<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; nijat özön</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/nijat-ozon/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>Bak Şu Yazana ya da Bozacının Şahidi</title>
		<link>https://yenifilm.net/2005/03/bak-su-yazana-ya-da-bozacinin-sahidi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2005/03/bak-su-yazana-ya-da-bozacinin-sahidi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Mar 2005 14:01:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Film Ekibi]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[8. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[metin erksan]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[polemik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=262</guid>
		<description><![CDATA[ Nijat Özön /   [“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” başlıklı yazı “Yeni Film”in 6. (Temmuz-Eylül 2004) ve 7. (Ekim-Aralık 2004) sayılarında yayımlandıktan sonra, “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bir kitap çıktı; bunun bir bölümü bu yazıya ayrılmıştı. Aşağıdaki not, bu bölümle ilgilidir] “27.09.2004, pazartesi: Düzen’e gittim. Tahlilin sonucu çıkıncaya kadar kitapçıları dolaş-tım. Dost’ta Orhan Suda’nın anıları ile Kurtuluş Kayalı’nın Metin Erksan’la ilgili kitabını gördüm. İkisi de yeni gelmiş, aldım, Düzen’e döndüm. Suda’nınki kalınca bir kitap; Kaya-lı’nınkini karıştırmaya başladım. 96 sayfalık incecik bir kitap. Bu, yıllardan beri çıkacağı ya-zılıp çizilen, ismi var cismi yok kitap mı? Değilmiş. Beş gün sonra başlayacak Gezici Festival için Ankara Sinema Derneği’yle işbirliği yapılarak yayımlanmış. Anlaşıldı: 2002’de onur ödülü, ortaklaşa kitap yayımı, film gösterimi işi Erksan’ın oyunbozanlığıyla suya düştükten sonra aynı şey şimdi yapılıyor. Kayalı’nın bu tören için hazırlanan “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bu kitabı da bunun için yayımlanmış. İlginç&#8230; Tahlilin sonucunu aldım. Eve döndüm. Kitabı tekrar karıştırmaya başladım. 96 sayfalık kitabın en az yarısında, hemen her sayfada adım geçmiyor mu! Allah Allah!&#8230; Hatta &#8220;Yeni Film&#8221;de sonuncusu birkaç ay önce yayımlanan“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” adlı yazıma, “Bir Yazı Hakkında Kesik Kesik Mütalaalar” başlıklı bir bölüm de, sıcağı sıca-ğına, ayrılmamış mı? Hayırdır [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p class="pozet" style="text-align: justify;"><em><b></b> <span style="color: #993300;">Nijat Özön /  </span></em></p>
<p><i>[“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” başlıklı yazı “Yeni Film”in 6. (Temmuz-Eylül 2004) ve 7. (Ekim-Aralık 2004) sayılarında yayımlandıktan sonra, “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bir kitap çıktı; bunun bir bölümü bu yazıya ayrılmıştı. Aşağıdaki not, bu bölümle ilgilidir] </i></p>
<p>“27.09.2004, pazartesi: Düzen’e gittim. Tahlilin sonucu çıkıncaya kadar kitapçıları dolaş-tım. Dost’ta Orhan Suda’nın anıları ile Kurtuluş Kayalı’nın Metin Erksan’la ilgili kitabını gördüm. İkisi de yeni gelmiş, aldım, Düzen’e döndüm. Suda’nınki kalınca bir kitap; Kaya-lı’nınkini karıştırmaya başladım. 96 sayfalık incecik bir kitap. Bu, yıllardan beri çıkacağı ya-zılıp çizilen, ismi var cismi yok kitap mı? Değilmiş. Beş gün sonra başlayacak Gezici Festival için Ankara Sinema Derneği’yle işbirliği yapılarak yayımlanmış. Anlaşıldı: 2002’de onur ödülü, ortaklaşa kitap yayımı, film gösterimi işi Erksan’ın oyunbozanlığıyla suya düştükten sonra aynı şey şimdi yapılıyor. Kayalı’nın bu tören için hazırlanan “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” adlı bu kitabı da bunun için yayımlanmış. İlginç&#8230;</p>
<p>Tahlilin sonucunu aldım. Eve döndüm. Kitabı tekrar karıştırmaya başladım. 96 sayfalık kitabın en az yarısında, hemen her sayfada adım geçmiyor mu! Allah Allah!&#8230; Hatta &#8220;Yeni Film&#8221;de sonuncusu birkaç ay önce yayımlanan“Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” adlı yazıma, “Bir Yazı Hakkında Kesik Kesik Mütalaalar” başlıklı bir bölüm de, sıcağı sıca-ğına, ayrılmamış mı? Hayırdır inşallah&#8230; Oysa, yazımda, yaptığım herhangi bir değerlendirme ya da yorum yok ki; yalnızca Erksan’ın kendi metinleri ya da başkalarının Erksan’la ilgili me-tinleri var; yani yalnızca belgeler konuşuyor. Buna özellikle dikkat ettim ve yazının başında da, sondaki notta da özellikle belirttim. Ama, kitabın yazarı, benim yazımı sanki bir değerlen-dirme yazısı gibi göstermeye büyük bir çaba harcamış nedense. Yazı, üç ayda bir çıkan “Yeni Film”in son iki sayısında yayımlandı; sonuncu bölümün yayımı da, aşağı yukarı bu Erksan kitabının basımına denk geliyor. Anlaşılan yazar yememiş içmemiş buna bir bölüm yetiştir-mek zorunluluğunu duymuş. Üstelik de bir yerinde “Demek ki kendisine bu tarz bir kitap, do-layısıyla kendisine bir makale ihale edilmese, Metin Erksan üzerine yazmayacak. O halde yazdığı, yayımladığı makaleyi fazla ciddiye almanın bir anlamı yok” diye ilginç bir kural ko-yuyor ama, önsözün sonuna kadarki sayfalar çıkarılınca kalan 85 sayfanın 13’ünü (% 15,5’ini) bu yazıya ayırmaktan da kendini alamıyor. İyi ki fazla ciddiye almamış!&#8230; Ama yine iyi ki bu bölüm eklenmiş. Çünkü bu bölüm kitabın bütünündeki tutumun, anlayışın, yöntemin bir örneği ve özü sanki; bu sayfaları okuyan bütün kitabı okumuş sayılabilir. İnanılmaz bir şey: Bir Metin Erksan savunması (apoloji), bir övgü düzmece (panejirik) ki evlere şenlik!&#8230;</p>
<p>Savunmayı ve övgüyü yapan, -kitabının başında verilen bilgiye göre- üniversitede tarih, Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Türk kültürü, Türk sineması sosyolojisi konularında uzmanlaş-mışmış; otuz yıldır Türk sineması üzerine yazılar yazıyormuş; yani bir akademisyen. İyi de en açık, en anlaşılır olguları anlamaktaki sığlığına ya da bunları bile bile tersine çevirme, çarpıt-ma, saptırma çabasına, bunu gerçekleştirmek için de kendini “lastik kız” sanıp türlü cambaz-lıklara girişmesine, göbek çatlatmasına ne demeli? Bir de Türkçesinin anlaşılmazlığına, dil savrukluğuna, kafa karışıklığına. (Kesik kesik olan yalnız “mütalaalar” değil, tümceleri de öyle. Anlaşılan kafasında kurduğu tümcelerin yalnızca bir bölümünü yazmayı yeterli sayıyor ya da hepsini yazdığını sanıp atlıyor. “Anlam, ozanın içindedir/El ma’nâ fî batn’ış-şâ’ir” de-mişler ama bunu ozanlar için söylemişler. Anlam, burada olduğu gibi, akademisyenin içinde olursa, yandı gülüm keten helva&#8230;)</p>
<p>Yaşını başını almış, durmuş oturmuş olması gereken birinin bu çabası gülünç olduğu denli içler acısı. Tam da “gülünçlü ve acıklı” sahneleri birbiri ardından sıralayan bir Yeşilçam klasiğini andırıyor yazı. Hele Erksan’ın mektuplarını ele alışı başlı başına bir seyirlik. Yazar, bölümün neredeyse tümünü Erksan’ın elinden çıkan metinlere ayırmış. Genellikle istekleri, dilekleri en kısasından, kestirmesinden açık açık ortaya koyan, hiçbir yorum gerektirmeyen bu mektupları nedense uzun uzun yorumlamak, daha doğrusu tevil etmek gereksinimi duymuş: Metinde öyle yazıyormuş ama, onu öyle değil şöyle anlamak gerekirmiş. O mektup şu tarih-ten önce yazılsaymış şöyle anlaşılırmış ama, o tarihten sonra yazılınca böyle anlaşılması gere-kirmiş&#8230; Fesuphanallah!.. İnsan bir yaşına daha giriyor. Bu her şeyden önce okura büyük bir saygısızlık, okuru aptal yerine koymak. Erksan’ın “gayrıresmi görünüşlü resmi sözcüsü” de bu kadar olur işte. Aslında Erksan için bir “fan kulübü” kurması daha dürüst, daha inandırıcı olurdu. Ama demek ki, yandaşlık, bağnazlık ile kasidecilik bir akademisyende birleşince orta-ya böyle “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyen” gibi acayip bir tür çıkıyor. Zaten bu yüzden eğlenceli başlayıp, akademisyenlik adına bulantı verici biçimde sonuçlanıyor ya.</p>
<p>Akademisyenimiz ayrıca çok işkilli biri, Erksan’la ilgili metnin her şeyine kafayı tak-mış. İşte kimi inciler:</p>
<p>• Böyle bir metni neden hazırlamış, neden Erksan üzerine makale yayımlama ihtiyacı duymuş (Ne soru ama!&#8230; Hani utanmasa, benden izin almadan bunu nasıl yapmış diyecek&#8230; Tabii o “hazırlamış” değil “yazmış” diyor, oysa yazılmış metin yok, Erksan’dan ya da başka-larından aktarılmış belgeler var. Ayrıca sorunun yanıtı çok basit; zaten kendisi de hemen ora-da yanıtını yine kendi veriyor, ama bunu bir kabahat gibi de göstermekten geri kalmıyor, “Yazıyı da kendi iradesiyle yazmayıp, istek üzerine kaleme alıyor” diyor. Ankara Sinema Derneği her yıl sinemacılardan birine Aziz Nesin Emek Ödülü’nü verir, aynı sinemacı için de, çeşitli yazarlardan topladığı yazılarla bir ortak kitap çıkarır; bu arada her yıl benden de yazı ister. 2000’deki ilk ortak kitap sansür konusundaydı, ben de “Sansürden Kesitler”i yazdım. 2002’de konu Metin Erksan’dı; önce bir şey yazmak istemedim, ama ısrar üzerine Erksan’la ilgili o metni hazırladım. Erksan tasarısı suya düşünce onun yerine Ömer Kavur için yazı is-tendi, o sırada elim dolu olduğundan yazamadım. 2001’deki Atıf Yılmaz, 2004’teki Hülya Koçyiğit için de, kitap çalışmalarımın yoğun olduğu zamana rastladığından yazamadım. 2003’teki Halit Refiğ kitabı içinse yazmayı ben istemedim. Anlaşıldı mı acaba?).</p>
<p>• İki yıl önce hazırlanmış metni niye iki yıl sonra, şimdi yayımlatmış (Ne yapalım, ilk sinema dergicilerinden biri olduğumdan olacak herhalde, çok sıkışık değilsem, eskiden beri sinema dergilerine elimden geldiğince yazı yardımında bulunmak gibi bir alışkanlığım var; çok sıkışıksam, hazırda da varsa, onu veririm; nitekim, 1965’leri niye karıştırıyor diye yakın-dığı “Yeni İnsan Yeni Sinema”daki yazılar da, yayımlanacak bir kitaptan alınmış özet bölüm-lerdi. Merak etmesin, o kitap yalnız 1965’leri karıştırmayacak, 1950’lerden 1980’lere kadarki yılları da karıştıracak).</p>
<p>• Yazıyı yayımlattığı derginin (ben yayımlatmadım, derginin yöneticileri, bu arada G. Scognamillo istedi de verdim), dolayısıyla yazısının son bölümünün yayımlanması bile mu-halmiş (meşkûkmuş) (Yazar o çok sevdiği Osmanlıcasıyla, birincisi “olanaksız”, ikincisi “kuşkulu” anlamına gelen birbirine karşıt iki sözcük arasında kararsız; ama en azından, hoş-lanmadığı dergilerin ve yazıların yayımlanmamış olması için dilek tuttuğunu öğreniyo-ruz).</p>
<p>• Ama neyse ki yayımlanmışmış (Yine aynı dilek, yani “keşke yayımlanmasaydı” di-leği, ama, olmuş işte bir kere, ne yapalım; Tanrı hiç olmazsa bundan sonra dileğini kabul ey-lesin, amin).</p>
<p>• Yazı kendisine “ihale edilmese” demek ki Erksan üzerine yazı yazmayacakmış (Çok doğal değil mi? Erksan üzerine ortaklaşa bir kitap yayımlanacak, benden de yazı isteniyor. Durup dururken niye yazayım? Öte yandan kendisinin Erksan konusunda yazdığı kitap ne oluyor, o da aynı derneğin “ihalesi” üzerine değil mi?).</p>
<p>• Kendisini başkasının yazacağı kitaba (Kimmiş acaba kitabı yazacak o başkası?) programlayan kimsenin yazısını fazla ciddiye almamalıymış (Yani ortaklaşa bir kitapsa, geç onu).</p>
<p>• O yazının başlığı sonradan değiştirilmişe benziyormuş (Nasıl yani? Ayrıca, değişti-rilse ne olur?).</p>
<p>• Aslında Metin Erksan’ın Nijat Özön’ün metinlerini okuyup okumadığı konusu o ka-dar net değilmiş (Öyledir, öyledir, o kadar öyledir ki, basılmasını bile beklemez, gidip bası-mevinde “Türk Sineması Tarihi”nin müsveddesini “tesadüfen” okuyup kendi bölümünde de-ğişiklik rica eder).</p>
<p>• Özön’ün, üzerinde en fazla ve en olumlu yazdığı filmi Yılanların Öcü’ymüş; bunun da nedenlerini bilmek lazımmış (Ama bilinmesi gerekli bu nedenleri nedense açıklamıyor. En ufak bir ipucu verilmeyen bu durumda Erksan’ı okumayı nasıl deneyeceğiz acaba?).</p>
<p>• Daha önceki tarih kesitinde Suçlular Aramızda filmi için olağanüstü olumlu düşün-celer beyan etmişim (Ne zaman, nerede, neler? Film için yazdığım eleştiriyse, “olağanüstü olumlu” değil, “çok olumsuz”du).</p>
<p>• Yazılarımı, makalelerimi topladığım kitapta ayrıca Susuz Yaz hakkındaki yazıma da yer vermemişim (Benim Susuz Yaz için ayrıca yazdığım bir değerlendirme yazısı, eleştirme yazısı yoktur; yalnız, yetkililerin bu ve buna benzer filmlere uyguladıkları baskı ve sansürü anlatan bir yazım vardır -ve adı geçen kitaba alınmıştır-; olmayan bir yazıyı Karagöz’den Si-nemaya kitabıma almam da söz konusu olamaz, değil mi? Yazarımız artık düpedüz uydurma-ya başvuruyor. Ayrıca işine gelmediği yazılarım için, neden yazıyor, neden bu işi kurcalayıp yeniden ortaya çıkarıyor diye yakınırken, işine geldiğini sandığı yazılar için de niçin kitabına almamış diye hesap soruyor!&#8230;)</p>
<p>Anlaşılan “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyenlik”te tutarlılık, dü-rüstlük, nesnellik, etik gibi şeyler hak getire&#8230; Aralıksız saçmalamanın, zırvalamanın bu kada-rına pes doğrusu. Bütün bunlar, kendini Erksan’ın savunmasına, sözcülüğüne ve övgüsüne adayan bu “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyen”in düzeyi, becerisi, kafa ka-rışıklığı üzerine yeterli ipucu veriyor. Kendisiyle ilgili bu kitabı okurken Erksan’ın aklına acaba şu ünlü söz, “Ben düşmanlarımla baş ederim, sen beni dostlarımdan koru” sözü gelmiş midir acaba? Sanmıyorum; çünkü kimi mektupların “yorumlanması”nda Erksan’dan da esinti-ler var. Üstelik tam tersine, Erksan bunu da şimdilik “bin yıllık” kitaplarının listesine çoktan eklemiştir; malum ya, beğendiği kitapları, sonradan “icabına bakılmak üzere” bin yılla değer-lendirir, bin yıldan aşağısı kurtarmaz. Halit’in “Ulusal Sinema Kavgası”nı da “Benim tabi-rimle, 1000 yıllık Türk tarihi içinde en büyük bilim kitaplarından biri” diye nitelememiş miy-di? İşin en komik yanı, “postmodern silahşor/kalemşor/kasideci akademisyen”in de daha ön-sözünde “Metin Erksan benim yazdığım bir kitabı nasıl olsa ölçüyü de kaçırarak olağanüstü bir kitap olarak niteler” diyerek kendi kitabının da bu bin yıllıklar arasına gireceğini hem tahmin ediyor hem umuyor hem de diliyor! (Yahu bu kitapçığı okurken insanın aklına neden hep en münasebetsiz atasözleri geliyor: Koy avcuma koyayım avcuna, İki sağırlar birbirini ağırlar, Körler(le) sağırlar birbirini ağırlar, İki ahbap çavuşlar birbirini avuçlar, Bozacının şa-hidi “fan’cı”, affedersiniz, şıracı&#8230;).</p>
<p>Kitapçıktaki bu bölüm, sonuna dek okununca bütün bu feryat ve figanın nedeni kolay-ca anlaşılıyor: İki yıl önce, Ankara Sinema Derneği’nin her yıl yaptığı, bir yönetmene onur ödülü verme ve bu yönetmenle ilgili olarak çeşitli yazarların katkısıyla bir ortak kitap çıkarma geleneğinde sıra Erksan’a gelmişti; ne var ki “dikensiz gül bahçesi” isteyen Erksan’ın son an-da, “gayrıresmi görünüşlü resmi sözcüsü”nden başkasını istememesi ve “ben bu işte yokum” demesi üzerine bu iş suya düşmüştü. Aradan iki yıl geçip, Erksan’ın “dikensiz gül bahçesi” koşulu, “gayrıresmi görünüşlü resmi sözcüsü”nün yazacağı kitapla sonuca bağlanınca, sorun çözüldü, daha doğrusu çözülmüş sanıldı. Ama işte talihin garip cilvesi, iki yıl önce Metin Erksan kitabına girecek yazılardan biri, “Erksan’a ve Belgelere Göre Metin Erksan” tam da bu sırada “Yeni Film” dergisinde yayımlanmaz mı? Rastlantıya bakın, nereden nereye&#8230; Hani, kendi yaptığı kendi ayağına dolaştı derler ya, onun gibi işte. Çileden çıkmanın, kendini kay-betmenin nedeni bu.</p>
<p>İki yıl önceki kitaba benim dışımda kimlerin katkıda bulunacaklarını ve katkılarının ne olacağını, dolayısıyla Erksan’ın o kitabı neden “dikenli” saydığını bilmiyorum. Benim anla-yamadığım şu: Bir insanın kendi elinden çıkan yazıları kendisine diken olur mu ya da olsa bile bu kadar mı olur? Ve resmi sözcü, her yazısında, her yaptığında keramet bulduğu kimse-nin yazılarından yapılan bu seçmelerden niye bu denli gocunur?</p>
<p>Bölümün sonunda resmi sözcü, beni Erksan ile karıştırıp, benim adıma da konuşuyor, “Belki de ellerim kırılsaydı da o yazıları yazmasaydım demektedir” diyor; ama o yazıların hangileri olduğunu, her zaman yaptığı gibi, yine belirtmiyor. Gerçekten öyle düşünmüşsem, Kayalı gibilerin kafa yapısına göre, yerli sinema üzerindeki yazılarımın büyük bir bölümünü topladığım, “Karagözden Sinemaya” adlı kitabımın dışında kalanlar arasında olması gerekir bu yazıların. Doğrusu pek merak ettim, hangi yazılarmış bunlar? Resmi sözcü, bu yazılardan dolayı benim namıma çok yerindiğine göre bu yazılarda iş var demek. Öğrensem de kitabın yeni baskısına onları da eklesem.</p>
<p>Kısacası, yalnız bu bölümü okuyunca bile, insanın içinden “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” yazarı için “Önce abeceyi öğrensin de ondan sonra okumayı denesin; hem de yalnız dilin abecesini değil, sinemanın, araştırmacılığın, bilim adamlığının, akademis-yenliğin, etiğin abecesini de&#8230;” demek geliyor. Kim bilir belki o zaman, akademisyenliği bu kadar ayağa düşürdüğünden dolayı kızarmasını bile öğrenebilir&#8230;</p>
<p>Bu ibretlik kitap benim için en azından bir noktada aydınlatıcı oldu: Bir tutam belge kimilerinde böyle telaşa, öfkeye, paniğe ve saldırganlığa yol açıyorsa, bu çeşit belgelerle do-lu“Gizli Yapraklar” çıkarsa ne olacak?&#8230; Sen seyreyle gümbürtüyü mü?&#8230; Zaten daha önce “Gizli Yapraklar”dan alınıp “Yeni İnsan Yeni Sinema”da özet olarak yayımlanan metinlerden de kimilerinin çok rahatsız olmaları bunu gösteriyor. Tevekkeli Gio da, başta katılmayı kabul ettiği“Gizli Yapraklar”ın ortak yazarı olmaktan, fincancı katırlarını ürkütmemek için, boyuna kaçınmıyor&#8230;” (Özön’ün notlarından).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2005/03/bak-su-yazana-ya-da-bozacinin-sahidi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başlıca Filmler</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/baslica-filmler/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/baslica-filmler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2000 13:21:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yFilm]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=554</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / (*) Değerlendirme (her film çevrildiği döneme ve o dönemdeki öbür filmlere göre değerlendirilmiştir): ÇOK İYİ, İyi, Orta, Kendi türünün özelliklerini taşıyan Yıl Film Yönetmen 1923 Ateşten Gömlek Muhsin Ertuğrul 1932 Bir Millet Uyanıyor Muhsin Ertuğrul 1935 Aysel Bataklı Damın Kızı Muhsin Ertuğrul 1949 Vurun Kahpeye Lütfi Ö. Akad 1951 Sürgün Orhon M. Arıburnu 1952 KANUN NAMINA Lütfi Ö. Akad 1952 Aşık Veysel&#8217;in Hayatı (1951-52) Metin Erksan 1953 Altı Ölü Var Lütfi Ö. Akad 1953 Katil Lütfi Ö. Akad 1954 Öldüren Şehir Lütfi Ö. Akad 1954 Kaçak Şadan Kamil 1955 Beyaz Mendil Lütfi Ö. Akad 1955 Bir Aşk Hikayesi / Tuş Şadan Kamil 1957 Gelinin Muradı Atıf Yılmaz 1957 Ak Altın Lütfi Ö. Akad 1958 ÜÇ ARKADAŞ Memduh Ün 1958 Yaşamak Hakkımdır Atıf Yılmaz 1958 Dokuz Dağın Efesi Metin Erksan 1959 Karacaoğlan&#8217;ın Karasevdası Atıf Yılmaz 1959 Bu Vatanın Çocukları Atıf Yılmaz 1959 Alageyik Atıf Yılmaz 1959 Düşman Yolları Kesti Osman F. Seden 1960 Gecelerin Ötesi Metin Erksan 1960 Kırık Çanaklar Memduh Ün 1960 Yangın Var Lütfi Ö. Akad 1960 Namus Uğruna Osman F. Seden 1960 Ateşten Damla Memduh Ün 1960 Suçlu Atıf Yılmaz 1960 Kanlı Firar Orhan Elmas 1960 Denize İnen Sokak Atilla Tokatlı 1961 Yasak Aşk Halit [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><em><span style="color: #993300">Nijat Özön /</span> </em></h4>
<p><em>(*) Değerlendirme (her film çevrildiği döneme ve o dönemdeki öbür filmlere göre değerlendirilmiştir): ÇOK İYİ, İyi, Orta, Kendi türünün özelliklerini taşıyan</em></p>
<table width="430">
<tbody>
<tr>
<td width="61"><strong>Yıl</strong></td>
<td width="235"><strong>Film</strong></td>
<td width="134"><strong>Yönetmen</strong></td>
</tr>
<tr>
<td>1923</td>
<td>Ateşten Gömlek</td>
<td>Muhsin Ertuğrul</td>
</tr>
<tr>
<td>1932</td>
<td>Bir Millet Uyanıyor</td>
<td>Muhsin Ertuğrul</td>
</tr>
<tr>
<td>1935</td>
<td>Aysel Bataklı Damın Kızı</td>
<td>Muhsin Ertuğrul</td>
</tr>
<tr>
<td>1949</td>
<td>Vurun Kahpeye</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1951</td>
<td>Sürgün</td>
<td>Orhon M. Arıburnu</td>
</tr>
<tr>
<td>1952</td>
<td>KANUN NAMINA</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1952</td>
<td>Aşık Veysel&#8217;in Hayatı (1951-52)</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1953</td>
<td>Altı Ölü Var</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1953</td>
<td>Katil</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1954</td>
<td>Öldüren Şehir</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1954</td>
<td>Kaçak</td>
<td>Şadan Kamil</td>
</tr>
<tr>
<td>1955</td>
<td>Beyaz Mendil</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1955</td>
<td>Bir Aşk Hikayesi / Tuş</td>
<td>Şadan Kamil</td>
</tr>
<tr>
<td>1957</td>
<td>Gelinin Muradı</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1957</td>
<td>Ak Altın</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1958</td>
<td>ÜÇ ARKADAŞ</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1958</td>
<td>Yaşamak Hakkımdır</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1958</td>
<td>Dokuz Dağın Efesi</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1959</td>
<td>Karacaoğlan&#8217;ın Karasevdası</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1959</td>
<td>Bu Vatanın Çocukları</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1959</td>
<td>Alageyik</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1959</td>
<td>Düşman Yolları Kesti</td>
<td>Osman F. Seden</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Gecelerin Ötesi</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Kırık Çanaklar</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Yangın Var</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Namus Uğruna</td>
<td>Osman F. Seden</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Ateşten Damla</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Suçlu</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Kanlı Firar</td>
<td>Orhan Elmas</td>
</tr>
<tr>
<td>1960</td>
<td>Denize İnen Sokak</td>
<td>Atilla Tokatlı</td>
</tr>
<tr>
<td>1961</td>
<td>Yasak Aşk</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1961</td>
<td>Otobüs Yolcuları</td>
<td>Ertem Göreç</td>
</tr>
<tr>
<td>1961</td>
<td>Dolandırıcılar Şahı</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1962</td>
