde sinemanın gittikçe daha özgün ürünler vermesine karşılık kimi, az gelişmiş ülkelerdeki duraklama, hatta gerilemenin nedenleri” olacak. Tartışma günü 7 Mart. Tartışmada hazır bulunabilmenizi çok isterdik. Ancak bu mümkün olmazsa, hiç olmazsa tartışmanın yayınlanacağı Nisan sayısına bu konu ile ilgili bir yazı verebilip veremeyeceğinizi bana bildirirseniz sevinirim.</p>
<p>Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Foto-Film Dairesi’ne ve Bay Bakkalbaşı’ya oradaki Türk filmleri konusunda bir süre önce başvurmuştuk. Bugüne kadar herhangi bir cevap gelmedi. Sizin herhangi bir temasınız var mı bilmiyorum. Acaba olumlu bir sonuç alıp alamayacağımıza dair bir şey duydunuz mu?</p>
<p>Size yolladığım program vb. şeyler PK 209’da bu isimde kimse tanınmıyor denilerek bize iade ediliyor. Acaba bir yanlışlık mı oluyor? Bundan böyle aynı adrese yazmaya devam edeyim mi?</p>
<p>İçten saygılarımla.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 11 Mart 1966</em></p>
<p><em>Sayın Kutlar,</em></p>
<p><em>Mektubunuzun vecabını bugüne kadar geciktirişimin nedeni, Turizm Bakanlığı’ndaki filmler konusunda bir sonuç alınmasını beklediğimdendir. Daha önce birkaç kere size bu iş için acele etmenizi, şartların değişebileceğini söylemiştim. Sanırım filmleri koyacak yeriniz olmadığından bu işi biraz ağırdan aldınız. Ancak bu arada Tanıtma Genel Müdürü değişti ve bu filmlerin verilmesine engel oldu. Mektubunuz üzerine Bakkalbaşı’yla yeniden görüştüm, o da görevinden ayrılmak üzere; ancak bu işin olumlu bir şekilde sonuçlanmasını çok istediğinden yeni bir teşebbüse daha girişti. Müsteşar ve bakanla doğrudan doğruya temas etti, kararı doğrudan doğruya bakandan çıkaracak. Yalnız yeni bir müracaatta bulunmanız lazım. Bu müracaat eskisinin hemen hemen aynı olacak, fakat şu değişikliklerle: Dilekçeyi doğrudan doğruya Turizm ve Tanıtma Bakanlığı adına (yani Tanıtma Gn. Md. ve Foto-Film Dairesi’ni karıştırmayarak) göndereceksiniz; Sinematek’in resmi bir kuruluş olduğunu ve zaten görevinin eski filmleri saklamak, korumak olduğunu belirteceksiniz; bir de Sinematek adının yanına paranetz içinde “Sinema Müzesi” kaydını koymanız yararlı olacaktır, çünkü bakan bey sinemateğin ne olduğunu anlamaz. Bu yeni dilekçeyi hiç vakit geçirmeksizin Selçuk Bakkalbaşı’na göndermenizi rica ederim, o gerekli olan işlemi yapacak.</em></p>
<p><em>Öbür konulara gelince:</em></p>
<p><em>1- Foto-Film Merkezi’yle maalesef temasa geçemedim. Bu merkez şehir dışında bir askeri kurum. Temas çok güç. Sonra bu filmin Foto-Film Merkezi’nde olduğunu da pek sanmıyorum. Aslında Halkevleri’nin malıydı bu film, bir ara Halkevleri’nin malı alındı, sonra iade edildi. Bu arada ne oldu, bilmem.</em></p>
<p><em>2- Yazı konusuna gelince, geçen mektubumda durumu açıklamış, yalnız Türk sineması konularıyla ilgilendiğimi söyledikten başka, ayrıca şimdiki durumda sadece “elde hazır” olanları verebileceğimi belirtmiştim. Bu bakımdan, bütün ilginçliğine rağmen, belirttiğiniz konularda yazı yetiştirmem imkansız. Elde hazır olarak şimdilik sadece “Türk Filmlerinin Filmografisi” var. 1914’den bugüne kadar çevrilen bütün filmler. Fakat o da 200 sayfayı aşan bir şey. Bununla birlikte uygun görürseniz, dergide sürekli yazı şeklinde metin ya da ek olarak verilebilir. Sinematek dergisinin niteliğine de aykırı düşmeyen bir incelemedir. Bu konudaki düşüncenizi ve yayımlamak istediğiniz takdirde nasıl bir şekil düşündüğünüzü bildirirseniz, ona göre hazırlarım.</em></p>