<td>Yılanların Öcü</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1962</td>
<td>Avare Mustafa</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td>SUSUZ YAZ</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td>Acı Hayat</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td>İkimize Bir Dünya</td>
<td>Nevzat Pesen</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td>Şafak Bekçileri</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td>Şehirdeki Yabancı</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1963</td>
<td>Yarın Bizimdir</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td>Gurbet Kuşları</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td>Suçlular Aramızda</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td>Ahtapotun Kolları</td>
<td>Nevzat Pesen</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td>Ağaçlar Ayakta Ölür</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td>Erkek Ali</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1964</td>
<td>Duvarların Ötesi</td>
<td>Orhan Elmas</td>
</tr>
<tr>
<td>1965</td>
<td>Haremde Dört Kadın</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1965</td>
<td>Karanlıkta Uyananlar</td>
<td>Ertem Göreç</td>
</tr>
<tr>
<td>1965</td>
<td>Murat&#8217;ın Türküsü</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1965</td>
<td>Keşanlı Ali Destanı</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1965</td>
<td>Üç Tekerlekli Bisiklet</td>
<td>L. Ö. Akad / M. Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1966</td>
<td>HUDUTLARIN KANUNU</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1966</td>
<td>Bitmeyen Yol</td>
<td>Duygu Sağıroğlu</td>
</tr>
<tr>
<td>1966</td>
<td>Sevmek Zamanı</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1966</td>
<td>Çalıkuşu</td>
<td>Osman F. Seden</td>
</tr>
<tr>
<td>1967</td>
<td>Kızılırmak/Karakoyun</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1967</td>
<td>Ana</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1967</td>
<td>İnce Cumali</td>
<td>Yılmaz Duru</td>
</tr>
<tr>
<td>1968</td>
<td>Seyyit Han</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1968</td>
<td>Vesikalı Yarim</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1968</td>
<td>Kuyu</td>
<td>Metin Erksan</td>
</tr>
<tr>
<td>1969</td>
<td>Bir Türk&#8217;e Gönül Verdim</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1969</td>
<td>Bir Çirkin Adam</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1969</td>
<td>Aç Kurtlar</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1970</td>
<td>UMUT</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1970</td>
<td>Ağıt</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1970</td>
<td>Umutsuzlar</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1970</td>
<td>Acı</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1972</td>
<td>Irmak</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1972</td>
<td>Baba</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>GELİN</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Gökçe Çiçek</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Yaralı Kurt</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Oh Olsun</td>
<td>Ertem Eğilmez</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Canım Kardeşim</td>
<td>Ertem Eğilmez</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Kambur</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Cemo</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Fatma Bacı</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1973</td>
<td>Dönüş</td>
<td>Türkan Şoray</td>
</tr>
<tr>
<td>1974</td>
<td>ARKADAŞ</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1974</td>
<td>Düğün</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1974</td>
<td>Bedrana</td>
<td>Süreyya Duru</td>
</tr>
<tr>
<td>1974</td>
<td>Zavallılar</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1974</td>
<td>Yatık Emine</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1974</td>
<td>Kızgın Toprak</td>
<td>Feyzi Tuna</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>Endişe</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>Diyet</td>
<td>Lütfi Ö. Akad</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>Kuma</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>Askerin Dönüşü</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>İzin</td>
<td>Temel Gürsu</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>Köprü</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1975</td>
<td>Bizim Aile</td>
<td>Ergin Orbey</td>
</tr>
<tr>
<td>1976</td>
<td>Kara Çarçaflı Gelin</td>
<td>Süreyya Duru</td>
</tr>
<tr>
<td>1976</td>
<td>Deli Yusuf</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1977</td>
<td>OTOBÜS</td>
<td>Tunç [Bay] Okan</td>
</tr>
<tr>
<td>1977</td>
<td>Merhaba</td>
<td>Özcan Arca</td>
</tr>
<tr>
<td>1977</td>
<td>Kapıcılar Kralı</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Selvi Boylum Al Yazmalım</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Fırat&#8217;ın Cinleri</td>
<td>Korhan Yurtsever</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Maden</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Çöpçüler Kralı</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Sultan</td>
<td>Kartal Tibet</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>İbo ile Gülşah</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Kibar Feyzo</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Köşeyi Dönen Adam</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Ne Olacak Şimdi?</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1978</td>
<td>Yaşam Kavgası / Göçük</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1979</td>
<td>SÜRÜ</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1979</td>
<td>Yusuf ile Kenan</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1979</td>
<td>Kanal</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1979</td>
<td>Adak</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1979</td>
<td>Demiryol</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1979</td>
<td>Altın Şehir</td>
<td>Orhan Aksoy</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>DÜŞMAN</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>Hazal</td>
<td>Ali Habip Özgentürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>Yusuf ile Kenan</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>Almanya Acı Vatan</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>Bebek</td>
<td>İhsan Yüce</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>Gül Hasan</td>
<td>Tuncel Kurtiz</td>
</tr>
<tr>
<td>1980</td>
<td>Kara Kafa</td>
<td>Korhan Yurtsever</td>
</tr>
<tr>
<td>1981</td>
<td>Talihli Amele</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1981</td>
<td>Ah Güzel İstanbul</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1981</td>
<td>Derya Gülü</td>
<td>Süreyya Duru</td>
</tr>
<tr>
<td>1981</td>
<td>Zübük</td>
<td>Kartal Tibet</td>
</tr>
<tr>
<td>1981</td>
<td>Devlet Kuşu</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>YOL</td>
<td>Y. Güney/Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>At</td>
<td>Ali Habip Özgentürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Kırık Bir Aşk Hikayesi</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Herhangi Bir Kadın/Av</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Alişan</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Delikan</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Dolap Beygiri</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Seni Kalbime Gömdüm</td>
<td>Feyzi Tuna</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Sevgili Dayım</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Çiçek Abbas</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Yılanı Öldürseler</td>
<td>Türkan Şoray</td>
</tr>
<tr>
<td>1982</td>
<td>Çirkinler de Sever</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>HAKKARİ&#8217;DE BİR MEVSİM (1982-83, Türkiye&#8217;de 1987&#8217;de)</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Duvar / Le Mur (Türkiye&#8217;de 1995&#8217;de)</td>
<td>Yılmaz Güney</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Mine</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Derman</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Tomruk</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Seni Seviyorum</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Bir Günün Hikayesi</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Göl</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Gülsüm Ana</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1983</td>
<td>Şalvar Davası</td>
<td>Kartal Tibet</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>BİR YUDUM SEVGİ</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>PEHLİVAN</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Faize Hücum</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Cumartesi Cumartesi</td>
<td>Tunç [Bay] Okan</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe</td>
<td>Yusuf Kurçenli</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Fahriye Abla</td>
<td>Yavuz Turgul</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Kardeşim Benim</td>
<td>Nesli Çölgeçen</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Namuslu</td>
<td>Ertem Eğilmez</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Kaşık Düşmanı</td>
<td>Bilge Olgaç</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Fidan</td>
<td>Erdoğan Tokatlı</td>
</tr>
<tr>
<td>1984</td>
<td>Güneşin Tutulduğu Gün</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>AYNA (1985 İstanbul Sinema Günleri&#8217;nde)</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Kurbağalar</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Gizli Duygular</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Amansız Yol</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Körebe</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Bir Avuç Cennet</td>
<td>Muammer Özer</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Çıplak Vatandaş</td>
<td>Başar Sabuncu</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Bekçi</td>
<td>Ali Habip Özgentürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Dul Bir Kadın</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Dağınık Yatak</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Kurşun Ata Ata Biter</td>
<td>Ümit Elçi</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Tutku</td>
<td>Feyzi Tuna</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>14 Numara</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
<tr>
<td>1985</td>
<td>Kırlangıç Fırtınası</td>
<td>Atilla Candemir</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>ALMANYA 40 METREKARE (1986-87)</td>
<td>Tevfik Başer</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>AHHH BELİNDA</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>ADI VASFİYE</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Ses</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Züğürt Ağa</td>
<td>Nesli Çölgeçen</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Kuyucaklı Yusuf</td>
<td>Feyzi Tuna</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Yılanların Öcü</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Sen Türkülerini Söyle</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Ölmez Ağacı</td>
<td>Yusuf Kurçenli</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Teyzem</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Umut Sokağı</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Kan</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Gülüşan</td>
<td>Bilge Olgaç</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Çağdaş Bir Köle</td>
<td>İrfan Tözüm</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Merdoğlu Ömer Bey</td>
<td>Yusuf Kurçenli</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Davacı</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Kupa Kızı</td>
<td>Başar Sabuncu</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Bugünün Saraylısı</td>
<td>Ziya Öztan</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Seyyid</td>
<td>Erdoğan Tokatlı</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Güneşe Köprü</td>
<td>Erdoğan Tokatlı</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Beyaz Bisiklet</td>
<td>Nisan Akman</td>
</tr>
<tr>
<td>1986</td>
<td>Halkalı Köle</td>
<td>Ümit Efekan</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>ANAYURT OTELİ</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Gece Yolculuğu</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Asiye Nasıl Kurtulur?</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Dilan (1986-87)</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Muhsin Bey</td>
<td>Yavuz Turgul</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Yer Demir Gök Bakır</td>
<td>Zülfü Livaneli</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Asılacak Kadın</td>
<td>Başar Sabuncu</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Beyoğlu&#8217;nun Arka Yakası</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Katırcılar</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Yoksul</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Değirmen</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Prenses (1986-87)</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Suçumuz İnsan Olmak</td>
<td>Erdoğan Tokatlı</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Afife Jale</td>
<td>Şahin Kaygun</td>
</tr>
<tr>
<td>1987</td>
<td>Fatmagül&#8217;ün Suçu Ne?</td>
<td>Süreyya Duru</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>HER ŞEYE RAĞMEN</td>
<td>Orhan Oğuz</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>BEZ BEBEK</td>
<td>Engin Ayça</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>AV ZAMANI</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Bir Avuç Gökyüzü</td>
<td>Ümit Elçi</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Dolunay</td>
<td>Şahin Kaygun</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>On Kadın</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Gramafon Avrat</td>
<td>Yusuf Kurçenli</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Selamsız Bandosu</td>
<td>Nesli Çölgeçen</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Ateşten Günler</td>
<td>Ziya Öztan</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Biri ve Diğerleri</td>
<td>Tunç Başaran</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Ada</td>
<td>Süreyya Duru</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Kadının Adı Yok</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Su da Yanar</td>
<td>Ali Habip Özgentürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Kaçamak</td>
<td>Başar Sabuncu</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>72. Koğuş</td>
<td>Erdoğan Tokatlı</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Rumuz Goncagül</td>
<td>İrfan Tözüm</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Düttürü Dünya</td>
<td>Zeki Ökten</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Polizei</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>İpekçe</td>
<td>Bilge Olgaç</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Sis</td>
<td>Faruk Turgut</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Zengin Mutfağı</td>
<td>Başar Sabuncu</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Bir Kırık Bebek</td>
<td>Nisan Akman</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Çark</td>
<td>Muzaffer Hiçyılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Zincir</td>
<td>Korhan Yurtsever</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>SİS</td>
<td>Zülfü Livaneli</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>YANLIŞ CENNETE ELVEDA</td>
<td>Tevfik Başer</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>UÇURTMAYI VURMASINLAR</td>
<td>Tunç Başaran</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>ÜÇÜNCÜ GÖZ</td>
<td>Orhan Oğuz</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Arabesk</td>
<td>Ertem Eğilmez</td>
</tr>
<tr>
<td>1988</td>
<td>Arkadaşım Şeytan</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>A Ay</td>
<td>Reha Erdem</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Ölü Bir Deniz</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Hanım</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Dünden Sonra Yarından Önce</td>
<td>Nisan Akman</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Hiçbir Gece</td>
<td>Selim İleri</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>İkili Oyunlar</td>
<td>İrfan Tözüm</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Fazilet</td>
<td>İrfan Tözüm</td>
</tr>
<tr>
<td>1989</td>
<td>Yansıma</td>
<td>Taner Taşkın</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>KARARTMA GECELERİ</td>
<td>Yusuf Kurçenli</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni</td>
<td>Yavuz Turgul</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Karılar Koğuşu</td>
<td>Halit Refiğ</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Camdan Kalp</td>
<td>Fehmi Yaşar</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Menekşe Koyu</td>
<td>Barbro Karabuda</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Medcezir Manzaraları</td>
<td>Mahinur Ergun</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Bütün Kapılar Kapalıydı</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Gömlek</td>
<td>Bilge Olgaç</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Film Bitti</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal</td>
<td>Barış Pirhasan</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Aşkın Kesişme Noktası</td>
<td>Bilge Olgaç</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>İki Başlı Dev</td>
<td>Orhan Oğuz</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Berdel</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>İmdat ile Zarife</td>
<td>Nesli Çölgeçen</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Ekran Aşıkları</td>
<td>Ömer Uğur</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Benim Sinemalarım</td>
<td>Füruzan/G.Karamustafa</td>
</tr>
<tr>
<td>1990</td>
<td>Darbe</td>
<td>Ümit Efekan</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Ateş Üstünde Yürümek</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Gizli Yüz</td>
<td>Ömer Kavur</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Piyano Piyano Bacaksız</td>
<td>Tunç Başaran</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Seni Seviyorum Rosa</td>
<td>Işıl Özgentürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Mem u Zin</td>
<td>Ümit Elçi</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Uzlaşma</td>
<td>Oğuzhan Tercan</td>
</tr>
<tr>
<td>1991</td>
<td>Ölürayak</td>
<td>Aydın Bağardı</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri</td>
<td>İrfan Tözüm</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Düş Gezginleri</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>İki Kadın</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Beko’nun Türküsü</td>
<td>Nizamettin Arıç</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Kurşun Adres Sormaz</td>
<td>Bilge Olgaç</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Arayış</td>
<td>Avni Kütükoğlu</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Çizme</td>
<td>İsmail Güneş</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Kapıları Açmak</td>
<td>Osman Sınav</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Mankurt</td>
<td>Hoca Narlıoğlu</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Sevdaların Ölümü</td>
<td>Mesut Uçakan</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Sürgün</td>
<td>Mehmet Tanrısever</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Yağmur Beklerken</td>
<td>Tunca Yönder</td>
</tr>
<tr>
<td>1992</td>
<td>Siyabend u Xece</td>
<td>Şahin Gök</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Mavi Sürgün</td>
<td>Erden Kıral</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>C Blok</td>
<td>Zeki Demirkubuz</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Yaz Yağmuru</td>
<td>Tomris Giritlioğlu</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Dönersen Sılık Çal</td>
<td>Orhan Oğuz</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Fikrimin İnce Gülü/Sarı Mercedes</td>
<td>Tunç Okan</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Amerikalı</td>
<td>Şerif Gören</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Ay Vakti</td>
<td>Mahinur Ergun</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Gölge Oyunu</td>
<td>Yavuz Turgul</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Çıplak</td>
<td>Ali Habip Özgentürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Yolcu</td>
<td>Başar Sabuncu</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Berlin in Berlin</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Zıkkımın Kökü</td>
<td>Memduh Ün</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Yalancı</td>
<td>Osman Sınav</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Uzun İnce Bir Yol</td>
<td>Tunç Başaran</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Kızılırmak/Karakoyun</td>
<td>Şahin Gök</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Bir Sonbahar Hikayesi</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Kız Kulesi Aşıkları</td>
<td>İrfan Tözüm</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Ağrıya Dönüş</td>
<td>Tunca Yönder</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Denize Hançer Düştü</td>
<td>Mustafa Altıoklar</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Ah Gardaşım</td>
<td>Kadir İnanır</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Hoşçakal Umut</td>
<td>Canan Evcimen İçöz</td>
</tr>
<tr>
<td>1993</td>
<td>Vagon</td>
<td>Semir Aslantürk</td>
</tr>
<tr>
<td>1994</td>
<td>Yengeç Sepeti</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1994</td>
<td>Gece, Melek ve Bizim Çocuklar</td>
<td>Atıf Yılmaz</td>
</tr>
<tr>
<td>1994</td>
<td>Çözülmeler</td>
<td>Yusuf Kurçenli</td>
</tr>
<tr>
<td>1994</td>
<td>Bir Aşk Uğruna</td>
<td>Tunca Yönder</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Karanlık Sular</td>
<td>Kutluğ Ataman</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Manisa Tarzanı</td>
<td>Orhan Oğuz</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Böcek</td>
<td>Ümit Elçi</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Babam Askerde</td>
<td>Handan İpekçi</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Sokaktaki Adam</td>
<td>İlhan Biket</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Bir Kadının Anatomisi</td>
<td>Yavuz Özkan</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Aşk Ölümden Soğuktur</td>
<td>Canan Gerede</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>İş</td>
<td>Faik Ahmet Akıncı</td>
</tr>
<tr>
<td>1995</td>
<td>Bay E.</td>
<td>Sinan Çetin</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>N.Ö. 09/10/1996</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 7. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/baslica-filmler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sinema Şürasından Sonra</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/sinema-surasindan-sonra/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/sinema-surasindan-sonra/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2000 11:50:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yFilm]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=538</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / Geçen sayıdaki yazıda da belirttiğimiz gibi Birinci Türk Sinema Şürası 17 Kasım 1964&#8217;te sona erdi; ama şüranın yankıları, etkileri bitmedi. Kendilerini &#8220;fiilenci&#8221; sayan sinemacıların çabaları, şüranın başlangıcındaki gibi şamatayla sürdü. Bunu bir bakıma doğal karşılamak gerek; çünkü Baykam tasarısı TBMM&#8217;de yeniden su yüzüne çıkmak üzereydi. Yine Baykam Tasarısı… Özön&#8217;ün notlarından: &#8220;Baykam Tasarısı müzakereleri hakkında not (30 Kasım 1964 tarihinde Selçuk Bakkalbaşı ile görüşmemiz): İstanbul&#8217;dan gelen filmciler 26 Kasım 1964 tarihli Turizm ve Tanıtma Altkomisyonu toplantısından önceki gün, komisyon başkanı Sadettin Çanga ile görüşmüşler; Turizm ve Tanıtma Bakanı Ali İhsan Göğüş ile de konuşmak istemişlerse de bakan kendilerini kabul etmek istememiş (bu son bilgiyi Melih Başar&#8217;dan aldım). Bakkalbaşı, kendi bakanının verdiği direktif üzerine, bir hafta önceki [19 Kasım 1964, Perşembe] toplantıya katıldığı gibi, 26 Kasım tarihindeki toplantıya da katılmış. Bu kez, komisyonda çoğunluğu güçlükle sağlayacak 5 milletvekilini bulmuşlar. Bakanlıklardan da yalnız Bakkalbaşı katılmış… Başkan Çanga &#8216;Faydalı olduğuna he-pimizin kanaat getirdiği bu teklifi artık bir neticeye ulaştıralım&#8217; demiş. Filmcilerin telgrafı okunmuş. Bu telgrafta şöyle deniliyormuş: Sinema Şürası&#8217;nda ehliyetsiz kişiler, Türk sinemasını baltalayıcı ve ithal filmlerini himaye eder mahiyette kararlar almışlardır. Bizim nokta-ı nazarımız öğrenilmeksizin meclis komisyonlarında bir karar ittihaz edilmemesi rica olunur. Bu telgrafların benzerleri partilerin meclis grup başkanlıklarına [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color: #993300"><em>Nijat Özön / </em></span></h4>
<p>Geçen sayıdaki yazıda da belirttiğimiz gibi Birinci Türk Sinema Şürası 17 Kasım 1964&#8217;te sona erdi; ama şüranın yankıları, etkileri bitmedi. Kendilerini &#8220;fiilenci&#8221; sayan sinemacıların çabaları, şüranın başlangıcındaki gibi şamatayla sürdü. Bunu bir bakıma doğal karşılamak gerek; çünkü Baykam tasarısı TBMM&#8217;de yeniden su yüzüne çıkmak üzereydi.</p>
<h3>Yine Baykam Tasarısı…</h3>
<p>Özön&#8217;ün notlarından:</p>
<p>&#8220;Baykam Tasarısı müzakereleri hakkında not (30 Kasım 1964 tarihinde Selçuk Bakkalbaşı ile görüşmemiz): İstanbul&#8217;dan gelen filmciler 26 Kasım 1964 tarihli Turizm ve Tanıtma Altkomisyonu toplantısından önceki gün, komisyon başkanı Sadettin Çanga ile görüşmüşler; Turizm ve Tanıtma Bakanı Ali İhsan Göğüş ile de konuşmak istemişlerse de bakan kendilerini kabul etmek istememiş (bu son bilgiyi Melih Başar&#8217;dan aldım).</p>
<p>Bakkalbaşı, kendi bakanının verdiği direktif üzerine, bir hafta önceki [19 Kasım 1964, Perşembe] toplantıya katıldığı gibi, 26 Kasım tarihindeki toplantıya da katılmış. Bu kez, komisyonda çoğunluğu güçlükle sağlayacak 5 milletvekilini bulmuşlar. Bakanlıklardan da yalnız Bakkalbaşı katılmış…</p>
<p>Başkan Çanga &#8216;Faydalı olduğuna he-pimizin kanaat getirdiği bu teklifi artık bir neticeye ulaştıralım&#8217; demiş.</p>
<p>Filmcilerin telgrafı okunmuş. Bu telgrafta şöyle deniliyormuş: Sinema Şürası&#8217;nda ehliyetsiz kişiler, Türk sinemasını baltalayıcı ve ithal filmlerini himaye eder mahiyette kararlar almışlardır. Bizim nokta-ı nazarımız öğrenilmeksizin meclis komisyonlarında bir karar ittihaz edilmemesi rica olunur.</p>
<p>Bu telgrafların benzerleri partilerin meclis grup başkanlıklarına da yollanmış.</p>
<p>Bakkalbaşı&#8217;dan bu durum konusunda açıklamada bulunması istenmiş. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;nın bir hazırlığı olup olmadığı sorulmuş. Bakkalbaşı buna olumlu cevap vermiş. Kendisine &#8216;Siz uyumuşsunuz, ancak Baykam tasarısı gelince uyanmışsınız&#8217; demişler. Bakkalbaşı da, &#8216;Her ne halse, bu tasarı geldikten sonra da eksiklikleri tamamlanabilir ve bu gereklidir&#8217; demiş.</p>
<p>Buna rağmen komisyonda Baykam tasarısının oybirliğiyle kabul edilmesi yönünde bir eğilim belirmiş. Bakkalbaşı bunu kabul etmemiş. Bakanlığınca da Baykam tasarısını tamamlar mahiyette bir teklifin ancak üç ayda tamamlanabileceğini söylemiş. Çanga buna &#8216;Bu müddet çoktur&#8217; demiş. Çanga ayrıca, &#8216;Baykam bu tasarıyı üç günde yazıp verdi; siz de nihayet gelecek ayın yirmi beşine kadar hazırlayın&#8217; diye mehil vermiş. Bu tarihte toplanılmak üzere komisyon toplantısı sona ermiş.</p>
<p>Bakkalbaşı, komisyonda kendi deyişiyle &#8216;hostile&#8217; [düşmanca] bir dava vardı, dedi.</p>
<p>Bakkalbaşı, komisyonda olup bitenleri Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;ndaki ikinci hukuk müşaviri Nükhet Hanım&#8217;a [Özeke] anlatmış. Bugünlerde İstanbul&#8217;dan gelecek olan Semih Tuğrul&#8217;la da buluşarak, İstanbul&#8217;daki iki toplantının, Kocayusufpaşaoğlu&#8217;nun raporunun, Fransız mevzuatının ve özellikle Fransa&#8217;dan getirttikleri sinema hukuku üzerindeki yayınların da incelenmesiyle bir rapor ve belki de bir kanun tasarısı getirebileceklerini söyledi.</p>
<p>Bakkalbaşı, komisyonda Baykam teklifini olup bittiye getirmek yönünde bir eğilim olduğunu özellikle belirtti. Hatta bu seferki toplantı yeter sayısını sağlamak için o beş milletvekilinin rastgele seçilmesi ve konunun evveliyatını layıkıyla bilmeyen bu milletvekilleriyle toplantı yapılması, komisyonda hemen karar alınamamasının başlıca sebebiymiş.&#8221;</p>
<h3>Şüra Sonrası…</h3>
<p>Özön&#8217;den Tuğrul&#8217;a:</p>
<p>&#8220;Ankara, 28 Aralık 1964</p>
<p>Semih Ağabeyimiz,</p>
<p>Sinema Şürası&#8217;nın hızlı ve dolu havası içinde şöyle rahatça konuşamadığımız için, bütün Aralık ayında Ankara&#8217;ya geleceğiniz günü bekliyordum. Ama galiba kısmet değilmiş ki, Ankara&#8217;da da buluşamadık. Sizin telefonunuzdan sonra evde ve ajansta bekledim; birkaç kere Foto-Film Dairesi&#8217;nden sordum; nihayet İstanbul&#8217;a döndüğünüzü söylediler. Üzüldüm ama, ne kadar yüklü işlerle gelmiş olduğunuzu tahmin ettiğimden, başka bir fırsatın çıkmasını dilemekle yetindim.</p>
<p>Bilmiyorum, Bakkalbaşı size geçen ay, şüra toplantısından sonra meclis komis-yonunda Baykam tasarısıyla ilgili gelişmeleri anlattı mı? Onu anlattıysa bile, herhalde son durumdan haberiniz yoktur; çünkü siz İstanbul&#8217;a döndükten sonra meydana geldi. İşi tesadüfe bırakmamak için her ikisini de kısaca anlatmak isterim:</p>
<p>Ben, şüra toplantısının ertesi günü İstanbul&#8217;dan hareket etmeden önce Halit&#8217;le [Refiğ] birlikte Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti&#8217;ne gitmiştim. Orada harıl harıl, çeşitli mercilere çekilecek telgraflar hazırlanıyordu; hatta bunların birer suretini haber halinde ajansa vermek için aldımdı. O arada Saner, Birsel [Nüzhet], Alyanak ve daha bir sürü yapımcı etrafımı aldı. Şüra toplantısı üzerine bağrışmalı bir tartışma geçti aramızda. Ankara&#8217;ya dönerken bu adamlarla karşı karşıya gelip anlayışlı bir şekilde konuşmanın imkansızlığı kesin olarak kafama yerleşmişti.</p>
<p>İki gün sonra, bir sinemacılar heyeti (Saner, Refiğ, Ergün, Köseoğlu…) Ankara&#8217;ya geldi. Önce Göğüş&#8217;le görüşmek istemişler, Göğüş kabul etmemiş, sonra Turizm ve Tanıtma Altkomisyonu başkanı Sadrettin Çanga&#8217;ya gitmişler ve her zamanki teraneleri tekrarlamışlar; bir de yeni bir kanun tasarısı verip dönmüşler (tasarı Baykam tasarısını hemen hemen aynı, yalnız yerli filmler ile yabancı filmler arasındaki şimdiki rüsum farkının korunmasıyla ilgili bir madde var).</p>
<p>Sonra komisyon toplanmış. Komisyona bakanlık adına Bakkalbaşı katılmış. Komisyonun her zamanki üyelerinden çoğu yokmuş. Hatta komisyonun toplanabilmesi için rastgele derlenen milletvekilleriyle çoğunluk sağlanmış. Çanga &#8216;Bu iş artık uzadı, tasarıyı kabul edip gönderelim&#8217; çeşidinden laflar etmiş. Tasarının, işi bilmeyen bu milletvekillerinin oybirliğiyle kabul edilmesi eğilimi varmış. Bu arada Bakkalbaşı, Baykam tasarısının yerine bakanlığın yeni bir tasarı hazırlamakta olduğunu, o tasarı gelinceye kadar konunun ertelenmesi gerektiğini söylemiş. Çanga, &#8216;Siz bakanlık olarak uyumuş, sonra Baykam tasarısı üzerine uyanmışsınız&#8217; diye Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;nı &#8211; pek de haksız olmayarak &#8211; tenkit ettikten sonra, yeni tasarıyı ne kadar zamanda hazırlayabileceklerini Bakkalbaşı&#8217;na sormuş. Bakkalbaşı &#8216;üç ay&#8217; demiş; üç ayı fazla bulup bir ay mühlet vermişler, bu ayın yirmi beşinde bitiyordu.</p>
<h3>İşi Olup Bittiye Getirme Niyeti</h3>
<p>Bu komisyon toplantısı gününden sonra Bakkalbaşı&#8217;nı gördüğüm vakit, bakanlık olarak ne yapmak niyetinde olduklarını sorduğumda, sizin, Nükhet Hanım&#8217;ın ve Kocayusufpaşaoğlu&#8217;nun Ankara&#8217;da birleşip bakanlık adına tasarının hazırlanacağını söylemişti. Ama ben bir ay içinde bunun yapılacağına pek ihtimal vermiyordum. Nitekim birkaç gün sonra Bakkalbaşı ile görüştüğümde bana, komisyonun ilk toplantısında tasarının değil bir raporun sunulacağını, Şüra raporlarına dayanan bu yeni raporda Baykam tasarısının niye kabul edilmemesi gerektiğinin savunulacağını, sonra da bakanlık tasarısı için yeni mühlet isteneceğini söyledi. Doğrusunu isterseniz ben böyle bir tutumun akıbetinden çok endişeye düştüm. Bakkalbaşı&#8217;nın kendi de pek umutlu değildi. Komisyonun bir önceki toplantısının havası göz önüne alınınca umutlu olmaya imkan kalmıyordu. Gerçekten de Baykam tasarısını bir olup bittiye getirip meclise sevk etmek düşüncesi hakim olmuş. Bunun bir nedeni, komisyonda işin içyüzünü bilen kimsenin olmaması. Bir nedeni de, sinemacıların telgraf, demeçler, heyetlerle yaptığı şirretliklerin oldukça etki yaratması. Özellikle şimdiye kadar zahiren de olsa resmi makamların karşısına sendikacı, rejisör, yapımcı, stüd-yocu olarak birlikte çıkmalarının bunda büyük etkisi var. Nasıl Baykam tasarısının altında yatanı keşfetmekte komisyon üyelerinin hiçbirinden bir şey beklenemezse, bu &#8216;birlik&#8217; konusunda da bir şey beklenemezdi tabii. Adamlar, Sine-İş&#8217;i bile gerçekten bir sendika sanıp ciddiye almışlar.</p>
<h3>&#8220;Planlama Baykam Tasarısına Karşı Çıkacak&#8221;</h3>
<p>Neyse. İtiraf edeyim ki, bu gidişten ben çok endişelendim. Hatta bir ara size yazıp, hem sinema yazarı arkadaşların sütunlarında bir kampanya açması hem de Türk Sinema Yazarları Birliği adına bir bildiri filan yayımlanması imkanlarını soracaktım. Fakat sonradan bunları, daha ileride, meclis müzakeresi sırasında kullanmayı şimdilik daha doğru buldum. Bu arada, bir yandan da Planlama Dairesi&#8217;nde bu konuyla ilgili bir genç arkadaşla (1) konuştum. Bana, Planlamanın sinemayla doğrudan doğruya artık ilgilenmediğini, zaten Planlamanın son zamanlarda sözünü eskisi kadar dinletemediğini, hatta komisyon toplantılarına bile bazen çağrıldığını bazen çağrılmadığını söyledi. Fakat önümüzdeki toplantıya çağrılırsa Baykam tasarısının kabul edilmemesi görüşünü savunacaklarını söyledi (Daha önceki bir mektubumda belirttiğimi gibi, Planlamadaki bu arkadaşa, sizin ve benim Vatan&#8217;da çıkan makalelerle daha başka malzemeyi vermiştim).</p>
<p>Şimdi 25 Aralık günü aynı arkdaştan öğrendiğim şu: Toplantıya Planlama da katılmış. Toplantıdan önce o arkadaş ile Turizm-Tanıtma&#8217;dan Nükhet Hanım konuşmuşlar. Gerek Planlamanın gerekse Turizm-Tanıtma&#8217;nın Baykam tasarısına karşı olduğu konusunda birlikte hareket etmeye karar vermişler (Nükhet Hanım zaten yukarıda sözünü ettiğim raporu savunmak için komisyona gönderilecekti). Toplantıda her ikisi de aynı görüşü tekrarlamışlar. Komisyon üyeleri de, içyüzünü bilmedikleri konuda bir bit yeniği sezmiş olacaklar ki, geçenkinin aksine, bu sefer çekinmişler ve Turizm-Tanıtma&#8217;nın hazırlayacağı kanun tasarısını beklemeye karar vermişler; üstelik bunun için herhangi bir mühlet de tayin etmemişler (Bu arada, komisyon toplantısından önce yine bir sinemacılar heyetinin buraya düştüğünü belirteyim). Yani şimdilik bir tehlike atlatılmış oluyor. Bundan sonrası, bakanlığın işi gevşetip kanun tasarısını fazla savsaklamamasına bağlı. Bana kalırsa, Semih Ağabey, sizin Turizm-Tanıtma&#8217;da şimdilik yapacağınız en yararlı iş de bu konuyu kurcalayıp, ortaya bir tasarı çıkmasını sağlamak. Bu iş ne kadar uzarsa, gerçekleşmesi ihtimali o kadar azalır ya da Baykam tasarısının kanunlaşması ihtimali o kadar artar. Bakan değişmesi, seçim telaşı ve daha beklenen ve beklenmeyen bir sürü olay, önümüzdeki yılın ilk günlerinden itibaren hep bu olumlu adımı kösteklemek üzere hazır bekliyor.&#8221;</p>
<p>Tuğrul&#8217;un Özön&#8217;e 10 Ocak 1965 günlü mektubundan:</p>
<p>&#8220;(…) Bu atmosfere rağmen işin ne gibi bir mecraya döküldüğünü senin mektubundan öğrendim ve rahat bir nefes alabildim.</p>
<p>Mektubunu aldıktan sonra Nükhet Hanım&#8217;la telefonla görüştüm. Yakında tasarıyı bitireceğini ve komisyona göndermeden önce bunu alıp İstanbul&#8217;a da getireceğini, birlikte gözden geçireceğimizi haber verdi.</p>
<p>Demek oluyor ki, tesadüflerin yardımıyla da olsa, tehlike şimdilik uzaklaştırılmış durumdadır. Ama ne olursa olsun, doğrusu gerekirse, ben Baykam&#8217;cıların bu konuda başvurdukları ve başvurmaya devam ettikleri gürültülü demagojiden, karanlık kulis faaliyetlerinden hala da biraz korkmuyor değilim.</p>
<h3>&#8220;Göğüş Tasarıyı Prestij Sorunu Yaptı&#8221;</h3>
<p>Zaten Şüra sonrası devresinde bizler, İstanbullu sinema yazarları bu konuda basında fazla bir faaliyet gösteremedik. Buna karşılık senin Yön&#8217;de yayımlanan yazılarının çok olumlu, çok müspet etkileri oldu (2). Bir de ben kendi yönümden konuyu bakan nezdinde aktüalitesini muhafaza eder biçimde tutmaya çalışmaktayım. Bunda hayli muvaffak olduğumu da iddia edebilirim. Bizim Ali İhsan, bilinen iyi niyetiyle bu meseleyi bir kişisel prestij meselesi yaptı. Benim bile bulup okuyamadığım bazı kıyıda köşede çıkan makaleleri bile okuyor. Mesela Yelpaze dergisinin ilavesinde çıkan makeleleri bile. Okuduktan sonra da bana telefonu açıp &#8216;Filan makaleyi gördün mü? Şu heriflere cevap versenize&#8217; diye musallat oluyor (…)</p>
<p>Bütün bunlar iyi hoş, fakat benim bu konuda başka kuşkularım var. Biliyorsun, seçim yılına girdik. Meclis Komisyonlarında sıra bekleyen şu kadar önemli kanun tasarısı var. Bu arada ve bu seçim mücadelesi, ölüm kalım kavgası atmosferinde bir sinema kanun tasarısı acaba mecliste ele alınır mı, yoksa otomatik olarak ertelenir mi? Öte yandan, yine seçim yılı atmosferinde Suphi Baykam&#8217;ın CHP içinde önemlice sayılan bir görev aldığına herhalde dikkat etmişsindir. Genel sekreter yardımcılığı gibi bir fonksiyonu yüklendi galiba. Buna paralel olarak son zamanlarda Göğüş&#8217;ün politik yıldızının biraz sarsıldığını, sön-meye yüz tuttuğunu da sana açıklamak isterim. Hoş zaten sen de mutlaka farkındasındır. Kısacası, bu gibi işlerin gerçekleşmesinin prensiplere değil de politik şahıslara bağlı kalması çok tatsız tuzsuz bir olay.</p>
<p>Bu durumda tek müspet umut Devlet Planlamacılardan yana olabilir. Ben geçen hafta Göğüş İstanbul&#8217;a geldiği zaman yukarıdaki paragrafta sana ö-zetlediğim meseleyi kendisine açık açık anlattım ve tasarının akıbeti konusunda neler düşündüğünü sordum. Pek kesin, pek kararlı bir eda ile &#8216;Taş çatlasa kabul ettireceğim, meclisten de seçim yılı olmasına rağmen geçireceğim&#8217; gibisinden laflar etti. Ama bilinmez ki…</p>
<p>Ama ne olursa olsun meclise sevk edilmese bile, sevk edilip de komisyondan çıkmasa ve gündeme alınmasa bile elde sağlam bir tasarının bulunması herhalde yine faydalıdır.&#8221;</p>
<h3>Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;nın Tasarısı</h3>
<p>Tuğrul&#8217;un mektubunda gerçekleşmesini dilediği oldukça sağlam bir tasarı, 1965&#8217;in yaz aylarında hazırlandı. Bu tasarı, Birinci Türk Sinema Şürası&#8217;nda saptanan ilkelere ve buna dayanılarak hazırlanan raporlara göre, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı hukuk müşavirleri, özellikle Nükhet Özeke tarafından, Doç. Dr. Necip Kocayusuf-paşaoğlu&#8217;nun danışmanlığında gerçekleştirilmişti. Sinema Kanunu Tasarısı Öntaslağı başlığını taşıyan bu metin ancak 1968 Şubatı&#8217;nda Süleyman Semirel&#8217;in başbakanlığı ve Nihat Kürşat&#8217;ın Turizm ve Tanıtma Bakanı olduğu sırada TBMM&#8217;ye sunulmuştur. Bu tasarıyla tüzel kişiliği, idari ve mali özerkliği olan, Türk Sinema Enstitüsü adlı bir kamu kuruluşu kuruluyor; sinema alanı, başlı başına bir meslek alanı olarak düzenleniyor; filmlerin denetimi yalnızca anayasadaki yasalara, kamu düzenine ve genel ahlaka aykırılık yönünden sınırlandırılabiliyor; yerli sinemacılığı koruyucu önlemler alınıyor; sinema sanatının ve kültürünün yaygınlaştırılması, Türk sinemasının tanıtılmasıyla ilgili destekleyici ve yüreklendirici önlemlere başvuruluyordu.</p>
<p>Böyle bir yasanın böyle bir hükümet zamanında TBMM&#8217;ye sunulması şaşırtıcı bir şeydi, çünkü yasanın özü de sözü de Demirel ve AP&#8217;nin &#8220;felsefesi&#8221;ne tümden aykırıydı. Bunun bir &#8220;yanlışlık&#8221;tan doğduğu, sinemayla ilgili bir yasa tasarısı gereği ortaya çıkmışken, eldeki 1965&#8217;ten kalma tasarının farkında olmadan TBMM&#8217;ye alelacele gönderildiği anlaşılıyordu. Yoksa özerk ve bağımsız TRT&#8217;yi bu niteliklerinden yoksun bırakmak için bütün gücüyle savaş açan bir başbakanın ve partinin, TRT yasasına benzer bir tasarıyı yasalaştırmaya kalkışması &#8220;eşyanın tabiatı&#8221;na aykırıydı. Nitekim, bunun kokusu çok geçmeden çıktı: Aradan ancak sekiz ay geçmişti ki, ortaya Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;nın yeni bir yasası sürüldü. Hem de ne yasa!…</p>
<h3>Yasaları Tepetaklak Etme Sanatı</h3>
<p>Özön&#8217;ün notlarından:</p>
<p>&#8220;14/10/68, Pazartesi: TveTB.lığı Hukuk Müşaviri Bn. Nükhet Özeke telefon etti. Mithatpaşa Caddesinde TveTB&#8217;deki bürosunda konuştuk. Alim Şerif Onaran da vardı. 1. Senaryocular, sinemacılar, 2. Sinema Kanunu, 3. Onaran&#8217;a ve bana danışmanlık önerdi. TveTB.lığının hazırlattığı üzerinde &#8216;hizmete özel&#8217; kaydı bulunan Sinema Kanunu tasarısını incelemem için verdi; ön bilgiler sundu. Tasarıya da şöyle bir göz attım. İlk intiba: Bu tasarı İstanbul&#8217;daki Danışma Kurulu toplantısından ve Sinema Sürası&#8217;nda alınan kararlara uygun olarak 1965 yazında aynı bakanlıkça hazırlanan tasarının ters yüz edilmesiyle ortaya çıkmışa benziyor. 1965 tasarısı 1968 Şubatı&#8217;nda TBMM&#8217;ye verilmişti. Şimdi bu kısacık zaman içinde ne değişti ki bu tasarı tepetaklak edilip bu yeni tasarı ortaya çıktı?… Nükhet Hanım en kısa zamanda tasarıyla ilgili görüşlerimi istiyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;21/10/1968, Pazartesi: Nükhet Hanım&#8217;ın verdiği kanun tasarısına şaştım kaldım. İnsanlar nasıl böyle şeyler yapabiliyor? Ya da acaba hukuk müşavirleri için böyle davranmak tabii bir şey mi; mesleğin icabı mı; şöyle kanun hazırla deyince şöyle, böyle hazırla deyince böyle mi hazırlamakla yükümlüler? Bu işin raconu bu da ben mi bilmiyorum? Ama o zaman, bunların babamın anlattığı ölü yıkayıcıdan farkı ne? Ölü yıkatıcı şöyle dermiş: &#8216;Bana ölüyü getirirler, kim olduğuna bakmam, yıkarım. Ama sonradan cennete ya da cehenneme gidermiş, orası beni hiç ırgalamaz.&#8217; Nükhet Hanım, önceki tasarının başlıca hazırlayıcısıydı. Kendi hazırladığı tasarıyı almış, tepetaklak etmiş. Acaba Nükhet Hanım&#8217;ın ilk tasarının hazırlayıcısı olduğunu öğrendiklerinden ve fena halde atlayarak o tasarının TBMM&#8217;ye gittiğini gördüklerinden &#8216;Gel bakalım, şimdi de böyle bir tasarı hazırla&#8217; diye &#8216;ceza ödevi&#8217; mi verdiler? Hani ne derler, iti öldürüne sürütürler. Ama bu kadar da olmaz ki… Her şey tersine. Sanki eski metne doğrudan bakmamış da aynaya tutmuş, tersten yansımasını temel almış. O, mali ve idari yönden özerk, tüzel kişiliği olan kamu kuruluşu gidiyor; onun yerine başbakanlığa bağlı, bir devlet bakanının yönetiminde devlet dairesi ortaya çıkıyor. İktidara bağlı bir Sinema Enstitüsü. İktidara bağlı kurullar ve teşkilat. Tam bir santralizm. Merkezi yönetime dikatatörce yetkiler veriliyor. Böylelikle her iktidara göre biçimlenecek bir sinema ortaya çıkıyor. Ayrıca teşkilat (yurtiçi temsilcilikleriyle, yurtdışı temsilcilikleriyle) korkunç bir bürokrasi yuvası, aynı zamanda tam bir yemlik. Sansür, yine bildiğimiz sansür, üstelik bilemeyeceğimiz, ancak uygulayanların kafasındaki gerekçelerle işliyor. Ve üstelik eskisi gibi tüzüğe bile değil de yönetmeliğe dayanıyor. Hele &#8216;Devletin milletlerarası menfaatlerini bozucu şekilde kamuoyunu etkileyecek; (…) devletin dış münassebetlerinin açıkça gerektirdiği haller&#8217;de başbakanı sansürcübaşı yaparak filmlerin çevrilmesini ya da gösterilmesini yasaklama faslı var ki evlere şenlik… Benim anlamadığım, Bn. Özeke&#8217;nin benim bu konudaki görüşlerimi bildiği halde bana öyle bir tasarıyı verip görüş istemesi. Acaba en aykırı görüşteki birinin tepkisini mi ölçmek isitiyor? Haydi öyle diyelim, peki danışmanlık önermesi ne oluyor? Anlaşılır gibi değil. Anlaşılan yarın işimiz var! Bakalım ne olacak.&#8221;</p>