<p><em>3- Posta Kutusu hakkındaki şikayetinizi ilgililere söyledim, böyle bir şey olamayacağını bildirdiler. Belki Bakanlık PK 209 adresine yanlışlıkla havale edildiyse böyle bir şeyin olabileceğini söylediler. Her neyse, bundan sonraki haberleşmeyi ev adresm ile de yapabiliriz. Ancak yine yeni bir iadeye kadar PK 209’a gönderin ve iadeli bandı bana gönderin ki, adamlara ibraz edebileyim.</em></p>
<p><em>Saygı ve sevgilerimle&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<h3>Papirüs’te “Ulusalcılar”la Tartışma Üzerine</h3>
<p>YENİ SİNEMA</p>
<p>27.5.1968</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Papirüs sayfalarındaki zorunlu ve sevimsiz buluşmamızın dışında benim askerlik görevim dolayısıyla uzun zamandır görüşemedik. Sanırım bir konferans dolayısıyla birkaç hafta sonra Ankara’ya geleceğim. Ulusal Sinema’nın son sayısını gördünüz mü bilmiyorum. Ama bütün yeni gelişmeler, Türk sinema yazarının durumunu açıkça saptamasını, bütün yazarların ortak yargılar çerçevesinde birleşerek daha etkili çalışmalarını gerekli, hatta zorunlu kılıyor. Anakara’da bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebileceğimi sanıyorum.</p>
<p>Şimdi sizden Yeni Sinema’nın gene Türk sineması konusuna ayıracağı ve çift sayı olarak çıkaracağı Temmuz sayısı için bir yazı rica ediyorum. Yeni Sinema’da bu “deri yüzücüleri” ile düpedüz bir polemiğe girmek niyetinde değiliz. Değmez de. Ama savundukları veya savunur göründükleri bazı düşüncelerin yanlışlarını, tehlikelerini genel planda, onların adlarını anmaksızın açıklamakta yarar görüyorum. Bu kuramsal tartışma konularında sizin de ilginizi çeken ve yazmayı düşündüğünüz noktalar olabileceğini sanıyorum. Yazınız bizi sevindirecek.</p>
<p>Ancak ne yazık ki süremiz çok uzun değil. Yazıların 12-13 Haziran’da (en geç) elimizde olması lazım. Yani, on beş günlük bir süre. Sayfa sayısı bakımından hiçbir sınırlama yok. Sadece birkaç gün içinde yazı yazmayı kabul edip etmediğinizi bildirirseniz memnun olurum. Yeni kirabınızı Ali’de (Gevgili) gördüm. Kutlarım.</p>
<p>Saygılar.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 29.5.1968</em></p>
<p><em>Sayın Onat Kutlar,</em></p>
<p><em>27 Mayıs tarihli mektubunuzu aldım. Sözünü ettiğiniz yeni gelişmeler konusunda buraya geldiğinizde daha rahat görüşebiliriz, sanırım bir mektup çerçevesine sığmaz. Polemik bir yana, dolaylı ya da dolaysız cevaba bile ne hevesim ne de vaktim var. Papirüs’teki yazıyı da sırf benim yüzümden başkalarına &#8211; TDK sorumlularına &#8211; söz geldi diye ve yalnız o çerçevede yazdım. Bana kalırsa bu tartışmaya ya ciddi bir tutumla ya da bütün bunları alaya alan mizahi bir tutumla yanaşılabilir. Ancak birinci tutumun en kısa zamanda şahsiyata ve küfürleşmeye döneceğinden hiç şüphe etmiyorum. İkinci tutum belki de daha uygun ama bunun için hem mizah yazarı olmak gerek hem de bu işin büyük bir yararını göremiyorum.</em></p>
<p><em>Geriye başka bir şık kalıyor: Bu hengamede ortaya atılan konu ve sorunlarla ilgili görüşleri soğukkanlılıkla, kimseye bağlanmaksızın ele almak&#8230; Benim bu gibi durumlarda öteden beri yapmaya çalıştığım da bu. Ne var ki, bunu yapmak için hemen her vakit tozun dumanın dinmesini tercih ederim, sakin zamanları seçerim, yoksa böyle tozdan dumandan ferman okunmadığı sıraları değil.</em></p>
<p><em>Bir de, malum, hesapta olamadık meşguliyetler var: Okulun sınavları, televizyona yetiştirilecek programlar&#8230; gibi. Bunlar da şu günlerde yazı yazmama engel. Fakat burada Jak Şalom’a da söylediğim gibi, derginin daha ileriki sayılarına yazı göndermeye çalışacağım. Şimdilik mazur görmenizi rica ederim. Saygı ve selamlar&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/onat-kutlar-ile-ilgili-birkac-belge/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