<h3>&#8220;Tasarıyı Açıklarsanız Yalanlarım…&#8221;</h3>
<p>&#8220;22/10/68, Salı: Bn. Özeke, A.Ş. Onaran ve ben, Bn. Özeke&#8217;nin hazırladığı kanun tasarısını görüştük. Kendisine tasarıyla ilgili görüşlerimi her madde üzerinde tek tek durarak ayrıntılarıyla belirttim. Çıkardığım notların bir örneğini de kendisine verdim. Sonunda vardığım yargıyı topluca açıkladım: &#8216;Siz TRT&#8217;nin özerkliğini sağlayan kanunu örnek alarak hazırladığınız 1965&#8217;teki tasarıyı tamamen tersine çevirerek her iktidarın, ama öncelikle bugünkü iktidarın emrinde bir sinemanın kanununu hazırlamışsınız. Bence sinemamız için herhangi bir fayda sağlaması şöyle dursun, son derece zararlı bir tasarı. Böyle bir tasarının kanunlaşmasındansa kanunlaşmaması daha iyidir.&#8217; Nükhet Hanım, ne maddeler üzerinde dururken ne sonda vardığım sonuçla ilgili hiçbir şey söylemedi. Siz yanlış anlamışsınız, yanlış yorumlamışsınız, siz öyle diyorsunuz ama aslında orası öyle değil böyle… gibisinden hiçbir söz söylemedi. Sanki bütün söylenenleri bekliyor gibi bir hali vardı. Hepsini sineye çekti. Ama bütün bunlara karşı tepkisini, hiç beklemediğim; konuyla hiç ilgisi olmayan bir cümleyle belirtti: &#8216;Bu tasarı gizlidir; bundan bahsederseniz, yazılarınızda kullanırsanız yalanlarım.&#8217; İyi mi? Gel de Şinasi&#8217;yi [Şinasi Nahit Berker] arama; şimdi burada olsa ne güzel bir &#8216;Haydaaa!&#8217; çekerdi. Ben çekeme-dim tabii; ama kendisine aynı zamanda bir gazeteci olduğumu hatırlattıktan sonra dedim ki: &#8216;Bunu söylemenize, hele bu şe-kilde söylemenize hiç gerek yoktu. Hiç hoş bir şey değil. Bana güvendiniz ve görüşlerimi almak için tasarının bir nüshasını bana verdiniz; madem açığa vurulmasını istemi-yorsunuz; yalnızca bunu söylemeniz yeterdi. Yoksa istesem ben bunu hemen kulla-nabilirim; yalanlasanız bile bunun varlığını kolayca kanıtlayabilirim; herhalde bu metni oturup ben uydurmadım; elimde kopyası var, tanığım var. Sonuçta, bunu yalanlayan kendini de aynı anda yalanlamış olur. Bunu istemezsiniz herhalde. Ama madem açıklanmasını istemiyorsunuz, bu tasarı ortaya çıkmadığı sürece ondan söz etmeyeceğim. Ama eğer bu tasarı değişmez de bu şekliyle ortaya çıakrsa, o zaman, zararına inandıracağım arkadaşlarımı da yanıma alarak bu çok zararlı tasarıyı bütün gücümle engellemeye çalışırım.'&#8221;</p>
<h3>Kaçırılan Fırsat ve Sorumlulukları</h3>
<p>Buna gerek kalmadı, çünkü bu 1968 tasarısı hiçbir zaman su yüzüne çıkmadı.</p>
<p>Yukarıdakilerden de anlaşılacağı gibi, Birinci Türk Sinema Şürası&#8217;nda benimsenen ilkelere göre, Türk sinemasına çekidüzen verecek bir yasa tasarısının hazırlanması ve yasalaşması ne yazık ki, gerçekleşmedi. Oysa, o zaman bu alanda atılabilecek temeller ve ilk adımlar, Türk sinemasına en azından otuz yıllık bir zaman ve bu zaman içinde birçok deneyim kazandırabilirdi. Bunun gerçekleşmemesinde en büyük sorumluluk, kendi küçük kişisel sorunları, çıkarları ve kompleksleri uğruna bu şürayı baltalamak için &#8220;canla başla&#8221; çalışan yeni yönetmenlerdir; kendi kişisel çıkarlarını, sinemanın genel çıkarlarının önüne koyan yapımcılardır; başlattığı ilk sinema grevini bir yana bırakarak yine o yönetmenlerin önderliğinde yapımcıların yanı başında yer alan sinema işçileri sendikasıdır.</p>
<p>Bir yıla kalmadan Adalet Partisi&#8217;nin ilk genel seçimlerde kazandığı başarı sonucu başlayan &#8220;restorasyon dönemi&#8221;nde aynı yapımcılar, yeni iktidarın anlayışına uyarak, bir yıl önce elbirliği yaptıkları bu yönetmenleri kapı önüne koymakta bir dakika bile tereddüt etmediler. Gerek bunun şokuyla gerekse seçim sonuçlarının şokuyla neye uğradıklarını şaşıran bu yönetmenler de, &#8220;gidişata&#8221; ayak uydurmakta gecikmeyecekler, hatta bunun &#8220;kuramı&#8221;nı bile yapacaklardı.</p>
<p>Şüra bütün bunlara karşın yine de yararlı olmuştur. Her şeyden önce bir takım sinemacıların gerçek kimliklerinin ortaya çıkması yönünden. Sinema konusunda daha sonra düzenlenen toplantıların bu tür baltalamalara karşı daha dikkatli olması bakımından. Resmi ve özel sinema yasası taslaklarının hangi koşullar içinde, nasıl hazırlandıklarını, ne gibi aşamalardan geçtiğini, iktidarların bu taslaklara hangi gözle baktıklarını göstermesi açısından. En önemli yararı, ortaya koyduğu iki komis-yon raporudur ki, bu raporlar o tarihten başlayarak geliştirilmiş ve 1971&#8217;de Sinema Danışma Kurulu&#8217;nun raporuna, 1978&#8217;de de Kültür Bakanlığı&#8217;nın hazırladığı Sinema Yasa tasarısına temel olmuştur.</p>
<p><em>Notlar:</em></p>
<ol>
<li><em>Devlet Planlama Teşkilatı&#8217;ndan ve tiyatro oyuncusu rahmetli Ali Özoğuz.</em></li>
<li><em>Tuğrul, Yön&#8217;de çıkan &#8220;Sinema Ağaları Telaşta…&#8221; başlıklı yazılara değiniyor. Bu yazılar için bak. Nijat Özön, Karagözden Sinemaya, 1. Cilt, s. 335-346</em></li>
</ol>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/sinema-surasindan-sonra/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Birinci Sinema Şurası: Bir şuranın öyküsü</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/birinci-sinema-surasi-bir-suranin-oykusu/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/birinci-sinema-surasi-bir-suranin-oykusu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 14:06:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=502</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / Burada sözü edilen, 1964’te toplanan Birinci Türk Sinema Şurası’dır. Bu şuranın başlangıcında CHP İstanbul milletvekili Dr. Suphi Baykam’ın 1963 Eylülü’nde TBMM başkanlığına sunduğu bir sinema yasa tasarısı yer alır. Baykam Tasarısı durup dururken ortaya çıkmadı. Bu tasarının öncesinde Yeşilçam’da tehlike çanları çoktan çalmaya başlamıştı. 1961’de yıllık 100 filme ulaşan yapım, 1962’de 123’e, 1963’te 132’ye varmıştı ve duracağa da benzemiyordu. Sinema salonlarında tıkanıklık başlamıştı. Yıldızcılık almış başını gidiyordu. Yıldızcılıkla birlikte yapım giderleri de arttı. Yapım giderlerinin artmasıyla da işletmeciler yapımda söz sahibi oldular&#8230; Dahası, piyasada kapkaç yapımcılar mantar gibi çoğalıyordu. Yeşilçam’ın fizikteki zincirleme tepkileşimden belki haberi yoktu ama, yapımdaki bu zincirleme felaketi şaşkın gözlerle izliyordu. Yeşilçam’ın kodamanlarının 1963 başlarında birdenbire sinema yasasına merak salmaları, sinemanın düzene sokulma istemleri, devlet korumacılığına gereksinim duymaları bu zincirleme tepkileşimin sonucuydu. İşe önce balon uçurmakla başladılar. 1962 sonuna doğru ortalıkta yabancı filmlerin getirilmesine kota konulacağı, sözlendirmenin (dublaj) yasaklanacağı sözleri dolaşmaya başladı. Bunun tepki uyandırması üzerine bu kez, kendi yarattıkları “yıldızcılık”a savaş açtılar. On üç yapımcının ortak deklarasyonuyla, hiçbir yıldıza yılda altıdan fazla film çevirtmemeye karar verdiklerini açıkladılar. Yıldızların burnunu sürtmek için, magazinlerin desteğiyle yeni oyuncu yarışmaları açtılar. Ama bütün bunlar hiçbir işe yaramıyordu. Ve günün birinde nurtopu gibi bir çocuk doğdu: Baykam Tasarısı. [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /</span><br />
</em></h4>
<p>Burada sözü edilen, 1964’te toplanan Birinci Türk Sinema Şurası’dır. Bu şuranın başlangıcında CHP İstanbul milletvekili Dr. Suphi Baykam’ın 1963 Eylülü’nde TBMM başkanlığına sunduğu bir sinema yasa tasarısı yer alır. Baykam Tasarısı durup dururken ortaya çıkmadı. Bu tasarının öncesinde Yeşilçam’da tehlike çanları çoktan çalmaya başlamıştı. 1961’de yıllık 100 filme ulaşan yapım, 1962’de 123’e, 1963’te 132’ye varmıştı ve duracağa da benzemiyordu. Sinema salonlarında tıkanıklık başlamıştı. Yıldızcılık almış başını gidiyordu. Yıldızcılıkla birlikte yapım giderleri de arttı. Yapım giderlerinin artmasıyla da işletmeciler yapımda söz sahibi oldular&#8230; Dahası, piyasada kapkaç yapımcılar mantar gibi çoğalıyordu. Yeşilçam’ın fizikteki zincirleme tepkileşimden belki haberi yoktu ama, yapımdaki bu zincirleme felaketi şaşkın gözlerle izliyordu. Yeşilçam’ın kodamanlarının 1963 başlarında birdenbire sinema yasasına merak salmaları, sinemanın düzene sokulma istemleri, devlet korumacılığına gereksinim duymaları bu zincirleme tepkileşimin sonucuydu. İşe önce balon uçurmakla başladılar. 1962 sonuna doğru ortalıkta yabancı filmlerin getirilmesine kota konulacağı, sözlendirmenin (dublaj) yasaklanacağı sözleri dolaşmaya başladı. Bunun tepki uyandırması üzerine bu kez, kendi yarattıkları “yıldızcılık”a savaş açtılar. On üç yapımcının ortak deklarasyonuyla, hiçbir yıldıza yılda altıdan fazla film çevirtmemeye karar verdiklerini açıkladılar. Yıldızların burnunu sürtmek için, magazinlerin desteğiyle yeni oyuncu yarışmaları açtılar. Ama bütün bunlar hiçbir işe yaramıyordu. Ve günün birinde nurtopu gibi bir çocuk doğdu: Baykam Tasarısı.</p>
<h3>İşbirliğinden Boykota</h3>
<p>Tasarının önemi, doğrudan doğruya yerli film yapımcılarının hazırladığı bu yasa önerisinin TBMM komisyonlarına dek uzanıp neredeyse yasalaşacak kerteye gelmesidir. Tasarının yol açtığı gelişmelerse, ondan daha önemlidir: Bu gelişmeler, basamak basamak ortaya çıkmış ve gerginliği tırmandırarak, Türk Sinematek Derneği öncesindeki bölünme ve saflaşmayla sonuçlanmıştır. Basamakların başında, sinemacılar, özellikle de yeni yönetmenler ile sinema yazarları arasında görüş alışverişi vardır. Bu alışveriş, yalnız yapımcı kaynaklı olan tasarı sırasında daha da sıkılaşmıştır. İkinci basamak, “Baykam Tasarısı”nın ortaya çıkmasıdır. Bu evrede gerek yapımcılar gerek Baykam, sinema yazarlarını yanlarına çekmeye, basının desteğini kazanmaya çalışmışlardır. Ancak, yapımcı eksenli ve çıkan bu tasarının en ufak eleştirisine tahammül edemeyen yapımcıların son derece kaba davranışları böyle bir işbirliğine olanak vermemiştir. İki arada ve bir derede kalan Baykam, iki yanı da idare etmeye çalışırken, yapımcıların bastırması, hem onu hem de &#8211; ne gariptir ki &#8211; yönetmenleri açıkça saf seçmeye itmiş ve bunlar yapımcıların yanında yer almıştır. Üçüncü basamak, CHP’nin basından gelme Turizm ve Tanıtma Bakanı Ali İhsan Göğüş’ün sinema konusuna el atması ve daha geniş katılımla hazırlanacak bir düzenleme için önce “Türk Sineması Danışma kurulu”nu, ardından da Birinci Türk Sinema Şurası’nı toplamasıdır. Sinemacılar bunların birincisine katıldılar, ikincisini ise alayıvala ile boykot ettiler. Baykam Tasarısı’ndan Sinema Şurası’nın sonuna dek uzanan süreç şu sonuçları ortaya koydu: Yeşilçam, süregetirdiği orman yasasını, sinema yasasına yeğlediğini ve sinemaya emek veren herkesin çıkarını gözetecek bir yasaya katkısı olamayacağını açıkça kanıtladı. Çoğu eleştirmenlikten gelen ve kendilerini Yeşilçam in asıl söz sahipleri sayan yeni yönetmenler tercihlerini açıkça yapıp bu orman yasasını hazırlayan yapımcılarla işbirliği yaptılar ve sinema yazarlarıyla köprüleri attılar. Bütün bunlara karşın, Sinema Şurası, daha sonraki sinema yasalarının hazırlanışında temel alınan kimi ilkeleri ortaya koymayı başardı. Bu olay bir de, çıkar gruplarınca hazırlanan yasa önerilerinin genelde hangi düzeneklerle Meclise dek uzandığının somut bir örneğini verir. Aşağıdaki sayfalarda işte bu sürecin en önemli basamağı olan Birinci Türk Sinema Şurası anlatılmaktadır.</p>
<h3>Sinemacılar: Bu Konuları Bilmiyoruz, Hazırlıksızız</h3>
<p>“Birinci Türk Sinema Şurası” na hazırlık olarak 1964 Ağustosu’nda İstanbul’da sinemacıların, sinema yazarlarının, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı temsilcilerinin, Suphi Baykam’ın katılımıyla “Türk Sineması Danışma Kurulu” toplandı. Bu hazırlık toplantısından ortaya çıkan en önemli sonuçlar, sinemacıların toplantıya ilgisizlikleri ve hazırlıksızlıklarıydı. Özellikle hem o gün hem de daha sonraki sinema şurasında ortaya çıkan çarpıcı ve şaşırtıcı bir gerçek vardı: Prodüktörler Cemiyeti’nden Nüzhet Birsel ve Sine-İş Sendikası Genel Sekreteri Ertem Göreç temsil ettikleri kuruluşlar adına, böyle bir toplantı için gerekli hazırlık ve bilgileri olmadığını defalarca belirtmişlerdi. Bu durum, toplantıya aynı koşullarla katılan sinema yazarlarının ürettikleri düşünceler ve çözümler göz önüne alınınca insanı hayrete düşürmektedir. Yıllarca bu işin içinde çalışan ve çalıştıran olarak yer alanlar , önlerine gelen gündemdeki hemen hiçbir konuda görüşleri olmadığını belirtmekteydiler. Üstelik bunlardan biri &#8211; N. Birsel -, Baykam Tasarısını hazırlayan, onu o mebusun eline tutuşturduklarını övünerek açıklayan Prodüktörler Cemiyeti adına toplantıya katılmaktaydı. Yani bunlar Türk sinemasıyla ilgili bir yasa tasarısı hazırlıyorlar, ama bu konuda hazırlıkları ve bilgileri olmadığını ileri sürüyorlar! Ya bir gerçeği gizliyorlar ya da bilgisizce hazırlanmış bir tasarıyı Meclise gönderiyorlar.</p>
<h3>Planlamacının Hayreti</h3>
<p>Toplantıya DPT adına gözlemci olarak katılan ve görevi yalnızca dinlemek olan yansız bir kişinin, rahmetli Ali Özoğuz’un bütün toplantı boyunca ilk ve son kez bu konuda söz alıp hayretini belirtmesi, durumun vahametini ortaya koyar:</p>
<p>“Ben Devlet Planlama Teşkilatı’nın kültür koluyla ilgileniyorum. Bu toplantıya da müşahit sıfatıyla katıldım. Yani tartışmalara girmeyeceğim. Çünkü benim konum değil. İhtisas sahibi kimselerden bilgi alınmak için toplanılmıştır.</p>
<p>“(&#8230;) Biliyorsunuz Birinci Beş Yıllık Plan hazırlanırken bir buçuk sayfa kültür konusuna ayrıldı. O vakit eleman yoktu. Bu Danışma Kurulunda varılacak sonuçlara göre Planlama kendi görüşünü genişletecektir. Bu elimize geçen en büyük fırsat. Planlama da Turizm Bakanlığı da sinema konularını, bu işin içindeki arkadaşlar kadar yakından tanımıyorlar.</p>
<p>“Burada edinilen bilgilerin ışığında çalışmalar yapılacaktır. Biliyorsunuz bir de kanun teklifi var. Bu teklif de etraflıca düşünülmemiş; bazı mahzurlu tarafları var. Onu da burada etraflıca konuşabiliriz. Hem kanun teklifini olgunlaştırmış oluruz. Bu hususta Planlamanın da fikri alınacaktır. Sizden alınan bilgilerin ışığı altında biz de daha olgun hazırlanabiliriz. Aksi halde neticesiz kalır. Sonra ‘ben bu işte yetersizim, hazırlıksızım’ sözünü kabul etmiyorum.”</p>
<p>Özoğuz, Sinema Şurası’na katılamadı. Katılsaydı, herhalde şaşkınlıktan küçük dilini yutardı. Çünkü Danışma Kurulu’nda sık sık ‘hazırlıksızız, bilgisiziz’ diye yakınanlar, bu toplantıyı dar çerçeveli olarak eleştirenler, “bizim ağzımız da yanıktır. Prodüktörlerle bir milletvekili tarafından kanun teklifi hazırlanmış, maalesef diğer meslek teşekküllerinin fikri alınmamış. Böyle hatalar, atlamalar olagelmekte&#8230;” diyenler üç ay sonra, evet günü gününe tam üç ay sonra, geniş katılımlı Sinema Şurası’nın açılışında o prodüktörler ile grevdeki sinema işçisini yan yana getirip, hem sözlü hem yazılı olarak “Türk sinemasını yalnız biz biliriz, bizden başkası bilmez, onun için bu şuraya bizden başka kimse katılmasın, hele sinema yazarları asla!” diye isyan bayrağı çekeceklerdi. Kuşkusuz çok saçma olan bu önerileri kabul görmeyince de şuradan ayrılmışlar ve toplantıyı engin bilgilerinden yoksun bırakmışlardı. Üç ayda ne olmuştu da bunlar birdenbire allame-i kül kesilmişlerdi? Yoksa büyülü bir değnek mi dokunmuştu? Orası bilinmiyor.</p>
<h3>Şura Toplantısına Doğru</h3>
<p>Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın, şuranın toplanacağını bildiren çağrı mektubu, Özön’e, Anadolu Ajansı kanalıyla geldi. TTB Foto-Film Dairesi Müdürü Selçuk Bakkalbaşı’na göre Özön bu mektupla ajanstan izin alabilecekti. Oysa yılın başından beri tırmanan Kıbrıs olaylarından dolayı ajansta ve özellikle Özön ün çalıştığı Dış Haberler Bölümü’nde olağanüstü durum yürürlükteydi, izinler kaldırılmıştı.</p>
<h3>Özön’ün notlarından:</h3>
<p>“6 Kasım 1964, Cuma: Münir Bey’e [AA.nın Genel Müdürü Münir Berik] gittim. Ayın 9’unda Sinema Şurası’nın başlayacağını hatırlattım. Pek gönüllü olmadığı belliydi. Bir de benim şurayla ne ilgim olabileceğini anlamadığını sezinledim. Nitekim gülerek ‘Bu sinemacılık da nereden çıktı?’ diye sordu. Kısaca anlattım. Düşündü. ‘Peki, şöyle yapalım: Nasıl olsa İstanbul şubesinden birini şurayı takiple görevlendireceğiz. Bu işle sizi görevlendirelim. Mademki şuraya katılacaksınız, toplantıyı içerden de takip etmiş olursunuz.’ (&#8230;) 8 Kasım 1964, pazar: Uçakla İstanbul’a hareket. TTB A.İ. Göğüş de ayrı uçakla gidiyormuş. Yanında bakanlık erkanından bazı kimseler vardı. Müsait bir zamanda gittim; kendimi tanıttım. Gülümsedi; memnun olduğunu söyledi. ‘izin meselesi kolay halloldu mu?’ diye sordu. Görevli gittiğimi söyledim. ‘Bu daha iyi’ dedi. ‘Yarın herhalde açılış konuşması yapacaksınız. Siz de bilirsiniz, konuşmanın alınması, haber haline getirilmesi, ajans bültenine geçmesi saatler alır. Geç saatlere kalınca da gazetelerin ne yapacağı belli olmaz. Konuşmanızın metnini bana verebilir misiniz, ambargolu olarak sabahtan geçeyim?’ Güldü ‘Demek göreve hemen şurada başlıyorsunuz. Yalnız ben daha konuşmamı hazırlamadım. Akşam alabilirsiniz’ deyip kalacağı yerin adresini verdi (&#8230;)</p>
<p>Göğüş’ün verdiği adrese gittim. Topağacı’nda bir apartman. ‘Konuşmanın başka kopyası yok. Yarınki toplantıdan önce bana mutlaka ulaştırın’ dedi.(&#8230;)</p>
<p>Ajansın Cağaloğlu’ndaki İstanbul Şubesine gittim. Göğüş’ün konuşmasını yarın sabahki bültenin ilk haberi olarak yazdılar. Başına ve sonuna mutat “ambargo” notu düşüldü.</p>
<h3>Bir Sürpriz: Halit’teki Toplantı</h3>
<p>Halit [Refiğ] “Akşam 9’dan önce evde ol. Arkadaşlarla toplanacağız” demişti. Ajanstan, doğru Halit’e mülsiyon gittim. Saat 21:00’e doğru toplantıya katılacaklar gelmeye başladı: Ertem Göreç, Metin Erksan&#8230;</p>
<p>Ceplerden, çantalardan birtakım kağıtlar çıkarıldı. Göze çarpacak kadar neşeli bir hava vardı. Kendimi oyun oynamaya hazırlanan çocukların arasında sandım. Halit’e ‘Nijat biliyor mu?’ diye sordular. Halit ‘Hayır şimdi söyleyeceğim’ dedi ve söyledi. Söylediği kısaca şuydu: Haftalardan beri çalışıyorlardı. Türk Prodüktörler Cemiyeti, Türk Rejisörler Birliği, Türk Stüdyo Sahipleri Cemiyeti ve Sine-İş Sendikası arasında işbirliği sağlanmıştı. Şura’ya ortaklaşa bir tutumla gideceklerdi. Ortaklaşa tutum da şuydu: ‘Fiilen’ film üretme işinin dışında kalan hiç kimse şuraya katılmamalıydı; şura, yalnız bunların katılımıyla toplanmalıydı. Bakan, ister istemez bunu kabul edecekti; çünkü aksi takdirde Şura’dan topluca çekileceklerdi. Bunu göze alamazdı. Halit bunlar anlattı ve arkadaşlarıyla birlikte, nasıl bir tepki göstereceğimi anlamak için yüzüme baktı. Sanki ‘Aferin, elinize sağlık, iyi yapmışsınız ya da Kemal Tahir’in kahramanları gibi. ‘Ulan iyi, ulan aferin’ dememi bekler gibiydiler. Bense böylesine bir saçmalık karşısında donmuş kalmıştım. Karşımda yetişkin kimseler değil de, davranışlarından sorumlu tutulamayacak yapıda, gelişmesi yarım kalmış kimseler vardı sanki. Sonra olanca sakinliğimle tutumlarının çıkar yol olmadığını anlatmaya çalıştım: ‘Önce bakanın bu isteği kabul edeceğini aklınızın ucundan bile geçirmeyin. Bu olmayacak bir şey. Bakanlıklardan devlet memurlarını, kuruluşlardan temsilcilerini, tek tek ad belirtilerek çağırılmış özel davetlileri resmen çağırsın. Sonra bunların içinden bir bölüğü kalkıp öbürlerinin kapı dışarı edilmesini istesin. Bakan da bunu kabul etsin. Siz hiç şimdiye kadar böyle bir şey gördünüz, duydunuz mu? Bakan istese bile yapamaz bunu. Üstelik sinemayı yalnız siz temsil etmiyorsunuz ki. Sizin dışınızda da bir sürü insan var. Üretim öncesine, üretime, üretim sonrasına doğrudan doğruya katılan daha bir sürü insan var. Bunların görüşleri, çıkarları ne olacak? Bunların içinde de sinemayı en az sizin kadar, hatta sizden iyi bilenler var; en azından kendi dallarını&#8230; Hem daha üç ay önce danışma kurulunda, o toplantının dar çerçeveli tutulduğunu, çok daha geniş çerçeveli yeni bir toplantı düzenlenmesini isteyenler siz değil miydiniz? Hazırlıksız ve bilgisiziz diyen de siz değil miydiniz? Zaten kurula katılan planlamacı bile halinize şaşmış. Ankara’ya dönünce bana dedi ki: ‘Bunlar ne biçim adamlar? Yıllardır bu mesleğin içinde çalışıyorlar. Devlet sinemaya ilgisiz, derdimizi dinlemiyor diye yakınıp duruyorlar. Gelin derdinizi, meselelerinizi anlatın deyince de, hazırlıksızız bilmiyoruz diyorlar.’ Ertem Göreç ve şimdi müttefikiniz olan yapımcılar değil miydi bunları söyleyen? Ertem danışma kurulunda “Bizim ağzımız yanıktır. Prodüktörler bizden habersiz bir kanun tasarısı hazırlayıp bir milletvekilinin eline tutuşturmuşlar. Bizim isteklerimiz, çıkarlarımız hiç göz önüne alınmamış” diye yakınıyordu. Bu yakınmayı her grup yapabilir. Bakanlık bir konuda şura düzenledi mi, pek tabi o konuyla ilgili herkesin, her tarafın, her çıkar grubunun görüşünü almak zorunda. Asıl bunu yapmazsa eleştirilir.’</p>
<h3>Şura Bizsiz Toplanamaz</h3>
<p>“Biz kesin kararlıyız. Bakan Şura’yı ya yalnız bizimle toplar ya da toptan çekiliriz.”</p>
<p>“Bunun “ya”sı falan yok. Bu bir ültimatom. Kimsenin kabul edemeyeceği bir ültimatom. Yani sizin bu istediğinizin bir tek sonucu olabilir ancak: Şuradan çekilmek zorunda kalacaksınız.”</p>
<p>“Biz seninle aynı fikirde değiliz.”</p>
<p>Metin [Erksan]: “Bakan diz çökecek, şapa oturacak.”</p>
<p>“Gerçekten inanıyor musunuz buna?”</p>
<p>“Kabul etmese bile, bizim cephe şuradan çekilince şura toplanamaz; bakan en azından toplantıyı erteler; şura fiyasko ile sonuçlanır.”</p>
<p>“Hiçbir şey olmaz. Şura normal çalışmasına devam eder. Siz çekildiğinizle kalırsınız. Ama iş orada bitmez. Ben zaten ona gelmek istiyorum. Çünkü çok mühim bence. Şuradan çekilirseniz, kimseyi haklı olduğunuza inandıramazsınız. Hiç bir haklı gerekçeniz yok çünkü. Üstelik herkes sizi şimdiye kadar söylediklerinizin tam tersini yapmakla suçlar. Hem de haklı olarak. Siz, fiilen üretime katılanlar değil miydiniz yıllardan beri devlet bizi dinlemiyor, dertlerimizle uğraşmıyor diyen? Sinema kanunu çıkarılsın diyen siz değil miydiniz? Hatta son danışma kurulunda da bunları bir kez daha tekrarlamadınız mıydı? Şimdi devlet kalkmış bir şura topluyor, dertlerinizi dinlemek istiyor, meselelerinize eğilmek istiyor, belki bu şurada ileri sürülecek istekler, fikirler, görüşlere dayanarak bir kanun hazırlamak istiyor. Sizse, bütün öbür sinemacıların kapı dışarı edilip yalnız kendinizin dinlenmesini istiyorsunuz: Yoksa çekip gideriz diyorsunuz. Hangi aklı başında insan bunu haklı görebilir?”</p>
<p>Bizi şurada azınlıkta bırakmak istiyorlar; karşı tarafın fikirleri ağır bassın diye.</p>
<p>“Kim sizi azınlıkta bırakmak isteyen?”</p>
<p>“İşte&#8230; Bakanın akıl hocaları&#8230; Sinema yazarları&#8230;”</p>
<h3>Siz Çekilmiyorsunuz, Kaçıyorsunuz</h3>
<p>“Ha, anlaşıldı; döndük dolaştık yine aynı noktaya geldik. Sinema yazarları&#8230; Büyük düşman&#8230; Bakanın akıl hocaları var mı yok mu bilmiyorum, herhalde bu şurayı düzenlerken ötekine berikine danışmıştır tabi ama, şunları çoğunluğa, şunları azınlığa bırakın diye bir talimat verdiğini hiç sanmıyorum. Üstelik nasıl azınlıkta kalacağınızı da anlamıyorum. Benim bildiğim kadarı adam size açık kart vermiş: Daveti, sizin tabirinizle fiilen üretime katılanların hepsinin kuruluşlarına yapmış. Bu kuruluşların arasında üstelik Sizin saydıklarınızdan başka stüdyo sahiplerinin de kuruluşu var, öyle değil mi? Bir de ne demiş? Kaç temsilci gönderirseniz kabulümdür demiş. Bununla yetinmemiş, yine fiilen üretime katılanların çoğunu ismen de davet etmiş. Sizler, fiilenciler nasıl azınlıkta kalıyorsunuz? Büyük düşman ilan ettiğiniz sinema yazarları kaç kişi? İki elin parmaklarına ulaşabiliyorlar mı? Sonra fikirlerin ağır basması sayıyla mı olur, fikirle mi? Siz şuradan falan çekilmiyorsunuz, sinema yazarlarından kaçıyorsunuz. Savunacağınız fikirlerin iler tutar yeri olmadığını ya da en azından başkalarına kabul ettiremeyeceğinizi bildiğinizden kaçıyorsunuz. Kimseyi bunun aksine inandıramazsınız. Ha bir de şu var: Siz nasıl oluyor da prodüktörlerle aynı safta birleşebiliyorsunuz? Bütün sinemacılar arasında en bilinçli olarak onlardan şikayet edenler sizler değil miydiniz? Sizler onların, isterlerse parasını verip film çeviren, isterlerse işsiz bırakıp piyasadan silmek isteyen ücretli yönetmenleri değil misiniz? Metin Erksan, Ertem Göreç, sinemadaki ilk sinema işçileri grevini başlatıp yürüttüğünüz şu sırada, nasıl oluyor da bu grevci işçileri, prodüktörtlerin, stüdyo sahiplerinin yanına çağırıyorsunuz?”</p>
<p>“Onlar bize sinema yazarlarından, ithalcilerden, işletmecilerden daha yakın.”</p>
<h3>Dikensiz Gül Bahçesi</h3>
<p>“İyi hayrını görün. Şimdi aklıma geldi: Prodüktörlerin, stüdyo sahiplerinin size şurada kazık atmayacağını, cephenizin orada dağılmayacağını nereden biliyorsunuz? Ya sizi ortada bırakırlarsa?”</p>
<p>“Bırakmazlar. Bıraksalar da yine bildiğimizi okuruz.”</p>
<p>“Vallahi benim anladığım, sizin ileri sürdüğünüz bütün gerekçeler bir bahane. Sizin asıl derdiniz sinema yazarları ile. Menderes’e benziyorsunuz siz; muhalefet istemiyorsunuz, dikensiz gül bahçesi istiyorsunuz. Sinema yazarları her filminizi övsün istiyorsunuz. Olmayınca yazarlara düşman kesildiniz, giderek bunu kan davasına dönüştürüyorsunuz. Fiilen film üretenler lafını da dikkatleri saptırmak için kullanıyorsunuz. Derdiniz sinema yazarlarıyla.”</p>
<p>“Tabii, onlar hain. Vatan haini onlar&#8230; Scognamillo’ya, sana bir şey diyor muyuz? Siz şurada kalabilirsiniz.”</p>
<p>“Allah Allah&#8230; Nasıl olacak bu? Hem bütün sinema yazarları şuradan atılsın diyeceksiniz hem bu ikisi kalabilir diyeceksiniz. Akıl alacak şey mi bu? Özel af mı çıkardınız bizim için? Ya da öyle bir şey olsa, biz kabul eder miyiz? Üstelik benim bildiğim Gio şuraya, Sinema Yazarları Birliği nin temsilcisi olarak katılacak. Yani düşman kulübünden geliyor. Banan gelince, isteseniz de beni şuradan uzaklaştıramazsınız zaten. Ben şuraya ismen davetli olarak katılıyorum. Ayrıca ajansça görevliyim; şurayı ajans adına takip edeceğim.”</p>
<p>“İyi işte. Sen kalırsın, Gio da kalır. Bizim sizinle bir derdimiz yok.”</p>
<p>“Yakında olur. Yakında bizi de hain ilan edersiniz. Şimdiye kadar neden etmediğinizi anlamadık zaten. Hidayete ermemizi filan bekliyorsunuz herhalde. Çözemediğim bir şey var, o da, prodüktörler, stüdyo sahipleri, sendikalı işçiler ve yönetmenler arasında bu ortak cephenin nasıl sağlandığı. Bunu sizlerin sağladığınızı anlıyorum da nasıl sağladığınızı bilmiyorum. Daha doğrusu şöyle diyeyim: Sizin durumunuzu biliyorum. Halit bana mektubunda açıklamıştı; prodüktörlerin kanatları altına sığınmışsınız siz. Onu biliyorum da, prodüktörler sizinle birleşmeyi nasıl kabul etti? Sinema işçileri bu işe nasıl razı oldu, onu bilmiyorum.”</p>
<p>“O bizim sırrımız.”</p>
<p>“Neyse şura sırasında onu da çözerim. Nasıl olsa bir yerlerden kokusu çıkar.”</p>
<h3>Şuraya En Büyük İyiliğiniz, Şuraya Katılmamak Olacak</h3>
<p>Toplantı bu minval üzere sürdü. Bu arada onlar, önergeler hazırlama, eski önergeleri gözden geçirmek, şurada uygulayacakları taktikleri belirlemek için kendi aralarında görüşüyorlardı. Buna ara verince tekrar benimle konuşmaya, kendilerinin ne kadar haklı olduklarını ispatlamaya çalışıyorlardı. Yukarıdaki konuşmalar belki üç dört kez tekrarlandı. Aynı noktadan başlıyor, dönüp dolaşıp yine aynı noktaya varıyordu. Gittikçe sıkıcı olmaya başladı. Üstelik saat sabahın üçüne yaklaşıyordu. Altı saat kadar süren toplantının neredeyse üçte ikisi böyle geçti. Ankara’da erkenden kalkmıştım. Havaalanı yolculuğu, uçak yolculuğu, tekrar havaalanı yolculuğu, ajansa uğrayıp geldiğimi haber verme, Göğüş’ten konuşma metnini alıp ajansa yazdırma, Halitlere gidiş&#8230; Turşum çıkmıştı. Ama sadece bu konuşmaların muhtevası, yol açabileceği sonuçlar, akıl almaz çocukluk ve saçmalıklar bile insani bitkin düşürmeye yeterdi. Kaldı ki yarın (daha doğrusu bugün) ve önümüzdeki günler pek yoğun geçeceğe benziyordu. Dinlenmeye fırsat bulacağımı sanmıyordum. izin istedim. Ama giderayak bu kadar eziyetin acısını çıkarmadan, bu çocuklar gibi şen koca adamların kulaklarına biraz kar suyu kaçırmadan da edemedim. Alacaklı &#8211; borçlu &#8211; Yahudi fıkrasındaki “Şimdi biraz da o düşünsün” cümlesinden ilham alarak, konuyu tam tersinden ele aldım: “Ben fikrimi değiştirdim. Beni ikna ettiniz&#8230;”</p>
<p>“Yaşa!”</p>
<p>“Beni ikna ettiniz. Evet ikna oldum. Sizin yapacağınız en iyi iş şuradan çekilmeniz. Şuraya yapacağınız en büyük iyilik bu. Katılırsanız ne yapacağınız belli çünkü. Katılmayın şuraya. Üstelik bunu sizin dışınızda onların tahrikiyle filan değil de kendi inisiyatifinizle yapmanız da çok yerinde. Evet, evet en iyisi sizin kendi kendinizi ekarte etmeniz. Böylelikle herkesin işini kolaylaştırmış olursunuz. Bunun ufacık bir kusuru var ama, artı o kadar da olsun: Ne bugün ne yarın bunun haklılığını kimseye anlatamazsınız; ne bugün ne yarın bunun sorumluluğundan kurtulamazsınız. Sizleri dinledikten sonra yarınki toplantıda, baştan beri söylediklerimi uzlaştırıcı, yumuşak dille tekrarlamak niyetindeydim. Ama vazgeçtim. Şura boyunca bu konuda hiç konuşmayacağım; bu konudaki hiç bir tartışmaya katılmayacağım. Ama şuradan sonra her fırsat bulduğumda bunları yazacağım, anlatacağım. Neyse, ben bugün çok yoruldum. Altı yedi saat sonra şura başlayacak. Siz nasıl olsa şuradan çekileceksiniz, sizin için mesele yok; ama ben şura üyesi ve gazeteci olarak çalışmak zorundayım. Bana müsaade&#8230;”</p>
<p>Çok bozuldular; o şen şakraklıktan eser kalmadı. Düşünceye daldılar. Ne var ki, bu saatten sonra hiçbir şeyin de değişmeyeceği ortada&#8230;</p>
<h3>Şura Başlıyor</h3>
<p>(Özön’ün notlarından 9 Kasım 1964)</p>
<p>‘Sabahleyin güç ve geç kalktım; akşamdan kalmış bir halim vardı. Radyoevinde saat 10:00’da başlayacak şuraya ucu ucuna yetiştim. Göğüş’e konuşmasını toplantı salonuna giderken koridorda yetişip verdim. Yanında bakanlık erkanı ve Semih Tuğrul vardı. Bir an Semih Tuğrul’a en azından dikkatli olmasını, sürprizlerle karşılaşabileceğini çıtlatmak geçti aklımdan.</p>
<p>Sonra vazgeçtim, hem kafası büsbütün karışabilirdi, hem bir işe yaramazdı, hem de sonradan bir takım söylentilere yol açabilirdi. En iyisi hadiseleri tabii akışına bırakmak&#8230; Üstelik böylece herkes kendi tutumunu tabii olarak belirler, herkes kendi sorumluluğunu üstlenir.</p>
<p>Toplantı salonu büyük, ama gelenler çoktu. Kapıdan bir iki metre sonra, karşı duvara bir iki metre kalana kadar upuzun, dikdörtgen bir masa uzanıyordu. Bakanın yeri masanın duvardaki başındaydı. Masanın çevresi, özellikle de masa başına yakın bölümü böyle durumlarda, önemlerini oturdukları yere göre belirlemeye meraklılarca tutulmuştu. Kapı dışında duvar dipleri çepeçevre ve bir kaç sıra sandalyelerle çevriliydi. Bunların hepsi dolu olduğu gibi, gazeteciler foto muhabirleri dışında da ayakta bir sürü dinleyici vardı. Kalabalıkta bir yer bulmaya çalışırken Kemal Ağabey’in de (Kemal Tahir) kendine yer aradığını gördüm. “Hoş geldin” dedi. Bu sırada Turhan da (Tükel) geldi. Biz hal hatır sorarken oturanlardan gençler kalkıp yerlerini bize bıraktılar; herhalde Kemal Ağabey’i tanımış olmalılar.</p>
<p>Toplantı Bakan Göğüş’ün açılış konuşması ile başladı. Konuşmadan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü Semih Tuğrul başkanlığa seçildi.</p>
<h3>Şenlik de Başlıyor</h3>
<p>Gündeme geçmeden önce yapımcı Nüzhet Birsel de söz alarak Türk Prodüktörler cemiyeti, Rejisörler Birliği, Sine-İş ve Türk Stüdyo Sahipleri adına müşterek bir takrirleri (önerge) olduğunu söyledi ve takriri okudu. Özeti:</p>
<p>“Ağustos 1964 deki Birinci Sinema Danışma Kurulu toplantısı da bugünkü hava içinde cereyan etmiştir. Sinemacı olmayan bir çoğunluk salonu doldurmuştur. Meslek temsilcileri azınlıktadır.</p>
<p>Sinemanın, devletin müdahelesine muhtaç olduğu ısrarla ileri sürülmüştür.</p>
<p>Piyasada dikiş tutturamayanlar ve film ithalcilerinin temsilcileri çoğunluktadır.</p>
<p>Türk sinemasının düzenini ancak Türk sinemacıları gerçekleştirebilir.</p>
<h3>Sonuç:</h3>
<p>“Aramızda meslek dışı kimseler varsa, bunların toplantının dışından bırakılmasını istiyoruz. Gündemi reddediyoruz. Tepeden inme kararları reddediyoruz. Yeni bir gündemin tespitini istiyoruz.” (Ret cephesinden alkışlar)</p>
<p>Beklendiği gibi bu takrir dinleyiciler için tam bir sürprizdi, bir soğuk duş etkisi ve şaşkınlık yarattı. Salondan uğultular yükseldi; kıpırdanmalar başladı. Foto muhabirleri, gazeteciler hareketlendiler. Yanımda oturan Kemal Ağabey de şaşıranlar arasındaydı. Yerinde duramıyor, kıpırdanıyor hatta kıvranıyor, arada bir de ne oluyor dercesine bana ve etrafa bakıyordu. Turhan da “Ne yapıyor yahu bu inekler?” diye sordu. Ama ben bir şey söylemiyordum tabii. Başkan (Semih Tuğrul) sakin bir tavırla “Gündemi her vakit değiştirmek ve yenisini yapmak mümkündür” dedi.</p>
<p>Burhan Arpad, Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisi Süleyman Tamer, yazar Sezai Solelli, İçişleri Bakanlığı temsilcisi Alim Şerif Onaran söz aldılar. Tamer ile Onaran, bakanlığı temsilen geldiklerini vurguladılar. Arpad ile Solelli sinema şurasının bir bütün olduğunu, en geniş katılımla yapılmasının yerinde olacağını belirttiler. Özellikle Arpad, sinemacıların ilk defa ele geçirdikleri böyle büyük bir fırsatın bir takım çıkarlar ve hesaplar uğruna kaçırılmasının çok yazık olacağını söyleyerek, uzlaştırıcı ve toparlayıcı bir konuşma yaptı.</p>
<p>Rejisörler Birliği adına konuşan Halit (Refiğ), önergeyi destekleyerek bilinen iddiaları tekrarladı. Gerek önergede gerek Halit’in konuşmasında adı geçenlerin kimler olduğu sorulunca Ertem Göreç söz alarak, bunların, devlet kuruşları temsilcileri, sinema yazarları ve ismen çağrılanlar olduğunu açıkladı. Bu sözler havayı büsbütün gerginleştirdi. Yeniden söz alan Halit ise bunun üstüne tuz biber ekti; çünkü biraz da alçaltıcı bir üslupla şöyle dedi: “Devlet temsilcileri toplantıda kalabilirler, katılmaları da yararlı olabilir, böylelikle hiç olmazsa sinemamızın meselelerini öğrenmiş olurlar; ancak bunlar konuşmalara katılmamalı, uslu uslu oturup sadece konuşulanları dinlemeli.” Film ithalcileri de isterlerse kalabilirlerdi (ithalciler oturdukları yerde şöyle bir yekindiler, şimdiye kadar yerli filmcilerce hep dışlandıklarından bu lütufkarlığı pek şaşırdılar ve acaba altından bir şey mi çıkacak diye de tedirgin oldular). Ama öbürleri, hele sinema yazarlarına gelince, onlar yerli sinemanın yeminli düşmanlarıydılar; onların toplantıya katılmalarına katiyen taviz verilmemeliydi.</p>
<p>Başkan toplantıya katılımla ilgili birtakım iddialar olduğunu, bunun açığa kavuşması için, toplantıya resmen katılanların tespit edilmesini yararlı gördüğünü açıkladı.</p>
<h3>Şuraya Katılanlar</h3>
<p>Şuraya katılanlar tespit edildi:</p>
<p>Kuruluşlar adına katılanlar (başkan, bunların kuruluş olarak çağırıldıklarını ve toplantıya gönderecekleri temsilci sayısının sınırlandığını belirtti)</p>
<p>Film İşletmecileri Cemiyeti: Temsilci göndermemiş.</p>
<p>Stüdyo Sahipleri Cemiyeti: Sabahat Filmer, Dr. Arşavir Alyanak.</p>
<p>Sine-İş Sendikası: Metin Erksan, Davut Ergül, Ertem Göreç, Ali Berkan, Ali Özügür.</p>
<p>Türk Prodüktörler Cemiyeti: Hulki Saner, Murat Köseoğlu, Şakir Seden.</p>
<p>Film İthalatçıları Cemiyeti (Filmciler, Sinemacılar, Prodüktörler Cemiyeti): Kazım Yurdakul.</p>
<p>Türk Film Rejisörleri Birliği: Memduh Ün, Halit Refiğ, Faruk Kenç, Lütfı Ö. Akad.</p>
<p>Türk Sinema Yazarları Birliği: Selmi Andak, Rekin Teksoy, Giovanni Scognamillo.</p>
<p>Hangi kuruluş adına katıldığını tespit edemediğim, Atlas sineması kurucusu: Aziz Boravalı.</p>
<p>Devlet Kuruluşları Adına Katılanlar</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı: Kifayet Özay, Süleyman Tamer.</p>
<p>Devlet Planlama Müsteşarlığı: Temsilci göndermemiş.</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı: Adile Ayda.</p>
<p>Maliye Bakanlığı: Servet Şamlıoğlu.</p>
<p>İçişleri Bakanlığı: Alim Şerif Onaran.</p>
<p>İstanbul Belediyesi: (Adını tespit edemedim).</p>
<p>İsmen çağrılanlar: Aydın G. Arakon (rejisör), İlhan Arakon (rejisör, kameracı), Burhan Arpad (sinema yazarı), Kemal Baysal (rejisör, laboratuvar sahibi), Yücel Çakmaklı (sinema yazarı), Şakir Eczacıbaşı (fotoğrafçı), Baha Gelenbevi (rejisör), Prof. Mazhar Şevket İpşiroğlu (dökümanterci, gelmedi), Yaşar Kemal (yazar), Nijat Özön (sinema yazarı)</p>
<h3>Fiilenciler Mola istiyor</h3>
<p>Fiilen sinemacıların dayandıkları, Türk sinemasının ancak fiilen üretime katılan sinemacılar düzenlemelidir iddiası bir an için doğru kabul edilse de, bu sonuç, kendilerinin şurada azınlıkta oldukları iddiasının temelsiz olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Tespit edilen 31 kişiden 18’i “fiilenciler” saflarındaydı. Geri kalanların da beşi devlet kuruluşlarından gelenlerdi ki, bunların zaten kendi bakanlıklarının görüşlerini yalnızca belirtmekten, bir de söylenenleri dinlemekten başka yapacakları bir şey yoktu. Yani bu safta ancak 9 kişi vardı: 18 e karşı 9! Azınlık yaygarasının içyüzü buydu.</p>
<p>Fiilenciler’in iddialarının asılsızlığı resmen de saptandıktan sonra, Göğüş, “Meseleleri bütün açıklığıyla tartışmak üzere toplandık. Yıllar kaybedilmiştir. Bu tutuma devam edersek daha çok yıllar kaybederiz. Bu tartışmalardan ziyade ‘Türkiye’de sinemanın sorunları nelerdir?’ mevzuuna eğilmeliyiz. Her şeyi bildiğimizi iddia eden insanlar olmadığımız için bu şurayı topladık. Bir çok şeyi sizlerden öğreneceğiz. Bu toplantıyı sinemacılarımızın bütün meselelerini bilelim, yanılmayalım diye düzenliyoruz; mümkün olduğu kadar geniş çevrelerin görüşlerini alalım istiyoruz. Doğru olan, herkesin fikrine itibar etmektir. Ortada olan bir gerçek vardır, o da, Türk filmciliği, meselelerin üzerine eğilmeye lüzum gösterecek kadar bir perişanlığın içindedir. Bu perişanlıktan kurtulmanın tek çaresi beraber çalışmayı öğrenmektir.”</p>
<p>Halit söz aldı ve sanki Göğüş ün konuşmasında başka bir şey yokmuş gibi Türk sinemasının perişanlığı sözünü ele alarak bir tirada girişti: Türk sineması katiyen bir perişanlık içinde değildi, Türk sineması sapasağlamdı. Türk sinemasının ancak ufak tefek meseleleri vardı; onları da devletin birazcık desteğiyle Türk sinemacıları evvel Allah hallederlerdi.</p>
<p>Yaşar Kemal ise, her zamanki heyecanlı üslubuyla fiilenciler’e adam akıllı veriştirdi: “Türk filmciliği sizin elinize bırakılınca ne duruma geldiği ortada. Eğer çok istiyorsanız toplantıyı siz terk edin.” Nüzhet Birsel’in, eski sözlerini tekrarlamasından sonra, isteklerinin kabul edilmeyeceğini anlayan fiilenciler, aralarında yeniden bir istişare zaruretini hissetmiş olmalılar ki, sözcü durumunda olanlardan ikincisi, Ertem Göreç, eski milli basketçiliğinden gelme alışkanlığıyla beş dakikalık time out (mola) istedi.</p>
<h3>Bakla Ağızdan Çıkıyor</h3>
<p>İstenilen ara verildi. Ama bu ara bitmek bilmiyordu. Beş dakika, on dakika, on beş dakika&#8230; Bu arada Göğüş’ün konuşmasının ambargosunu kaldırmak için bürolardan birinden döndüğümde, ara hala devam ediyordu. Göğüş, şura üyeleri ve dinleyiciler sabırsızlanmaya başladılar. Göğüş’ün daha fazla bekleyemeyecekleri haberini göndermesi üzerine ‘fiilenciler’ aranın başlangıcından ancak kırk dakika sonra yeniden salona döndüler. Göreç yeni önerilerini açıkladı; aslında bunların eski önerilerinden bir farkı yoktu: Devlet kuruluşlarından gelenler toplantıya katılabilirlerdi; ama oy hakları olmamalıydı ve ancak kendilerini ilgilendiren konularda konuşmalıydılar. Sinema yazarları ise asla ve kat’a toplantıya katılmamalıydılar. Sinema yazarları toplantıya katılırlarsa onlar çekileceklerdi. Böylece ‘fiilenciler’ daha doğrusu ‘fiilenciler’in başını çeken rejisörler, bir süreden beri ötede bende sözle ve yazıyla tekrarlaya geldikleri yavelerini bir daha açığa vurdular: Bütün mesele, sinema yazarlarıydı. Sinema yazarlarıyla kesinlikle karşı karşıya gelmek istemiyorlardı; karşı karşıya gelmekten çekiniyorlardı. Bu durum karşısında söz alan Selmi Andak, gayet sakin ve samimi bir tavırla “Eğer bütün dertleri buysa, biz çekilebiliriz.” dedi. Göğüş ise saçmalığın bu kadarını yeter görmüş olmalı ki, kestirip attı:</p>
<p>“Bu toplantı Turizm ve Tanıtma Bakanlığı tarafından düzenlenmiştir. İlgili kişilerin ve teşekküllerin fikirlerini almak için toplandık. Daveti bunu göz önüne alarak yaptık. Buraya davet edilen herkes şuranın üyesidir; kimseyi kimseden ayıramayız. Dileyen katılır, dileyen katılmaz.” dedi. Saat 10:00 da başlayan toplantı gündemine ancak 12:30 da geçebildi.</p>
<h3>Komisyonlar Kuruluyor</h3>
<p>Gündeme göre, önce üç ayrı gündem maddesi olan sansür, ekonomik meseleler ve teknik meseleler için üç ayrı komisyon kurulması kararlaştırıldı. Sonra bu iki komisyonun konularının benzerliği ve iç içeliği göz önüne alınarak birleştirildi ve iki büyük komisyon kuruldu. ‘Fiilenciler’ komisyon üyeliklerine hiçbir aday göstermeyerek, şurayı fiilen boykot ettiklerini açığa vurdular. Komisyonların öğleden sonra saat 15:00’de toplanarak çalışmalarını sürdürmeleri kararlaştırıldı.</p>
<p>Toplantı sonunda, Halit, “Kemal Ağabeyi de alıp eve gidelim” dedi. Ben komisyon toplantılarına katılacağım için gelmeyeceğimi söyledim. Ama Halit “Yetişirsin” dedi. Kemal Ağabey’e karşı da ayıp olmasın diye gittim. Keşke gitmeseydim. Yolda hiç konuşmadık. Eve vardık. Kapıdan girdik. Holdeki yuvarlak masanın başına oturduk. Nilüfer (Aydan) iyi bir ev sahibi olarak etrafımızda dönüyordu. Oturur oturmaz da Kemal Ağabey “Yahu nedir bu olup bitenler? Nedir bu anlaşmazlık?” dedi. Halit kendince bir takım açıklamalarda bulundu. Ama Kemal Ağabey tatmin olmamıştı. Bana döndü, “Ben isterdim ki, bir Nijat Özön kalksın, her iki tarafı da akla davet etsin, uzlaştırsın, bu fırsatın kaçırılmaması gerektiğini anlatsın.” Çaresiz kaldım, ister istemez “Kemal Ağabey, sizin bu söylediğinizi ben iş bu noktaya gelmeden önce yapmaya çalıştım; dün gece saatlerce dil döktüm, ama başaramadım. Bunlar Nuh diyor peygamber demiyorlar.” dedim ve gece olanları en kısasından anlattım. Sonunda “Ne dediysem kar etmedi; dinlemediler. Günlerce öncesinden hazırlamışlar zaten; önergeleri ceplerindeydi, kararlıydılar. Konuşsaydım ne olacaktı? Ya sonuç değişmeyecekti ya da büyük bir rezalet çıkacaktı” dedim.</p>
<h3>Kemal Tahir’in Öfkesi</h3>
<p>Ben bitirince, Kemal Ağabey, Halit’e döndü; “Ne diyorsun?” dercesine baktı. Halit kızardı, bozardı, kem küm etti, “Evet&#8230; ama&#8230; başka çaremiz yoktu&#8230; biz haklıyız&#8230;” gibilerinden bir şeyler geveledi. İşte o zaman Kemal Ağabey gürledi, kelimenin tam manasıyla gürledi ve “iyi halt etmişsiniz!” diye başlayarak Halit’i bir güzel sıvazladı. “Çocukça”, “düşüncesizce”, “sorumsuzca”, “aptalca”ların birbiri ardından hızla sıralandığı bir gürlemeydi. Halit şaşırdı ve pıstı. Çok sevdiği ürkek sokak kedilerinden birine döndü. Ben de şaşırdım, doğrusu bu kadarını beklemiyordum; çok pişman olmuştum; sanki bütün bunlara ben sebep olmuşum, kabahat benimmiş gibi geldi. Kemal Ağabey’i hiç böyle öfkeli görmemiştim. Daha, sözlerini bitirince kimseye “Allahaısmarladık” bile demeden aynı hışımla çekti gitti. Ardından ben de kalktım radyoevine gittim.</p>
<p>O gün öğleden sonra iki komisyon ayrı ayrı toplanarak çalışmaya başladı. Gündemdeki konuları tek tek ele alarak hepsi için ortaklaşa sonuçlar sağlamaya çalıştılar. Komisyon çalışmaları 13 kasımda sona erdi. Bu çalışmalara dayanarak hazırlanan raporlar için redaksiyon kurulu oluşturuldu. iktisadi ve Teknik Meseleler Komisyonu’nun raporunu Tuncan Okan, Giovanni Scognamillo ve Nijat Özön kaleme aldılar. Her iki komisyonun raporları şuranın 16 kasım günü genel kurul toplantısında görüşüldü; Sansür Komisyonunun raporu değişikliklerle, İktisadi ve Teknik Meseleler Komisyonu’nun raporu olduğu gibi kabul edildi.</p>
<h3>Fiilenciler’in Girişimleri</h3>
<p>Öte yandan şuranın ikinci günü (10 kasım), Türkiye Sinema İşçileri Sendikası (Sine-İş), Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ile Türk Film Rejisörleri Birliği ortak bir bildiri yayımlayarak, şuradan çekildiklerini resmen açıkladılar. Gerekçesi verdikleri önergenin reddi ve kendilerine söz hakkı tanınmamasıydı (oysa şuranın ilk günü en çok konuşanlar onlardı). Üçüncü gün bu üç kuruluş cumhurbaşkanı ile başbakana telgraf göndererek şuranın iptalini istediler. Kuşkusuz bu girişimlerden hiç bir sonuç çıkmadı.</p>
<p>Şura toplantısının sona ermesinden sonra bu üç kuruluşa katılan Türk Film Stüdyoları Sahipleri’yle birlikte bu girişimler yeniden hızlandı. 17 Kasım’da dört kuruluşun siyasi partilerin meclis gruplarına çektikleri ortak telgrafta “Türk sinema sanayii ile ilgili olan teşekküller azınlıkta bırakılmış (Şura)&#8230; Türk filmciliği ile fiilen hiçbir ilgisi olmayan unsurlarla çok garip kararlar almış, bu meyanda yerli filmlerin rüsumunu arttırıp ecnebi filmlerin rüsumlarını düşüren ve milli sanayii baltalayan neticelere varmışlardır gibi hem garip hem de doğru olmayan tümceler yer alıyordu. Sine-İş’in başkanı Davut Ergün de aynı savları içeren bir telgrafı Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’e göndermişti.</p>
<h3>Prodüktörler Cemiyeti’ndeki Kargaşa</h3>
<p>Şuranın sona erdiğinin ertesi günü Ankara’ya hareket etmeden önce Halit Refiğ, Özön’ü Prodüktörler Cemiyeti’ne götürdü. Özön’ün notlarından (17 Kasım 1964):</p>
<p>“Şurayı boykot eden dört kuruluş bugün toplanarak şurada hazırlanan raporları görüşmüşler, bazı kararlar almışlar. Halit’e bu kuruluşların görüşlerini ve kararlarını da ajans adına takip etmenin vazifem olduğunu söyledim. Halit’le Prodüktörler Cemiyeti’ne gittik. Kapıdan girince herkesi ayakta bulduk. Hararetli konuşmalar geçiyordu. Halit’le beni görünce etrafımızda yarım halka oluşturdular ve hepsi bir ağızdan konuşmaya başladılar. Ne söyledikleri pek anlaşılmıyordu, ama öfkeli oldukları ve şuradan söz açtıkları ortadaydı. Özellikle Saner makineli tüfek gibi konuşuyordu. Sonunda Hürrem Bey (Erman) “Yahu delikanlıya ne yükleniyorsunuz, şuranın temsilcisi mi O?” deyince biraz kendilerine geldiler (danışma ve yardım isteklerini her zaman yerine getirdiğimden Hürrem Bey beni hep kollar). Öbürleri sustu, Saner biraz daha uslu akıllı, sakince konuştu. Yeni bir şey söylemedi tabii, malum şeyleri tekrarladı. Kendisine sadece, yıllarca devletin ilgisizliğinden yakındıktan sonra, ele geçmiş böyle bir fırsatın sudan bahanelerle tepilmesini mazur gösterilecek hiç bir tarafı olmadığını, kendi kendilerini baltaladıklarını söylemekle yetindim. Bir de, söz arasında Saner’in “Devlet musluk imalatçısını bile, musluk ithalini yasaklayarak koruyor, niye film ithalini yasaklamıyor” sözü aklıma takıldı. “Siz sinemacı olarak aslında musluk ile filmi bir tutan zihniyetin karşında olmalısınız, bunu müdafaa eden bir zihniyetin yanında değil” diye cevap verdim. (Bu musluk ile filmi bir tutmayı ilerde kullanmalıyım) (6).”</p>
<p>Sonra devam ettim: “Neyse ben buraya görüşlerinizi yansıtmak istiyorsanız yardımcı olmak için geldim. Bir isteğiniz var mı?” Bir şey anlamadılar, yüzüme baktılar. Halit dedi ki: “O Anadolu Ajansı adına şurayı takiple vazifeli. Sizin şurayla ilgili görüşlerinizi almak istiyor.” Yine hep bir ağızdan: “Biz zaten sesimizi duyuramıyoruz; o sinema yazarları bütün gazetelere kümelenmiş. Bizim telgraflarımızın, açıklamalarımızın yayımlanmasına engel oluyorlar.” dediler. “Peki ajansı hiç denediniz mi? Oraya göndereceğiniz açıklamalar, telgraf metinleri yalnız büyük şehirlerin gazetelerine değil, taşra gazetelerine kadar ulaşır.” Pek şaşırdılar “Ya öyle mi?” “Siz gene öteye beriye telgraflarınızı çekin, gazetelerde çıkmasını istediğiniz metinleri de bana çekin: ben bültende yayınlatırım.” Dedim. Verdiler. Ayrıldık. Ben ajansa gittim. Telgraf ve açıklama metinlerini bültene aldırdım.</p>
<p>Ankara, 18 Kasım 1964, Çarşamba:</p>
<p>Ajansta sabahçıyım. Prodüktörlerin bültende daha önce yayımlanmış metinlerini ve İstanbul’da dinlediğim düşüncelerini, bir de fiilenciler e karşı olanların düşüncelerini derleyip toparlayarak Sinema Şurası’nın bir bilançosunu bugünkü bülten için de hazırladım.</p>
<p>Özön’ün Sinema Şurası’nı izleme görevi bu belgeyle birlikte sona ermişti. Bu belge o günlerde iki tarafın ileri sürdükleri görüşleri özetliyordu ve belli başlı gazetelerin hemen hepsinde çıkmıştı. Ama şuranın etkileri, özellikle de sinemacıların şuradaki tutumlarının etkileri sürdü gitti; hem de kendi attıkları boomerang kendi kafalarına çarparak. Yeni İnsan Yeni Sinemanın geçen sayısındaki “1965: Yeşilçam’ın Kırılma Noktası”ında anlatılan kırılma çizgisi ortaya çıkmış, uzamaya ve genişlemeye başlamıştı. Bir yıl öncesine dek ağlayıp sızlayan, Şura’daysa aslan kesilen, “demir gibiyiz, sapasağlamız” diyen sinemacılar, bir yıl sonra yeniden ağlamaya başladılar; yapımcılarla genç yönetmenler arasındaki ittifak çözülmekle kalmadı, yapımcılar bunları Yeşilçam dan dışlamaya başladılar. Genç yönetmenler sinema yazarlarına olan düşmanlıklarını kan davasına çevirdiler (7). Sinemacıların şuradaki tutumlarının en önemli ve olumsuz sonucuysa, sinemamızın günümüze dek bir sinema yasasına kavuşmasına ilk seti çekmeleri oldu.</p>
<p><em>Notlar</em></p>
<p><em>(1) Semih Tuğrul’un Özön’e 18 Ağustos 1964 günkü mektubundan.</em></p>
<p><em>(2) Turizm ve Tanıtma Bakanlığı, Birinci Sinema Danışma Kurulu Toplantısı, s.9 (teksir)</em></p>
<p><em>(3) (Bu sözler Göreç indir)</em></p>
<p><em>(4) Burada işin tuhaf yarı şuydu: Sine-İş Sendikası iki ay önce Türk sinemasında ilk kez bir grev kararı başlatmıştı, ama şurayı boykota hazırlanan elebaşlarda sinema yazarlarına karşı düşmanlık öylesire derindi ki, sendikanın kurucularından Metin Erksan, kuruculardan ve genel sekreter Ertem Göreç ile başkan Davut Ergül sendikayı, grev ilan ettikleri Türk Stüdyo Sahipleri’nin yanına sürüklemekte sakınca görmüyorlardı.</em></p>
<p><em>(5) Yeşilçam da bir sırrın uzun süre saklanması olanaksız. Nitekim gerek şura sırasında gerek şura ertesinde bir çok kaynaktan bunun nasıl kotarıldığı ortaya çıktı:</em></p>
<p><em>Bu yönetmenler yapımcılara gidip “Sizler uyuyorsunuz. Bu solcu sinema yazarları, CHP ve Planlamacılarla işbirliği yapıp sinemayı devletleştirecekler; bundan böyle filmler devlet eliyle çevrilecek; Yeşilçam diye bir şey kalmayacak; siz hava alacaksınz&#8230;” masalını okukmuşlar. Sinema emekçilerineyse “Siz alaydan yetişmesiniz; sinema yasası çıkınca sinema okulları açılacak, sinemada yalnız bu okullardan çıkanlar çalışacak; size Yeşilçam da ekmek kalmayacak&#8230;” demişler. Şuranın bir bölük sinemacı tarafından boykot edilmesinde sinemamızın bu 31 Martçıları nın propogandası elhak etkili olmuştur.</em></p>
<p><em>(6) Bu sözler Özön’ün şurayla ilgili düşüncelerini yansıtan ve Yön’de yayınlanan “Sinema Ağaları Telaşta” başlıklı yazısında (1-2. Sayı: 88-89, 4, 7 Aralık 1964) kullanılmıştır. Bak. Karagözden Sinemaya 1. C. s. 335-346</em></p>
<p><em>(7) Genellikle ikili oynamaya meraklı olan Erksan’ın bu gelişmedeki tutumu ilginçtir. Erksan, yönetmen ve sendikacı olarak şuranın boykot edilmesinde en önemli rollerden birini üstlenirken, bir yandan da şura sırasında sinema yazarlarını da kollayarak, Türk Sinema Yazarları Birliği ne şu mektubu göndermişti:</em></p>
<p><em>“Türk Sinema Yazarları Derneği Başkanlığına,</em></p>
<p><em>Ben Metin Erksan; Nijat Ozön, Semih Tuğrul, Tuncan Okan, Çetin Özkırım, Rekin Teksoy, Giovanni Scognamillo, Selmi Andak, Tarık Dursun K. gibi sinema yazarlarının, Türk Sinema Şurası’na katılmalarına karşı değilim. Aksine, Türk Sinemasının her meselesini, sinema yazarlarını bütün uyarmalarına rağmen kötü film yapmakta devam edegelen ve Türk film prodüktörleri içinde çoğunlukta bulunan kişilere karşı birlikte halledeceğiz. Sinema Şurası’nda komisyon çalışmalarına geçilmeden önce Türk sinemasının nerede olduğunun bilinmesi gerekti.</em></p>
<p><em>Saygılarımla, Metin Erksan”</em></p>
<p><em>Sanki mektubunun sonundaki isteği öne sürülmüş de kabul edilmemiş gibi, davranışın haklı göstermeye çalışan yine aynı Erksan, dört yıl sonraki bir yazısında asıl düşüncesini açığa vurarak “her sinema yazarının sırtından bir çarıklık deri çıkarmadıkça kuyruklarını bırakmayacağından” söz ediyordu!</em></p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 5. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/birinci-sinema-surasi-bir-suranin-oykusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeşilçam 1965: Kırılma Noktası</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/yesilcam-1965-kirilma-noktasi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/yesilcam-1965-kirilma-noktasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 13:23:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=490</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / 1965 Yeşilçam için birçok yönden önem taşıyan bir yıldır, neredeyse bir kırılma çizgisi, kırılma noktasıdır. Nedeni açık: Birçok siyasal, toplumsal ve sinemasal olay, bu yıl yoğunlaşmış, tüm ağırlığıyla Yeşilçam’ın üzerine çökmüştür. Yıllardan beri devletin ilgisizliğinden yanıp yakılan sinemacılar, özellikle Yeşilçam’ın kodamanları, sinemaya biraz soluk aldırabilecek, biraz düzen verebilecek ilk “Sinema Şurası”nı (1964) “elhamdülillah demir gibiyiz, kendi göbeğimizi kendimiz keseriz, Yeşilçam bizden sorulur” sloganlarıyla, bir avuç genç yönetmenin peşine takılarak boykot ettikten bir yıl bile geçmeden ağır bir bunalım içinde olduklarını söylemekte birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu sloganların yaratıcısı genç yönetmenlerse başarısızlıklarını ve Yeşilçam’ın bunalımını kendi başarısızlıklarının dışındaki her şeyde ve herkeste bulmaktaydılar. İzleyici, en ilkeli beğenen geri kalmış bir izleyici yığınıydı. Okumuşu, okumamışı, aydını, sıradanı, sokaktaki adamı, yabancı filmlerin ve eleştirmenlerin yönlendirmesiyle kendi sinemasına yabancılaştırılmıştı. Halkın çoğunluğunun ortanın solundan değil, Mobil’den yana olması gibi, sinema izleyicisi de Mobil sinemasından yanaydı. 1960-65 arasında yer alan “Türk sineması tarihinde ilk bilinçli sol hareket olan ‘toplumsal gerçekçilik’ hareketi, sağcı basının ve kurumlarının patırtıları ile ilgi toplayıp geliştikten sonra, ölüm darbesini solcu geçinen yazar ve kurumlardan” (1) yemişti. Zaten aslına bakılırsa (tabii 1965’te değil 1967’de bakılırsa) “sinemamızdaki ‘toplumsal gerçekçilik’ akımı da bir çeşit batılılaşma aydınlar hareketi”ydi (2); daha çok batı hayranı sinema eleştirmenlerinin [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /<br />
</span></em></h4>
<p>1965 Yeşilçam için birçok yönden önem taşıyan bir yıldır, neredeyse bir kırılma çizgisi, kırılma noktasıdır. Nedeni açık: Birçok siyasal, toplumsal ve sinemasal olay, bu yıl yoğunlaşmış, tüm ağırlığıyla Yeşilçam’ın üzerine çökmüştür. Yıllardan beri devletin ilgisizliğinden yanıp yakılan sinemacılar, özellikle Yeşilçam’ın kodamanları, sinemaya biraz soluk aldırabilecek, biraz düzen verebilecek ilk “Sinema Şurası”nı (1964) “elhamdülillah demir gibiyiz, kendi göbeğimizi kendimiz keseriz, Yeşilçam bizden sorulur” sloganlarıyla, bir avuç genç yönetmenin peşine takılarak boykot ettikten bir yıl bile geçmeden ağır bir bunalım içinde olduklarını söylemekte birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu sloganların yaratıcısı genç yönetmenlerse başarısızlıklarını ve Yeşilçam’ın bunalımını kendi başarısızlıklarının dışındaki her şeyde ve herkeste bulmaktaydılar. İzleyici, en ilkeli beğenen geri kalmış bir izleyici yığınıydı. Okumuşu, okumamışı, aydını, sıradanı, sokaktaki adamı, yabancı filmlerin ve eleştirmenlerin yönlendirmesiyle kendi sinemasına yabancılaştırılmıştı. Halkın çoğunluğunun ortanın solundan değil, Mobil’den yana olması gibi, sinema izleyicisi de Mobil sinemasından yanaydı. 1960-65 arasında yer alan “Türk sineması tarihinde ilk bilinçli sol hareket olan ‘toplumsal gerçekçilik’ hareketi, sağcı basının ve kurumlarının patırtıları ile ilgi toplayıp geliştikten sonra, ölüm darbesini solcu geçinen yazar ve kurumlardan” (1) yemişti. Zaten aslına bakılırsa (tabii 1965’te değil 1967’de bakılırsa) “sinemamızdaki ‘toplumsal gerçekçilik’ akımı da bir çeşit batılılaşma aydınlar hareketi”ydi (2); daha çok batı hayranı sinema eleştirmenlerinin sinemacıları yanıltmasıyla, gazlamasıyla ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Bu genç yönetmenler, 1964 Sinema Şurası’ndaki yanıltıcı tutumlarının sonuçları belirginleşince ve eleştirmen düşmanlığı olumsuz etkilerini gösterince Yeşilçam kodamanlarınca da pek iyi gözle görülmemeye başladılar. Genç yönetmenler bunu, Yeni İnsan Yeni Sinema’da anlatılan Sinema 65 denemesiyle (3) önlemeye çalıştılar. Ancak işler çoktan çığırından çıkmıştı ve 1965 seçimlerinin sonuçları (AP 240, CHP 134, MP 31, TİP 14 milletvekilliği), son noktayı koydu. Sandıktan “DP’nin devamıyız” diyen neo-menderesci, restorasyoncu parti büyük bir çoğunlukla çıkmıştı. Bu sonuç, sandıktan çıkanla zaten aynı kafada olan Yeşilçam kodamanlarının, “Sinema Şurası sabıkalıları” ve “solcu toplumsal gerçek çiler”i Yeşilçam’dan büsbütün dışlamasıyla sonuçlandı. 1965 seçimlerinin bu genç yönetmenler üzerindeki etkisiyse tam bir şaşkınlıktan büyük bir sarsıntıya, şoka dek uzanıyordu. Bunun sonucunda, tutumlarını ve davranışlarını haklı gösterecek “kuranı”lar türetmeye başladılar: Birbiri ardından küçük ayrıntılarla, daha doğrusu ad değişikliğiyle birbirinin tıpkısı olan “halk sineması”, “ATÜT sineması”, “ulusal sinema” kuramları ortaya atıldı. Çıkış noktası “halkı tanımamak”tı. Batı hayranı, batıya satılmış sinema eleştirmenleri, yazarları, kendilerini yanıltmışlardı. Ayrıca kendileri de halkı tanımıyorlardı. Halk (izleyici) hiç de öyle ilkel, beğenisi olmayan bir topluluk değildi. Tam tersine, her şeyin en iyisini bilen, sağduyulu bir topluluktu ve ne yaparsa en iyisini yapar, ne beğenirse en iyisini beğenmiş olurdu. Sinema, “halk sanatlarının yaşayan bir örneği”ydi (4), Türk sineması “tamamen halktan gelen ve halka dayanan” (5) bir sinema, “Türk halkının duyuş ve heyecanlarına, iç dünyasına açılan bir pencere”ydi (6). “Türk sineması yabancı sermaye tarafından kurulmadığı için emperyalizmin sineması, milli kapitalizm tarafından kurulmadığı için burjuva sineması, devlet tarafından kurulmadığı için devlet sineması değildir&#8230; Türk sineması doğrudan doğruya Türk halkının film seyretme ihtiyacından doğan ve sermayeye değil emeğe dayanan bir sinema olduğu için bir ‘halk sineması’dır.” (7)</p>
<p><em>Böylece “en ilkel şekilde yapılmış, en ilkel konulara ilgi gösterebilen bir topluluk”tan halk dalkavukluğuna, Morrison-Mobil’in “halk kimi seçerse en iyisi odur”undan “halk neyi beğenirse en iyisi odur” diyen “halk sineması”na atlayış beş yılı bile doldurmadan gerçekleşiverdi. Aşağıda, bütün bu maskaralıkların başında yer alan 1965 seçim şokunun yarattığı şaşkınlık ve bocalamaların ilk belirtilerini bulacaksınız.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Halit Refiğ’den Nijat Ozön’e:</em></p>
<h3>“Seçim Sonuçları Beni Fazla Şaşırtmadı”</h3>
<p>“(&#8230;) Sinemacı olarak halkla daha yakın ve acı temaslarımız olduğu için, seçim sonuçları beni fazla şaşırtmadı. Bir an 1960’tan beri yapabildiğimiz filmleri (sizler her ne kadar bunları filmden saymıyorsanız da) yapamama ihtimalini düşündüm. Sonra meclisteki mebusların üçte birini resmen ortanın solunda olduklarını hesaba katarak Menderes sansürüne dönüşün imkansız olduğu fikrine vardım. Birçokları seçim sonuçları üzerinde karamsarlığa kapılmaktayken, ben aksine son derece iyimserim. CHP ile TİP’in seçim propagandaları, birinin biraz daha ılımlı öbürünün biraz daha aşırı olması dışında birbirine tıpatıp benzemekte. İnönü de solculuğu resmen kabul etmekteyken, üçte biri solcu olan bir parlamento Türkiye için büyük bir gelişmedir. Bizim sosyalistlerin en büyük talihsizliği, batılı sosyalistler ağzı ile konuşup, memlekete göre bir dil bulamamalarıdır (&#8230;)” (14 Ekim 1965)</p>
<p><em>Refiğ’den Özön’e:</em></p>
<h3>“Bütün Hesabımız Koalisyon Hükümetiydi”</h3>
<p>“(&#8230;) İnsan Avcıları’nın (8) yapımı için bütün hesabımız, seçimlerin sonunda bir koalisyon hükümeti kurulacağı üzerineydi. Seçimlerin bildiğimiz şekilde sonuçlanması üzerine Ankara’dan gelen haberde bu filmi sansürden geçirsek bile savcılıkların oynamasına göz yummayacakları; filmi yapmakta ısrar ediyorsak konunun petrol, Kürtlük, doğunun geri kalmışlığı, aşiret ve mezhep meseleleri, şeyhler, tarikatlar, siyasi oyunlar gibi unsurlardan temizlenip sadece kan davası ve kaçakçılık üzerine bindirilmesi direktif ediliyordu. Bu taktirde, yapılacak film düşündüğümüz İnsan Avcıları olmayacaktı.</p>
<p>“(&#8230;) İnsan Avcıları için vardığım karar şu: Senaryoya çok emek verdim; üzerinde Kemal Tahir ile çok çalıştık ve filmin çok iyi bir film olma şanslarının mevcut olduğuna inanıyorum. Onun için bu filmi yapacağım. Fakat senaryoyu kelimesi kelimesine sansürden geçirdikten sonra. Şimdi senaryoyu teksir ettiriyorum (bir nüshasını sana da yollayacağım). Olduğu gibi sansüre yollayacağım. Tabii toptan reddedecekler. O zaman, teksir ettiğim öbür nüshalardan birer tanesini meclisteki TİP ve CGP mebuslarına, MBK üyelerine, tanıdığım kuvvet kumandanlarına, Çetin Altan ve İlhan Selçuk cinsinden ilerici gazetecilere dağıtacağım. Anayasada bana verilen fikir hürriyeti hakkını gasp ettikleri için sansür heyetini dava edeceğim. Ve eninde sonunda İnsan Avcıları’nı yapacağım. Bu konuya yeniden dönmek üzere şimdilik bu kadar&#8230;</p>
<h3>Bütün Kabahat Seyircide!</h3>
<p>Haremde Dört Kadın tahmin edilebileceği gibi, Kırık Hayatlar ise hiç kimsenin ummadığı bir şekilde birer ticari fiyasko oldular. Hele Kırık Hayatlar’ınki benim Yasak Aşk’tan bu yanan uğradığım en büyük ticari başarısızlık. Eğer Haremde Dört Kadın’ı Adapazarı’nda seyirci ile birlikte seyretmemiş olsaydım, bu başarısızlıkları izah için çok güçlük çekerdim. Fakat Adapazarı’nda ayaklarımız suya erdi&#8230; Şu kadarını söyleyeyim: İtalya’da filmi altyazısız seyreden seyirci, filmi kendi anadilinde seyreden bu topluluktan çok daha iyi takip edip anladı. Her iki seyircinin, filmi seyrederken reaksiyonlarından bu apaçık bir şekilde belli olmaktaydı. Fakat Adapazarı’ndaki seyircinin ne cins bir seyirci olduğu göz önünde tutulunca bu durum, şaşılacak bir durum olmaktan çıkıyordu: Bir sürü çoluk çocuk, bir alay okuması yazması olduğu şüpheli aylak takımı, kalabalığın içinde serpişmiş başı örtülü birkaç kadın&#8230; İşte bizim seyircimiz. Ancak en ilkel şekilde yapılmış, en ilkel konulara ilgi gösterebilen bir topluluk. Haremde Dört Kadın ile Kırık Hayatlar’ı anlayıp bu filmlerden zevk alabilecek bir seyirci topluluğu yok mu Türkiye’de. Antonioni ile Bergman’ın filmleri önünde kuyruklar uzayıp giderken, bu filmleri de seyredecek kişiler olsa gerekir&#8230; Memurlar, serbest meslek erbabı, hiç olmazsa ortaokul eğitiminden geçmiş bir topluluk&#8230; Yok ama, bunların Türk sineması ile ilgileri kesilmiş, yalnız yabancı film seyreder hale gelmişler. Bunda bizim sömürge oluşumuzla sonuçlanan batı hayranlığımızın yanında, basının da sistematik olarak yerli filmciliği kötüleyip yabancı film şakşakçılığı yapması büyük rol oynamaktadır. Sessizlik üzerine mevsim başından beri bombardıman halinde yazılar çıkarken, Haremde Dört Kadın üzerine senden başka bir şey yazan kimse olmadı. Mesela Milliyet’te tipik bir örnek olarak, Pervin Par’ın Sorrento hatıralarından uzun boylu bahsedildi de P. Par Hanım oraya ne vesile ile gitmiş, hangi filmde oynamaktaymış, yanında başka kimler varmış, lütfen bir kelime ile olsun belirtilmemiş.</p>
<h3>1965’ten Önce ve Sonra Türk Sineması</h3>
<p>Sanmıyorum Türkiye tarihinin hiçbir devresinde bu derece satılmış hale gelmiş olsun&#8230;</p>
<p>Başrollerini Morrison Süleyman, Mobil, Mehmet Turgut ve benzeri kişilerin oynadığı bu memleket faciasında bu şekilde yan olaylar bulunması da pek garip olmasa gerekir. Sen sinemada devam edebilirsin ama bu tarihi bir gerçeği değiştirmez. Elbet sonunda bir gören çıkacaktır. 1960-65 arası Türk sineması tipik bir 27 Mayıs sonrası sineması idi. Sınırları, 27 Mayısın sınırları kadardı. Türk sinemasına getirdiği canlılık ve ilerilik ise, 27 Mayısın cumhuriyet tarihimize getirdiği canlılık ve ilerilik ayarındaydı. Bu örnekler üzerinde daha önce konuştuk; aynı şeyleri yeniden açmayacağım. Yalnız 1965’ten sonraki Türk sineması ise tipik bir Morrison ve Mobil sineması olmak istidadını şimdiden göstermekte. Örneklerine geçelim:</p>
<p>Aşağıda vereceğim istatistikler üzerinde çok dikkatle durmak gerekiyor; bunlardan bir yere varmamız mümkündür.</p>
<ol>
<li>A) 1964-65 mevsiminin en çok iş yapan filmleri (alfabe sırasına göre):</li>
</ol>
<p>Ekmekçi Kadın, Fabrikanın Gülü, Fıstık Gibi Maşallah, On Korkusuz Adam, Öksüz Kız, Şaka ile Karışık, Turist Ömer, Vurun Kahpeye.</p>
<p>Bu listeye bunlardan daha fazla iş yapmış eklenecek bir film yoktur. Bu filmlerin kaynaklarına bakalım:</p>
<p>Ekmekçi Kadın (Montepin’in romanı, 3-4 sefer filmi yapılmış).</p>
<p>Fabrikanın Gülü (Nuri Sesigüzel’in türküleri)</p>
<p>Fıstık Gibi Maşallah (Some Like It Hot adaptasyonu, o da bir Alman filminden adapte edilmiş zaten).</p>
<p>On Korkusuz Adam (Kıbrıs, The Magnificient Seven, dolayısıyla Yedi Samuray)</p>
<p>Öksüz Kız (Filmi görmedim, fakat rejisörü Orhan Aksoy bugüne kadar istisnasız bütün filmlerini re-make yaptığı için bunun kaynağını sordum, Merle Oberon ile Charles Korvin’in oynadıkları bir filmi söyledi. Meğer o film de Scognamillo’nun söylediğine göre başka filmin re-make’i imiş!)</p>
<p>Şaka ile Karışık (A Million Pound Banknote)</p>
<p>Turist Ömer (Danny Kaye filmlerinden bir potpuri)</p>
<p>Vurun Kahpeye (Türk-Yunan düşmanlığı ve Akad’ın filminin tekrarı)</p>
<p>Bunlar arasında ilk görünüşte adapte olmayan yalnız Fabrikanın Gülü var. Fakat onun senaryosunu da Bülent Oran yazdığına göre herhangi bir yerden adapte olunmamış olması imkansız gibi bir şey. Bülent’i bir süredir görmüyorum; görsem onun kaynağını da öğrenirim.</p>
<ol>
<li>B) Bunlar da gene alfabe sırasına göre mevsimin iyi film yapma hevesiyle meydana getirilmiş yahut daha sık kullanılan deyimiyle ‘iddialı’ filmleri:</li>
</ol>
<p>Ahtapotun Kolları, Aşk ve Km, Duvarların Ötesi, İstanbul’un Kızları, Karanlıkta Uyananlar, Keşanlı Ali Destanı, Kızgın Delikanlı, Suçlular Aramızda, Şeytanın Uşakları, Uç Tekerlekli Bisiklet.</p>
<p>Şimdi de bu filmlerin kaynakları neymiş görelim:</p>
<p>Ahtapotun Kolları (orijinal senaryo), Aşk ve Km (Amerikan senaryosu), Duvarların Ötesi (T. Özakman’ın oyunu), İstanbul’un Kızları (orijinal senaryo), Karanlıkta Uyananlar (orijinal senaryo), Keşanlı Ali Destanı (H. Taner’in oyunu), Kızgın Delikanlı (orijinal senaryo), Şeytanın Uşakları (orijinal senaryo), Üç Tekerlekli Bisiklet (O. Kemal’in romanı).</p>
<p>Bir de bu filmlerin ticari durumları ne olmuş ona bakalım sırasıyla:</p>
<p>Ahtapot (zayıf), Aşk ve Kin (orta), Duvarlar (orta), Kızlar (zayıf), Uyananlar (fiyasko), Keşanlı (başarısız), Kızgın (zayıf), Suçlular (başarısız), Uşaklar (fiyasko), Bisiklet (fiyasko).</p>
<p>Bu listede orta derecede iş yapmış iki filmden biri Aşk ve Kin, bir amerikan senaryosu, öbürü Duvarların Ötesi ise bir Türk oyunundan alınmaklar birlikte onun da kaynağı Amerikan filmine ve oyununa dayanıyor.</p>
<h3>“Bu Halkın Çoğunluğu Ortanın Solundan Değil Mobil’den Yana”</h3>
<p>Şimdi anlaşılıyor mu bu yılki prodüksiyonun neden %80’i adaptasyon filmler&#8230; Seçimler de hala bir fikir vermedi mi halkımızın çoğunluğu ortanın solundan yana mı yoksa Mobil’den yana mı? Hala sebebini bulamadık mı bu halk neden devamlı olarak kendi meselelerinden kaçıyor, havada, ipe sapa gelmez şeylerle uğraşıyor?</p>
<p>Akis’teki son yazılarının birinde (9) Türk sinemasının oldukça karanlık bir devreye girdiğini yazıyordun. Bu fikrin, Türk sineması Türkiye’nin siyasi ve ekonomik şartları içinde ele alındığı zaman, halkımızın dolayısıyla seyircimizin temayülleri hesaba katıldığı zaman doğrudur. Ama Ahmet yahut Mehmet, falan yahut filan, iyi film yapmak dururken kötü film yapıyorlar açısından alınırsa yahut filmlerin kötülüğü sadece sinema yapanların yeteneksizliğine ve kötü niyetine bağlanırsa, bu görüşün hiçbir dayanağı kalmaz. Böyle bireyci bir görüş, senin bırak toplumculuğunu, okuduğun bunca kitaptan edinmek gereken mantığına, muhakemene yakışmaz. Sinema 65’e yazdığım ve hakikaten söylediklerimin doğruluğuna çok inandığım bir iki yazıda batılı gibi düşünmeye çalışarak yahut batılı ölçüler kullanarak sinemamızda hiçbir yere varmayacağımızı söylemeye çalışıyordum. Bu yazılar, davulcu osuruğu gibi güme gitti. Kimseden bu konuda bir ses seda çıkmadı. Şimdi yeni yayımlanmakta olan birtakım kitaplarda bu görüşlerime benzer şeyler okuyorum da seviniyorum.</p>
<p><strong>“Asya Tipi Üretim Tarzı-Biçimi” Ortaya Çıkıyor!</strong></p>
<p>Niyazi Berkes Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler adlı kitabında batı hayranlığımız ve batıcılığımız ve de batılılaşma gayretlerimiz üzerinde yer yer dört dörtlük şeyler söylüyor:</p>
<p>‘Düşünür, toplumun ve müesseselerin, kişinin hayatında oynadığı rolü kavradığı ölçüde toplumcu olur.’ ‘Uzun yıllar gericinin ilericiye üstünlüğü, ilericinin bireyciliğine karşı, başarılı bir şekilde toplumcu olmasında idi.’ (Seçimlerden sonra bir AP’linin ‘biz herkesten fazla sosyalistiz, baksanıza halk bizi tutuyor’ demesi çok dikkate değer). Berkes kitabını nefis bir şekilde bitiriyor: ‘Batıcılık, geri kalmış toplumların aydınlarının, kendi toplumlarının kalkınamaması gerçeğinin karşısında, ilerlemiş toplumları görmekten gelen aşağılık duygusunu hafifletmek için yapıştıkları bir hayal, bir toplumsal sakatlığın aydınlar arasında nükseden bir görüntüsüdür.’ ‘Batıcılık hiç bir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan, bireyci aydın ütopyasıdır.’ Ayrıca Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm adlı kitapta Türk toplumunu batı toplumlarının yapısında ve insan tipinde kesin bir şekilde ayıran Asya Tipi Üretim biçim üzerine de çok ilgi çekici bir bölüm var. Okumadıysan şiddetle tavsiye ederim.</p>
<p>Her ne kadar sıkıcı bir bahis gibi görünürse de dönelim yine batıya satılmışlığımıza: Yerli filmlerde seyircinin daha çok adapte filmleri tutması ve yerli kaynaklara göre yapılmış filmlere pek iltifat etmemesi bir hakikati ortaya koyuyor, o da seyircinin yabancı filmlere aşırı alışkanlığı ve sinema terbiyesini yabancı filmlerden almış olması. Bu başka türlü izah edilemez, çünkü bu iki gruptaki rejisörleri karşılaştırdığımızda, adapte ticari filmleri yapan rejisörlerin çoğunlukla kimsenin ciddiye almadığı kimseler olmasına rağmen (Ümit Utku, Hulki Saner, Tunç Başaran, Orhan Aksoy gibi), yerli-artistik filmleri yapan ticari başarı kazanamayan rejisörleri de genellikle sinemamızın ustaları sayılmakta (Erksan, Yılmaz, Göreç, Akad, Ün gibi).</p>
<p>Buradan da şu sonucu çıkarmak mümkün: Gelen yabancı filmlerin iyileri değil, kötüleri geniş seyirci topluluklarını etkilemekte; iyi yabancı filmler sadece aydın topluluklarını ilgilendirmekte. Dolayısıyla, gelen yabancı filmlerin iyilerinin ne sinemamız ne de seyircimiz üzerinde olumlu bir etkisi bulunmamasına karşılık, kötülerinin hem seyircimiz hem de sinemamız üzerine son derece sapıtıcı etkisi var. Durum böyleyken ve gayret gösterilen yerli filmler bir yandan bırakılıp (hatta onlar da öbürleri ile aynı sepete konulup) yerli filmlerin kötüleri bahane edilip, Türk sineması devamlı bir top ateşine tutulurken, rica ederim elini vicdanına koyarak söyle, memlekete bol miktarda kötü yabancı film girmemesi için yazılan bir tek satır yazıya bugüne kadar hiç rastladın mı? ‘Bu fakir memleketin paralarına yazıktır, bu saçmalıkların halkımıza hiçbir faydası yoktur, üstelik zararı vardır; bu filmler (özellikle Hollywood filmleri) halkımıza yanlış bir dünya görüşü aşılıyor, bizi manen sömürge olmaya yol açmaktadır.’ Diyene hiç rastladın mı? Bu Morrisonculuğun, Mobilciliğin kültür sahası, fikir sahası ve sanat sahasındaki tezahüründen başka bir şey değil de nedir? (&#8230;)” (29 Ekim 1965)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Özön’den Refiğe:</em></p>
<h3>“Çelişmeler, Yarım-gerçeklerle Dolu Mektuplar&#8230;”</h3>
<p>“Ankara, 14 Kasım 1965</p>
<p>Kardeşim,</p>
<p>Sizi cümbür cemaat Ankara’da beklerken ve ilk mektubunun cevabını biraz da nasıl olsa, Ankara’ya geleceksiniz diye ihmal ederken ‘destan-mektup’un geldi. Mektubundan büyük bir öfke, kızgınlık, kötümserlik içinde olduğun anlaşılıyor. Pek tabii ki, İnsan Avcıları’nın başına gelenler üzerine bunda çok haklısın. Ama bunun dışında, mektubunun çelişmeler, yarım-gerçekler, dolayısıyla yanlış sonuçlara ulaştıran aldatıcı görüşlerle dolu olduğunu söylemeliyim. Her şeyden önce iki mektubun arasında çelişme var: Birinde seçimlerin sonuçlarının beklenmedik bir şey olmadığını fakat buna rağmen kötümserliğe kapılmadığını, hatta sonucun böyle çıkmasının daha iyi olacağını söylüyor, Menderes sansürüne dönüşün imkansızlığından söz açıyorsun. İkinci mektubunda ise seçim sonuçlarına şaşırdığını, sinemaya kadar uzanan bir Morrison-Mobil görüşünün bütün ağırlığıyla ortaya çıktığını, sansürle mücadele etmek gerekeceğini yazıyorsun. Ama bütün bu çelişmeler, yarım-gerçekler yalnız iki mektup arasında değil, aynı mektup içinde de yer alıyor. Senin gönderdiğin mektup uzunluğunda, hatta ondan daha uzunca da olsa bunları belirtmeye yerim kafi gelmeyecek; ama daima yanlış sonuçlar, yanlış davranışlara varan bu çelişme ve yarım-gerçekleri kısaca da olsa ele almak gerekiyor. Uzun bir süre var ki, olayları, gerçekleri yalnız bir açıdan görmek, üstelik bu açıyı da kolayına, çıkarına en uygun noktaya göre ayarlamaya çalışıyorsun. Bunlar seni, mesela ‘Sinema Şurası’nda olduğu gibi Birsel’lerin, Seden’lerin, Erman’ların yanı başına sürüklediği vakit bunda bir tuhaflık görmüyor, çok tabii bir şeymiş gibi karşılıyorsun. Birtakım kimselere beslediğin antipati, düşmanlık seni kendi görüşlerinin tam aksi yöne itebiliyor ya da görüşlerinin tam aksi bir noktaya gitmek işine geldiği vakit birtakım kimselerin tutumunu buna bahane olarak kullanabiliyorsun.</p>
<h3>“Sansürle Mücadelede Ne Yaptınız?”</h3>
<p>Şu sansür meselesini ele alalım mesela. Türkiye’de sansürle mücadelenin en elverişli zamanı 27 Mayıs ertesiydi. Ne yaptınız? Gazetelerde bir bildiri yayımlamakla yetindiniz (10). Sonra Yılanların Öcü, Susuz Yaz, Karanlıkta Uyananlar gibi, fakat özellikle Yılanların Öcü gibi bazı fırsatlar ortaya çıktı. Fakat bu fırsatlar kullanılmadı. Eğer mücadele eden olduysa, fisebilullah sinema yazarları mücadele etti; sinemacılar ya ‘bana ne’, ‘sansürle aram açılmasın’ düşüncesiyle ya da olayla doğrudan doğruya ilgisi olan sinemacıya şu veya bu yönden antipatisi olduklarından karışmadılar. Sinema Şurası bir başka fırsattı. Şimdi bütün bunlarda seyirci kalıp da, en elverişli mücadele zamanını boşa harcayıp da neo-menderesciliğin başladığı ve üstelik sansür heyetinin elinde kapı gibi Anayasa Mahkemesi kararı olduğu vakit sansürle mücadele edeceğim diye ortaya çıkmak akıl karı mıdır ya da bir sonuç verir mi?</p>
<h3>“Seyirci En İlkel Yapılı, Konulu, Anlatışlı Filmi Benimsiyor”</h3>
<p>Bir süreden beri senden sık sık işittiğim Türk toplum yapısı, insan tipi meselesini ele alalım ya da Türk toplumunun batı toplumunda apayrı bir niteliği olduğunu ben gözü kapalı denecek şekilde kabul edebilirim; o kadar açık bir gerçektir bu. Türkiye’nin doğu toplumuna yakın olduğu da aynı şekilde bir gerçektir. Eğer gerçekleşebilirse, doğu ile batı arasında bir uyuşuma, bir senteze varmayı sağlayabilecek toplumun da yine Türk toplumu olabileceğine de inanırım. Ama bütün bunların bugün sinemacılarımız için göz önüne alınabilecek yalnız bir yönü vardır: Türk toplumunun bu ayrı niteliğini, insan tipini çizebilmek. Bu da doğrudan doğruya konuyla, senaryoyla ilgili bir özelliktir. Bunu bir deyişe, sinema-seyirci ilişkisine götürmek, insanı bir şeye ulaştırmaz. Buradaki aldatıcı yön, yarım-gerçek bu noktada başlıyor işte: Sen birtakım doğrulardan yola çıkıyorsun (Türk toplumunun ayrı niteliği), ama yanlış sonuca varıyorsun (film ile seyirci arasında sıkı bir bağ kurulmasını bu gerçeklere bağlamakla). Oysa burada varılması gereken nokta, yukarıda da belirttiğim gibi bu ayrı niteliği, insan tipini filmlere yansıtmaktır. Yani bunun özle ilişiği var ama biçimle, deyişle ilişiği yok. Buradan kalkarak, seyircinin filmlere daha çok sayıda gelmesini sağlamanın imkanı yok. Yukarıdaki gerçeklerden yola çıkarak hep seyirci ile sinemacı arasında bağ kurulmasını veya kurulmamasını buna bağlıyorsun da bu konuyu onun için ele alıyorum. Gerçekte seyirci ile sinemacı arasında bağ kurulmasının veya kurulmamasının sebebi sadece bizim seyircinin seviyesiyle ilgili. İster doğudan gelsin, ister batıdan, bizim seyirci en ilkel yapılı, konulu, anlatışlı filmi benimsiyor. Bir filmin seyirci sayısı, o filmin bu yönlerden ilkelliğiyle ilgili. Ve aslında da bu, yalnız Türk seyircisiyle ilgili bir şey değil; derecesi göz önüne alınmak şartıyla, Fransız seyircisi de, İtalyan seyircisi de, Hint seyircisi de, Amerikan seyircisi de böyle. Senin mektubunda yerli senaryo, adaptasyon senaryo konusundan yola çıkıp vardığın sonuç da, yukarıdakiler gibi yanlış bana göre. Mesele senaryonun, filmin orijinal mi adaptasyon mu oluşu değil; mesele filmi çevirdiğinde. Bir Ümit Utku’ya, Orhan Aksoy’a orijinal senaryo da versen, adapte senaryo da versen yahut yabancı bir filmi de versen ondan yapacağı film ile senin, Erksan’ın, Göreç’in, Akad’ın&#8230; yine aynı durumda yapacağı filme seyircinin tepkisi başka başka olacaktır (böyle bir denemenin yapılmasını ne kadar isterdim; çünkü ne kadar faydalı ve bazı gerçekleri ortaya koymakta ne kadar kestirme olurdu); çünkü dediğim gibi bu, belli bir konuyu ‘ilkelleştirme’, en ilkel biçimde anlatma meselesidir. Bunda da Utku, Aksoy&#8230; gibi rejisörlerin elhak usta oldukları muhakkak. Daha doğrusu bunun ustalıkla da ilgisi yok, onlar bundan başka türlü davranamazlar da onun için böyle oluyor.</p>
<p>Bu noktada, benim Sinema 65’te ‘Sil Baştan’ yazısında (11) kısaca anlatmaya çalıştığım şeye geliyoruz: Az gelişmiş seyircinin karşısına nasıl çıkılır, az gelişmiş seyirci nasıl gelişmiş seyirci haline gelir? (O yazıda, yukarıda ele aldığım konuya da cevap verilmeye çalışılıyordu: Yani neden Türklerin sanat gelenekleri, sinemacılarımız için yararlanılacak, çıkış noktası yapılacak şeyler değildir?)</p>
<p>Burada mesele gelip şu noktaya dayanıyor: Bugün Türk seyircisinin seviyesi belli olduğuna göre, bu seviyede film mi çevirmek, yoksa bunun üstüne mi çıkmak gerekir? (Bazı rejisörler için, rejisörlerin çoğu için böyle bir soru gereksizdir; onların seviyesi zaten seyircisinin seviyesinde olduğu için, onlar bu sorunun ikincisine zaten ‘evet’ diyemezler). Şimdi buna cevap vermek sadece sanat endişesi ile para endişesi arasında bir seçim yapmaktan ibarettir. Birinci soruya ‘evet’ diyen, seyirciyle ilişkiyi de kurar; ikinci soruya ‘evet’ diyen, seyirciyle ilişkiyi ya kurar ya kuramaz; parayı ya vurur ya vuramaz; fakat biraz istidadı, biraz ustalığı varsa seyircinin seviyesini yükseltecek, sinema tarihinde kendinden bahsettirecek bir eser ortaya koyar.</p>
<p>Mademki bu noktaya geldik, senin anlamak istemediğin bir hususu daha açıklamaya çalışayım: Ben hiçbir vakit sinemacılarımızdan herhangi birinin ilk soruya ‘evet’ cevabını vermiş olmasını yermedim. Yani ‘Ben sinemaya para kazanmak için geldim; bunun için en kötü filmleri bile çeviririm’ diyen sinemacının bu tutumunda yerilecek herhangi bir taraf hiçbir vakit görmedim. Bu kadar da değil: İkinci soruya ‘evet’ deyip de, piyasa dışına atılmamak, ekmek parasını kazanmak için, sık sık, birinci soruya ‘evet’ diyenler gibi filmler çeviren sinemacıyı da yermedim. Bunun yalnız bizde değil bütün dünyada da sinemanın bugünkü ekonomik şartları içinde bir zorunluluk olduğunu biliyorum. Benim kabul edemediğim nokta şu: Sinemacının, kötü filmlerini bile iyi filmmiş gibi karşısındakine empoze etmeye çalışması. Bir Erksan çıkıp ‘Piyasada tutunmak, para kazanabilmek için İstanbul Sokaklar’nı çevirmek zorundayım. Suçlular Aramızda’yı iyi bir film olsun diye çevirmeye başladım ama üstesinden gelemedim’ derse bunda yerilecek hiçbir yan yoktur; ama aynı Erksan çıkıp da İstanbul Sokakları’nı mesela Acı Hayat’la yanı kefeye koymaya kalkışır, ‘Suçlular Aramızda yanlış anlaşıldı, gerçekte en iyi filmlerimden biridir’ demeye kalkarsa iş değişir. Bu durumdaki sinemacı kendisi yanılıyor demektir; onu aydınlatmak gerekir ya da başkalarını yanıltmaya çalışıyor demektir, onları aydınlatmak gerekir.</p>
<h3>Eleştirmecinin İşi</h3>
<p>İşi eleştirmecinin yönünden alınca durum büsbütün açığa çıkar: Kötü filmlerin savunmasını yapmak eleştiricinin işi değildir; eleştirmeci olsa olsa sinemacıyı kötü film çevirmeye yönelten şartları yerer, ama filmin kötü olduğunu gizlemeye çalışmaz. Seyirci azlığı ya da çokluğu da eleştirmeciyi ilgilendirmez. Eleştirmecinin derdi günü iyi filmlerle olmak gerekir (nedense sinemada acayip bir durum var: Hiçbir sanat dergisinde, edebiyat dergisinde mesela kötü romanlarla, tiyatrolarla uğraşan eleştirmeciye rastlanmaz, ama kötü film bolluğu, iyi film azlığı sinema eleştirmeciliğinin kötü filmlerle de uğraşmak zorunda bırakıyor). Eleştirmecinin bu durumu, sinemanın ekonomik yapısı göz önüne alınınca yersiz, hatta insafsız görünebilir. Ama elden ne gelir? Bizzat sinema sanatçısının tutumu bile çok defa eleştirmecininki gibi değil midir? Sinema sanatçısı da, kendisinin olmayan sermayeyi, bir sürü insanın emeğini iyi film uğruna harcamıyor mu? İyi film çevirmek isteyenlerin çoğu, ‘mutlu azınlık’tan başkasını hiç hatıra getiriyorlar mı acaba? Ama seyircinin seviyesinin yükseltilmesi de, sinemanın seviyesinin yükseltilmesi de ne yazık ki ancak bu çeşit zorluklarla, bazı sermayelerin, bazı emeklerin harcanmasıyla, bazen insanın kendi kendini piyasa dışı bırakmasıyla gerçekleşebiliyor. Bazı insanları buna iten şey olmasaydı, herhalde sinemanın yerinde sayması gerekecekti. Kendini örnek alsana, en çok para getiren filmlerin en iyi filmlerin değil; en çok seyirci toplayacak şeyin ne olduğunu da biliyorsun ama buna rağmen Haremde Dört Kadın’ı çevirmekten kendini alamıyorsun. Bir İnsan Avcıları’nı çevirememek seni hasta ediyor. Oysa büyük bir ihtimalle İnsan Avcıları’nın seyirci durumunun, en iyi filmlerinin seyirci durumundan farklı olmayacağını da biliyorsun. Kısacası, bu işin Türk toplumunun nitelikleriyle filan ilgisi yok; bu işin sadece seyircinin seviyesiyle ilgisi var: Ya seyircinin seviyesine inip keseyi doldurmaya bakmak ya da ‘hamama giren terler’ sözüne uyup bazı tehlikeleri göze alarak seyirciyi belli bir seviyeye çıkarmaya uğraşmak&#8230; Bu işin ya Esat Mahmut’u, Mükerrem Kamil’i, Muazzez Tahsin’i olacaksın ya Kemal Tahir’i, Halit Ziya’sı. Tabii sinemada bu, romanda olduğu kadar (iktisadi yönden) elverişli değil, ama başka çıkar yolu yok.</p>
<h3>1950 Öncesi ve Sonrası</h3>
<p>Seyircinin yabancı filmlerle yetişmesine, zevkinin körlenmesine filan gelince, bu konuda da uzun uzadıya tartışılabilir. Ancak ben burada senin dokunmadığın bir noktaya işaret etmek istiyorum: ‘Haremde Dört Kadın, Kırık Hayatları anlayıp bu filmlerden zevk alabilecek bir seyirci topluluğu yok mu Türkiye’de?’ diyorsun. Vardı. Özellikle 1958’den sonra böyle bir seyirci topluluğu yavaş yavaş meydana geliyordu. Bir yandan eskiden ilkel yerli film seyircisi olup da zevki yavaş yavaş gelişenlerden, bir yandan vasat yabancı film seyircisinden ‘çalınanlar’dan, bir yandan da yerli sinemaya ilgi duyan aydınlardan meydana gelen bir seyirci topluluğu vardı. 1958’den sonraki birkaç yıl süren kaliteli yerli film serisinin eseriydi bu. Ama bel bağlanan yönetmenler çuvalladıkça, buna karşılık ‘yeşşeee’li, ‘Horoz Nuri’li filmler çoğalınca bu seyirciler eski yerlerine döndüler. Bu işte yabancı film sömürücülüğünden çok, yerli film sömürücülüğünün günahı var.</p>
<p>Bir iki noktayı daha işaret edeyim:</p>
<p>Sinemamızın gelişimi ile siyasi ve ekonomik gelişimler arasında paralellik görmediğimi söylüyorsun. Ben 1960’a kadar uzanan dönemi ele aldım ve bu dönemde sinemamızın özellikle bir ‘klişeler’, ‘kalıplar’ sineması olduğu, dolayısıyla iki durum arasında dikkate değer bir paralellik bulunmadığımı yazdım (Türk Sineması Tarihi’nin önsözü). 1960 sonrası için toplu bir hüküm vermiş değilim. Şu var ki, ben, 1960’tan sonraki nispi özgürlük içinde sinemamızın, sinemacılarımızın yapılması gerekeni yaptıklarına da inanmıyorum. Hiç olmazsa roman, tiyatro, deneme, öğreti alanlarında yapılanların sinemamızda ancak kırıntıları var, Ve bunun günahı, bir daha söyleyeyim, sistemden çok sinemacılarımızda, sinemacılarımızın bilinçli olmayışında, bilinçli olanların da, bilinçsizlerin çokluğu içinde seslerini duyuramamalarında. Paralellik bundan dolayı belli belirsiz.</p>
<p>Adaptasyon (gerek senaryo gerek film olarak) salgınının Mobilcilik, Morrisonculuktan çok, film sayısının artması, buna karşılık senaryoculuğun birkaç kişinin ve aynı kişilerin elinde kalmasıyla ilgisi var bence. Bir insan yılda iki düzineye. yakın senaryo hazırlamak, bir düzineye yakın film çevirmek zorunda olursa, hiç zahmet ve masraf etmeksizin bir konu edinmek zorunda olursa, ticari yönden işi sağlama bağlamak zorunda olursa, hangi sistem hüküm sürerse sürsün, bu çeşit film ve senaryo aşırmaları salgın hale gelir.</p>
<h3>Çifte Ölçülü Sorunu</h3>
<p>Ben hiçbir vakit, Türk sinemasının karanlık bir devrede oluşunu tek tek insanların beceriksizliğine bağlamadım. Aksine birçok yazımda, hatta fizikten örnek getirerek, sinemanın bir ‘bileşik kaplar’ kuralına uyduğunu, yani her alandaki durumumuzun tam ortalamasını sinemamızın ortaya koyduğunu belirttim. Ancak filmleri ve sanatçıları değerlendirirken, senin ‘batılı ölçü’ dediğin şey ile ‘bize göre’ değerlendirmenin pratik yönden sağlayabileceği hiçbir değişik sonuç olamaz. Bir Susuz Yaz’ı ele alalım ve bunu bir ‘batılı ölçü’yle değerlendirelim, bir de Susuz Yazı, çevrilişine kadarki Türk sinemasının içine oturtarak değerlendirelim. Çıkacak sonuç biraz değişik olsa bile, bu sonucu belirtmenin ne sinemacıya ne eleştirmeciye ne de, daha önemlisi, sinemamıza bir faydası dokunur. Kaldı ki bu, sinema eleştirmecisinin değil sinema tarihçisinin yapacağı ve belirli zamanlarda, belirli aralıklardan sonra yapacağı bir iştir. Sinema eleştirmecisinin bazı şeyleri kafalara vura vura söylemesi, aksine sayılmaz faydalar Sağlar.</p>
<p>Memlekete bol sayıda yabancı kötü filmin girmesini önlemek konusunda tek satır yazılmadığını söylüyorsun. Benim bildiğim, hiç olmazsa birkaç yıl öncesine kadar, ne vakit mevsim başında mevsimin yabancı filmlerinden söz açılsa; besmele gibi, mutlaka önce bundan bahsedilirdi. Kendi hesabıma ben de her seferinde bunu belirtmişimdir. Hatta, bazen bunun faydasına inanmayarak: Çünkü mesela bugün, yerli film sömürücülüğüne karşı, yerli film enflasyonuna karşı koymak için hemen hemen tek çare, kötüsüyle iyisiyle bolca yabancı filmin piyasaya sürülmesi kaldı. Dengeyi sağlarsa ancak o sağlayacak. Çöküntüyü başlatıp ancak sağlamların ortada kalmasını da yine o sağlayacak.</p>
<p>Bu bahislere yine döneceğiz sanırım; karşı karşıya geldiğimiz vakit de konuşuruz. Çünkü her birini, tamamıyla tarafsız bir tutumla ele alıp, hepsini tabii sonuçlarına kadar götürmek, kesin yargıya ancak ondan sonra varmak gerekiyor. Oysa şimdiye kadar bunu hiçbir vakit başaramadık sanırım; şu veya bu etki, şartların şu veya bu türlü oluşu buna pek imkan vermedi.</p>
<p>Ankara, 29/12/1997</p>
<p>Notlar:<br />
1. Halit Refiğ, Ulusal Sinema Kavgası (İstanbul, 1971), e. 35<br />
2. Refiğ, a.g.y., e. 37<br />
3. Nijat Özön, “1965’in Ortasında Eleştiri: Sinema 65 Denemesi’ (Yeni İnsan Yeni Sinema, sayı 3, Sonbahar 97)<br />
4, 5, 6. Refiğ, a.g.y., e. 10<br />
7. Refiğ, a.g.y., s. 87<br />
8. Refiğ’in senaryosunu Kemal Tahir ile birlikte hazırladığı film tasarısı.<br />
9. Bu yazı için bak. Nijat Özön, Karagözden Sinemaya, 2. Cilt (Ankara, 1995), s. 190-195<br />
10. Refiğ’den Özön’e: “Kardeşim Nijat,<br />
Sansür ile mücadele hakkındaki tekliflerin tabii iyi şeyler, ama gene senin de belirttiğin gibi buradaki tembel ve hamhalat heriflerin böyle bir sıkıntıya katlanıp altından kalkabileceklerini pek sanmıyorum. Gazetelerde yayımlanan beyanname, Tuncan (Okan) ile (Ali) Gevgili’nin fikriydi; bana gelip sinemacıları bir araya toplamamı söylediler. Teklif onlardan geldiğine göre herhalde ellerinde bir proje müsveddesi getirirler diye düşünüyordum. Ama maksatları, anlaşılan, sadece oturup sohbet etmekmiş. Sinemacılar arasında da ne demek gerektiğini derleyip toparlayacak bir kimse çıkmayınca gayret yine dayıya düştü. Elimde senin Dost’ta çıkan yazıların vardı (Dost’un 20 ve 21. Sayılarında, Mayıs ve Haziran 1959 çıkan bu yazılar için bak. Karagözden Sinemaya, 2. Cilt, s. 249-257). Onlara dayanarak orada bir şeyler karaladım. Geridekiler, imzalayanların isimlerini bile doğru dürüst bir sıraya sokamamışlar. (&#8230;)” (5 Temmuz 1960)<br />
11. Özön, Karagözden Sinemaya, 1. Cilt (Ankara, 1993), s. 76-79</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 4. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/yesilcam-1965-kirilma-noktasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1965’in Ortasında Eleştiri: Sinema 65 Denemesi</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/1965in-ortasinda-elestiri-sinema-65-denemesi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/1965in-ortasinda-elestiri-sinema-65-denemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2000 10:21:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=472</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / 1960&#8217;lı yılların sinema eleştirisi yönünden genellikle dikkatlerden kaçan bir olayı, Sinema 65 dergisinin yaklaşık bir yıllık serüvenidir. Önce, Yeni İnsan Yeni Sinema&#8217;nın geçen sayısında &#8220;1960&#8217;larda Sinema Dergisi Çıkarmak&#8221; adlı yazımızın başında sinema dergilerimizin 1956&#8217;dan 1966&#8217;ya dek özetlenen tarihine bir göz atalım. Oradaki zaman dizisi Yeni Sinema&#8217;nın çıkışıyla noktalanıyordu. O zaman dizisini bu on yıllık dönemin sonuna dek uzatırsak Görüntü (1966, Robert Kolej Sinema Kulübü&#8217;nün dergisi), Genç Sinema (1967, Ömer Pekmez), Özgür Sinema sonradan Ulusal Sinema (S. Şekeroğlu, Türk Film Arşivi&#8217;nin dergisi), As-Akademik Sinema&#8217;ya (Hayri Caner) dek uzanır. Kuşkusuz sinema eleştirisi sadece sinema dergileriyle sınırlı değil; hatta yurdumuzda, karabatak gibi batıp çıkan sinema dergilerinin kısa, düzensiz, araya uzun aralıklar giren yayım yaşamları göz önüne alınırsa, sinema dışındaki süreli yayınlarda (gündeliklerde, sanat ve siyasa dergilerindeki) sinema eleştirisi daha ağırlıklıdır. Ama Sinema 65, sinema eleştirisi alanında birçok yönden önem taşıyor. Önce, 60&#8217;lı yılların tam ortasında yer alıyor; sinemacılar-eleştirmenler çatışmasının yansımalarının ürünü, sonucu bu iki topluluk arasındaki kesin kopuşun önlenemezliğinin belgesi olmak özelliğini taşıyor; Türk sinemasının çeşitli sorunlarıyla ilgili kalıcı ve yararlı yazılara yer veriyor. Gelişmelerin Özeti Ama olayı kendi tarih çerçevesine oturtmak için, işe yine bir özetle başlayalım: 1950&#8217;lerin ortasında başlayan ve gelişen sinemacılar-eleştirmenler işbirliği, 1959&#8217;daki İstanbul Gazeteciler Cemiyeti&#8217;nin düzenlediği [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /</span> </em></p>
<p>1960&#8217;lı yılların sinema eleştirisi yönünden genellikle dikkatlerden kaçan bir olayı, Sinema 65 dergisinin yaklaşık bir yıllık serüvenidir. Önce, Yeni İnsan Yeni Sinema&#8217;nın geçen sayısında &#8220;1960&#8217;larda Sinema Dergisi Çıkarmak&#8221; adlı yazımızın başında sinema dergilerimizin 1956&#8217;dan 1966&#8217;ya dek özetlenen tarihine bir göz atalım. Oradaki zaman dizisi Yeni Sinema&#8217;nın çıkışıyla noktalanıyordu. O zaman dizisini bu on yıllık dönemin sonuna dek uzatırsak Görüntü (1966, Robert Kolej Sinema Kulübü&#8217;nün dergisi), Genç Sinema (1967, Ömer Pekmez), Özgür Sinema sonradan Ulusal Sinema (S. Şekeroğlu, Türk Film Arşivi&#8217;nin dergisi), As-Akademik Sinema&#8217;ya (Hayri Caner) dek uzanır. Kuşkusuz sinema eleştirisi sadece sinema dergileriyle sınırlı değil; hatta yurdumuzda, karabatak gibi batıp çıkan sinema dergilerinin kısa, düzensiz, araya uzun aralıklar giren yayım yaşamları göz önüne alınırsa, sinema dışındaki süreli yayınlarda (gündeliklerde, sanat ve siyasa dergilerindeki) sinema eleştirisi daha ağırlıklıdır. Ama Sinema 65, sinema eleştirisi alanında birçok yönden önem taşıyor. Önce, 60&#8217;lı yılların tam ortasında yer alıyor; sinemacılar-eleştirmenler çatışmasının yansımalarının ürünü, sonucu bu iki topluluk arasındaki kesin kopuşun önlenemezliğinin belgesi olmak özelliğini taşıyor; Türk sinemasının çeşitli sorunlarıyla ilgili kalıcı ve yararlı yazılara yer veriyor.</p>
<h3>Gelişmelerin Özeti</h3>
<p>Ama olayı kendi tarih çerçevesine oturtmak için, işe yine bir özetle başlayalım: 1950&#8217;lerin ortasında başlayan ve gelişen sinemacılar-eleştirmenler işbirliği, 1959&#8217;daki İstanbul Gazeteciler Cemiyeti&#8217;nin düzenlediği sinema şenliğine dek sürdü. Ancak şenliğin seçici kurulundaki sinema yazar ve eleştirmenlerinin bir bölüğünün yanlı tutumları, bu işbirliğine ilk darbeyi vurdu. 1960&#8217;tan sonra ortaya çıkan ve çoğu eleştirmenlikten gelme genç ve yeni yönetmenlerin kısa süre sonra karşılaştıkları eleştiriler, aradaki uçurumu derinleştirmeye başladı. Sinemayla ilgili ve gerçekte yapımcılarca hazırlanan sinema yasası tasarısı (1963); buna hazırlıksız yakalanan sinema çalışanlarının önce buna karşı çıkışları (Türk Sineması Danışma Kurulu, 1964); eleştirmenlerle toplantılar yaparak çıkış yolları aramaları; özellikle yeni yönetmenlerin ilk yapıtlarından sonrakilerinin eleştirilere uğraması üzerine dozu gittikçe artan bir eleştirmen düşmanlığına dönüşmesi birbirini izledi. Bunun sonunda, yapımcılar, kendi hazırladıkları tasarıya karşı çıkan, engellemeye çalışan; yeni yönetmenler de, yapıtlarını eleştiren bu toplulukta ortak düşmanlarını buldular. Bu düşmanlığı alabildiğine körükleyenler de, &#8220;ormana balta girer, sapı kendinden&#8221; atasözünü doğrularcasına, eleştirmenlikten sinemacılığa geçenlerdi. &#8220;Meydan Muharebesi&#8221;, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı&#8217;nca 1964 Aralığında İstanbul&#8217;da düzenlenen &#8220;Birinci Türk Sinema Şurası&#8221;nda verildi: Yeni yönetmenler, bu şuraya, yöneticisi oldukları ve sinemamızın tarihinde ilk kez greve gitmiş oln sinema işçileri ile bunların grevine yol açan yapımcıları biraraya getirip yazgı birliği yaparak girdiler. Şura, daha başlar başlamaz verdikleri ortak önergeyle, &#8220;sinemada fiilen çalışanlar&#8221;ın dışındaki herkesin toplantıdan çıkarılmasını istediler; bu istekleri kabul edilmeyince de şurayı gürültülü biçimde terkettiler. Sinemacılar ile eleştirmenler arasındaki &#8220;kan davası&#8221; böylece başlamıştı; ancak kan davasını başlatan yeni yönetmenler, hele yapımcılar bu sonuçtan hiç memnun değillerdi. Şuranın çalışmalarını engelleyemedikleri gibi, her zaman sinemayla ilgisizliğinden yakındıkları devletin sinema konusunda düzenlediği ilk geniş çaplı toplantıdan kaçmakla suçlandılar. Yeni yönetmenlerin, ilişkilerini sürdürebildikleri ancak iki eleştirmen (Giovanni Scognamillo ve Nijat Özön) kalmıştı; ancak gittikçe &#8220;patalojik&#8221; bir kılığa bürünen eleştirmen düşmanlığı karşısında bunun bile ne kadar süreceği pek belli değildi. Yapımcılar, bir avuç yeni yönetmenin kişisel kavgalarına alet olduklarını, eleştirmenleri karşılarına almakla büyük bir yanlış yaptıklarını düşünmeye başladılar; nitekim bir yıl sonra, 1965 seçimlerinin sonucu da eklenince, bu yönetmenlere uyguladıkları örtülü bir boykotla onları bir tür &#8220;cezalandırdılar&#8221;. Boşta kalan bu yönetmenlerin, davranışlarını ussallaştırmak için &#8220;kuram üretmeye&#8221; başlamaları da bunun sonucuydu.</p>
<p>Sinema 65 denemesi işte bu bağlamda ortaya çıktı. Yeni yönetmenlerin başını çeken Halit Refiğ&#8217;in bu denemeye katılmasının kaynağında, hem eleştirmenlerle kanlı bıçaklı olmanın getirdiği olumsuzluklar hem de yapımcıların bu durumdan hoşnut olmamalarının büyük et-kisi vardı. Böylece şura dolayısıyla ters tepkilere yol açan durumun bir ölçüde giderilmesi, yapımcılara eleştirmenlerle köprülerin tümden atılmadığının gösterilmesi erekleniyordu.</p>
<h3>Sinema 65&#8217;in Çıkışı</h3>
<p>1965&#8217;in başında İstanbul&#8217;da Sinema 65 adlı aylık bir sinema dergisi çıktı. Dergiyi Selim Sabit Pülten yayımlıyordu. Pülten, Toplum Kitabevi&#8217;nin sahibiydi ve bu kitabevinin yayın organı olarak 1962&#8217;de üç sayı çıkan Sine-Film dergisini yayınlamıştı. Daha sonra Toplum Kitabevi adını Set Kitabevi&#8217;ne çevirince, ilk derginin devamı olarak Sinema 65&#8217;i yayınlamaya başladı. Yazı işlerini Agah Özgüç&#8217;ün üstlendiği dergi, yerli ve yabancı sinemalara aşağı yukarı eşit ölçüde yer veriyor; Ali Gevgili&#8217;den Tarık Kakınç&#8217;a, Özgüç&#8217;ten Hayri Caner&#8217;e, Çetin A. Özkırım&#8217;a, Erdoğan Tokatlı&#8217;ya dek sinema yazarlarına sayfalarını açıyordu. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu sıralarda eleştirmenler ile sinemacılar, özellikle yönetmenler arasındaki gerginlik adamakıllı artmıştı; yönetmenlerden kimileri eleştirmenlere bir yaylım ateşi açmışlardı. Eleştirmenlerin gündeliklerde, öbür süreli yayınlarda ve zaman zaman çıkan sinema dergilerinde yerli sinemacılığa eğilmedikleri ya da az eğildikleri; yerli filmlerin eleşti-rilerine yabancı filmlere göre çok az yer verdikleri yolundaki yakınmalar artık bir suçlamaya dönmüş olarak sürüp gidiyordu. Bu suçlamaların başını Halit Refiğ çekiyordu.</p>
<p>1965 Şubatı&#8217;nın başında Giovanni Scognamillo, İtalyan Filmleri Haftası&#8217;nda filmleri tanıtıcı konuşma yapmak üzere Ankara&#8217;ya geldi. Birkaç gün sonra da Refiğ. Bu fırsattan yararlanarak Scognamillo, Refiğ ve Özön, bu konuda neler yapılabileceğini Refiğ&#8217;in önerisi üzerine görüştüler. Sonunda, Amerikan filmlerinin mahkeme sahnelerindeki &#8220;gerçeği, yalnız gerçeği söyleyeceğinize…&#8221; biçimindeki ant içmeye benzer bir tutumla, &#8220;yerli sinemanın, yalnız yerli sinemanın ele alınacağı…&#8221; bir dergi çıkarılması kararlaştırıldı. Sonra da, yeni bir dergi çıkarmaktansa, kararlaştırılan tutumu benimsemeye yatkın olan Pülten ile Özgüç&#8217;ün dergisinin bu çizgiyi izlemesini sağlamanın daha kestirme bir yol olacağı düşünüldü. Bütün sinema yazarları bu dergiye katkıda bulunmaya çağrılacaktı. Böylece derginin temel tutumu ve çizgisi, Ankara&#8217;da kararlaştırıldı; bunun ayrıntılarıysa, ağırlığı İstanbul&#8217;da olanlarla saptanacaktı. Refiğ&#8217;e göre derginin yaşaması temel olarak piyasadan abone ve ilan sağlanarak, bu konuda kampanya açılarak gerçekleştirilecekti. Piyasa denilen, sinemada çalışan herkes ve herşeyden önce de yapımcılardı. Scognamillo ve Özön&#8217;e, böyle bir girişimin ardında yapımcı baskısının yer almasını düşündüren de bu son durumdu ve bunun derginin tutumuna da yansımasından kuşkulanmaktaydılar. Ama &#8220;bir görelim bakalım&#8221; dediler.</p>
<h3>Sinema 65 Kılık Değiştiriyor</h3>
<p>Bu konuda önce Refiğ&#8217;den Özön&#8217;e şu mektup geldi:</p>
<p>&#8220;23 Şubat 1965</p>
<p>Kardeşim Nijat,</p>
<p>Ankara&#8217;da konuştuğumuz üzere geçen cumartesi günü dergi meselesini görüşmek üzere toplandık. Anlaştık. Bu konuşmaların tafsilatını Scognamillo sana bildirecektir. Yazı işleri sorumluluğu ona ait. İşin mali cephesi de düşündüğümüz gibi piyasa içinde hallolunabiliyor.</p>
<p>Bir zamanlar sinema konusunda çok yakın görüşlere varabilirken şimdiki geniş fikir ayrılıklarımız senin Türk sineması meselelerinden çok uzak kalmandan doğuyor bence… Gerek Türkiye&#8217;nin meseleleri gerek sinema meseleleri üzerine senin kadar büyük bir yatırımı olan bir kimsenin ters ve çıkmaz bir noktaya saplanıp kalmasının hepimiz için ne kadar kötü birşey olduğuna ve kısa bir çalışma süresi içinde senin yeniden doğru, faydalı ve olumlu bir rayda lokomotif haline geleceğine inanıyorum. Bu yüzdendir ki şimdiki ayrı görüşlerimize ve bir süre devam etmesi muhtemel ayrı düşünüş tarzlarımıza rağmen Türkiye ve Türkiye&#8217;de sinema gerçeklerinin bizi tekrar eskiden olduğu gibi aynı görüş noktasına getireceği kanısındayım.</p>
<p>Derginin yazı politikasını Scognamillo ile kararlaştırırsınız. Bu konuları da yeniden birlikte konuşabileceğimiz günlarin daha yakın bir zamanda olmasını diler, gözlerinden öperim. (…)&#8221;</p>
<p>Özön&#8217;den Refiğ&#8217;e:</p>
<p>&#8220;8 Mart 1965</p>
<p>Kardeşim,</p>
<p>Mektubunu cevaplandırmakta geciktim; ama Scognamillo&#8217;nun göndereceğini bildirdiğin mektubunu bekliyordum da onun için. Neyse iki gün önce Scognamillo&#8217;nun mektubunu aldım; bugün ikisini de cevaplandırmak üzere kolları sıvadım.</p>
<p>Dergi konusunun burada konuşulduğu şekilde orada da aynı çözüme ulaşmasından memnun oldum. Çözüme ulaşması bir merhale sayılır ya, asıl önemli olanı, derginin yayınına rağmen piyasanın mali desteğini devam ettirme olgunluğunu göstermesi. Bu konuda pek iyimser değilim ama, bunun önemi yok. Nasıl olsa kısa zamanda bu işin yürüyüp yürümeyeceği anlaşılacak. Şimdilik dileğimiz, ‘inşallah yürür’…</p>
<p>Bilmem, mektubunun ‘vaaz’ bölümüne tekrar dönmek gerekli ya da yararlı mı? Ancak birkaç noktaya dokunmadan geçmek istemem. Aradaki görüş ayrılığını Türk sinemasının meselelerinden çok uzak kalmama bağlıyorsun. Gerçekte ‘Türk Sinemasının On Yılı’ veya Türk Sineması Tarihi&#8217;ni yazarken bu meselelere ne kadar yakınsam (ya da uzaksam) şimdiki mesafem de o. Hatta o iki çalışmayla, bu meselelere biraz daha yakınlaştığımı söyleyebilirim. Bence bunu bir başka sebebe dayandırmak yerinde olur… Neyse bu konuda şimdilik anlaşabileceğimizi sanmıyorum; hele kendinin eskiden ve şimdi bulunduğun enlem ve boylam dairelerini düşünmek ihti-yacını duymadığın bir durumda…</p>
<p>Dergi konusunda Scognamillo ile varabileceğimiz sonuçları Gio sana iletecektir elbette. Sinema 65 ile depreşen yazı çalışmalarının geçici olmamasını da dilerim. (…)&#8221;</p>
<h3>Sinema 65&#8217;in İzlencesi</h3>
<p>Gio&#8217;dan Özön&#8217;e gönderilen 2 Mart 1965 günlü mektup derginin hazırlık çalışmalarının niteliğini ayrıntılarıyla yansıtır:</p>
<p>&#8220;Nijatçığım,</p>
<p>Ankara&#8217;daki beş günlük tatilden sonra yeniden gündelik rutin ve gündelik dertlerime saplandığımdan (…) sana daha önce yazamadım. (…) Kusuruma bakmazsın! İleride, daha doğrusu Nisan ayının başından sonra, sık sık mektuplaşmak için bol bol vaktim olacaktır. Kaldı ki Sinema 1965 dergisinde bana yardımcı olmak niyetinde ve isteğinde ise bu mektuplaşma zaruri olacaktır.</p>
<p>Evet, esas konuya geldik. Halit&#8217;in yazısında izah ettiği gibi, Ankara&#8217;da alınan prensip kararlarına dayanarak, buraya döner dönmez Sinema 1965 ile ilgili bir ön faaliyete giriştik. Halit&#8217;in evinde, derginin teknik sekreterliğni yapacak olan Agah Özgüç ile yapılan bir toplantıda aşağıdaki esaslar tespit edildi:</p>
<p>&#8211; Sürekli bir abonman kampanyasına girişmek;</p>
<p>&#8211; Derginin idari kadrosunu tespit etmek; yani: Sahibi: Selim Sabit Pülten &#8211; Yazı işleri müdürü: Giovanni Scognamillo &#8211; Teknik sekreter: Agah Özgüç &#8211; Ankara temsilcisi: Nijat Özön.</p>
<p>&#8211; Derginin muhteviyatını tespit etmek: Örneğin film türleri üzerine genel yazılar, haberler, yeni filmlerle [ilgili] set ropörtajları, yönetmenlerle konuşmalar, film eleştirmeleri, teknik konular, yönetmenlerin tanıtılması, filmografiler, oyuncular hakkında yazılar, istatistik bilgi ve yazılar gibi.</p>
<p>Muhakkak ki esas olan derginin tutumu ve politikasıdır. Bu hususta Halit ile hemfikiriz: Piyasadan, gerek abonman gerekse de ilanlarla yararlanmakla beraber, dergi objektif olacak, hiçbir mevcut teşekkülün organı sayılmayacak, yabancı sinemaya şimdilik yer vermeyecek, özellikle estetik bir nitelik taşıyacak.</p>
<p>Söylenmesi kolay, yapılması güç bir şey!</p>
<p>Yazarlara gelince: Dergi herkese açıktır, yeter ki yazılar tayin edilecek tutuma uygun olsun &#8211; karşıt fikirler de dahil olmak üzere. Birtakım arakadaşların peşinen katılmayacağını Tarık Dursun&#8217;dan öğrenmiş oldum: Tarık, Çetin Özkırım, Tanju Akerson. Buna karşılık Rekin [Teksoy] memnuniyetle yazacağını söylemiştir.</p>
<p>İstatistik bilgiler ve yazılar üzerinde önemle durmak istiyorum. Sinema konusunda en büyük eksikliklerden bunun olduğunu benden çok daha iyi biliyorsun. Fakat bu tarz bilgiler, bu tarz veriler nasıl elde edilir ve kimden? Derginin sürümünü genişletmek ve bu arada piyasanın önemli unsurlarından biri olan işletmecilere de hitap etmek gerekçesiyle, her ay vizyona giren başlıca filmlerin hasılatlarını gösteren bir tabloyu yayımlamayı uygun gördük. Oysa ilk baştan zorluklarla karşılaştık: Bu bilgileri herkesten (yapımcı, işletmeci, sinema sahibi) alabilmek imkansız birşey. Sence buna ne çare bulabiliriz?</p>
<p>Yazı konusuna gelince: Halit o meşhur yazı dizisine devam edecek; Agah haberlerle ve yeni filmlerle ilgili yazılarla meşgul olacak; ben ise yönetmenler hakkında etütler ve film eleştirmeleri yazacağım. Bu arada ilk vizyonunu Ankara&#8217;da yapan film olursa bu iş sana düşecek. Eleştiri yazıları için de pek tabii ki başkalarından da yararlanacağız.</p>
<p>Durum bu iken ve fiili olarak yazı işlerini Nisan ayından itibaren yöneteceğimden, senin samimi görüşlerini, bu işi olumlu bir şekilde yürütebilmek için neler yapılması gerektiğini bilmek isterdim.</p>
<p>Buna da ilave edeyim ki bu işe &#8211; bitmez, tükenmez iyimserliğim, iyi niyetim ve …saflığımla &#8211; girdim. Bu şekilde ve bizi ayıran noktalar dahi olsa, bir araya gelmekle bir şeyler başarabileceğimize, en azından Türk sinemasını gerçek ve ciddi bir açıdan izleyen ve eleştiren bir dergiyi yaşatabileceğimize inanmaktayım.</p>
<p>Fakat inanç kafi gelmez, amatör zihniyeti yetmez, salt iyi niyet bir çıkmaza daya-nabilir. Dolayısıyla, fazla uzatmadan, artık sözü sana bırakıyorum.&#8221;</p>
<p>Özön&#8217;den Scognamillo&#8217;ya:</p>
<p>&#8220;Ankara, 10 Mart 1965</p>
<p>Sevgili Gio,</p>
<p>Mektubunu aldım; çok teşekkürler. Cevap yazmakta biraz geciktim; ama son birkaç günün olayları birbiri ardından sökün edince gerçekten fırsat bulamadım. Akis&#8217;e yeniden yazmak gibi, beklenmedik bir teklifle karşılaştım. Arkasından Truffaut sökün etti. Hem Akis hem ajans (Anadolu Ajansı) hem de büyükelçilik (Fransa Büyükelçiliği) adına Truffaut&#8217;nun peşine düşmek icap etti. Ancak bugün nefes alabildim; hem Halit&#8217;in hem de senin mektubunu cevaplandırmaya koyuldum. Konuları maddeler halinde sıralamak daha pratik olacak galiba:</p>
<ol>
<li>Önce Sinema 65 macerasının ne kadar ömürlü olabileceği meselesine dokunmak istiyorum. Derginin yaşayabilmesi için gerekli mali desteğin kaynağı ile genel yayın politikasının birbiriyle bağdaşabileceğinden pek umutlu değilim. Bir süre giderse de, sonunda ‘şarklılık’ üstün çıkar, ‘ben kendi paramla kendime sövdürmem’ düşüncesi boy gösteriverir. Aslında sövmek diye bir şey söz konusu olamaz tabii ama, yorum sonunda buna varacak. Unutmayalım ki, ‘kralın sayın muhalefeti’ batıda, padişahın dalkavukluğu ise doğuda olan şeyler. Fakat bütün bunlara rağmen bu denemenin çekici olduğuna ve her şeye rağmen bu denemeyi yapmak gerektiğine inanıyorum. Bu arada yararlı bazı metinler elde kalırsa yeter de artar bile. Hatta kötümserliğimizde yanılmış olmamız, denemenin sandığımızdan çok uzun sürmesi de mümkün olabilir.</li>
<li>Derginin muhteviyatı konusunda sıraladıklarına eklenecek pek bir şey yok. Olsa olsa bunları birbirleriyle orantılı, ahenkli olarak yayımlayabilme çarelerini arayıp bulmak önemli; yani birinin öbürlerini bastırmadan hepsini düzenli olarak yapmak meselesi&#8230; Her sayıda mutlaka yer alacak olanlar ile zaman zaman girecek olan konular birbirinden iyice ayrılıp, düzeni bozmadan yürütebilirsek hem kendimiz hem de okuyucu bakımından yararlı bir disiplin sağlayabiliriz. Önümüzdeki yaz ayları için de ölgünlüğü birkaç &#8220;özel sayı&#8221; ile önleyebiliriz, tabii bunun için aşağı yukarı şimdiden hazırlanmak gerekir.</li>
<li>Derginin tamamıyla yerli sinemaya ayrılması üzerinde daha önce anlaşmıştık zaten. Doğru ya da yanlış, sinemamızın meselelerini gücümüzün yettiği ölçüde aydınlatmak, gerekirse birbirimizin yazdıklarını eleştirmek, bütün bunları yaparken yine doğru ya da yanlış, sadece sinemamızın yararına olduğunu sandığımız şeyleri savunmak&#8230;. Tutumumuz bu olmalı. Kendi yazılarımızda olduğu kadar başkalarının yazdığı yazıların da dergide yer alması ölçüsü olarak ‘taraf tutmamak, kötü niyetli olmamak ve reklam yapmamak’ göz önünde bulundurulmalı.</li>
<li>Dergi çalışmalarındaki iş bölümü çok iyi. Ben de kendi payıma düşeni yapmaya çalışacağım. İlk vizyonu burada çıkan filmleri izleyip, gerekirse bu filmlerin yönetmenleriyle ilgili filmografileri &#8211; senin de yardımınla &#8211; düzenlerim. Ayrıca genel konularda da yazı yetiştirmeye çalışacağım.</li>
<li>İstatistik bilgiler konusunda karşılaştığın güçlükler tabii bir şey; çünkü şimdiye kadar böyle bir şey yapılmamış, dolayısıyla alışılmamış, sinemacılarda &#8220;yasak bölge&#8221; gibi bir saplantı belirmiş. Bunun önüne geçmenin tek çaresi yine nazımızın geçebileceği birkaç sinemacıdan bu konuda derlenecek bilgilerin yayımlanmasıdır. Sanırım böyle beş altı sayılık bir yayın yapılabilse bunun zararlı bir şey olmadığı, aksine faydası dokunabileceği anlaşılacak, hatta öbürlerinden geri kalmamak için çekingenlik gösterenler bile keni rakamlarını yayımlatma yarışına gireceklerdir. Başka bir çaresi olabileceğini sanmıyorum bu işin.</li>
<li>Sinema ile İslamiyet arasındaki ilişkileri ele alan bir yazıdan bahsetmiş, bunun çevirisimi yapmanı teklif etmiştim. O yazının bulunduğu Bianco e Nero&#8217;yu bugün adresine postaladım. İlgi çekici bir yazı olduğunu sanıyorum. İslamlıkla ilgili terimler, özel adlar, Kuran&#8217;dan alınan parçalar üzerinde bir tereddüdün olursa, istersen çevirdikten sonra yazıyı bana gönder, bendeki kaynaklardan tamamlamaya çalışayım.</li>
<li>Bu ay dergiye yazı bakımından bir yardımım olabileceğini pek sanmıyorum; çünkü ayı hemem hemem ortaladık bile. Yine de ayın on beşinden önce bir şey yapabilirsem yetiştirmeye çalışacağım. Derginin baskı imkanlarını bilmediğim için yazıların en geç ne vakit elinize varması gerektiğini bilmiyorum.</li>
<li>Bundan sonra çıkacak sayılar konusunda şu iki işin yararlı olacağını sanıyorum: 1) Sayı basıma verilmeden önce derginin belli başlı yazılarının ne olduğunu bilirsem, muhtemel çakışmaları (ayın filmleri, konuların ele alınması) önlemiş oluruz; 2) Dergi yayımlandıktan sonra o sayının tenkidi.</li>
</ol>
<p>Dergi konusunda şimdilik bu kadar yeter sanırım. Hoş, yeni bir şey ortaya sürmedim zaten. Bunlar kendiliğinden gerekliliğini duyuran hususlar. Birkaç aylık denemeden sonra meseleyi topluca yeniden ele alır, gerekli düzeltmeleri, eklemeleri yaparız. (&#8230;)&#8221;</p>
<h3>Bir Aksi Tesadüf: &#8220;Vurucu Bir Eleştiri&#8221; Yazısı&#8230;</h3>
<p>Ankara ve İstanbul&#8217;da alınan kararlar, yazı işleri yönetmeni Agah Özgüç&#8217;ün &#8220;Mutlu Günlere Doğru&#8221; başlıklı başyazısında açıkalanarak Sinema 65&#8217;in Mart başında çıkan üçüncü sayısında uygulanmaya başlandı.</p>
<p>Ancak burada, bir aksi tesadüfün daha işin başında tedirginlik yarattığını belirtmek gerekir: Sinema 65&#8217;in yeni biçiminin piyasaya çıktığı günlerde, Özön&#8217;ün de sürekli yazarı olduğu Türk Dili&#8217;nin Mart sayısında &#8220;Vurucu Bir Eleştiri&#8221; adlı yazısı yayımlandı. Bu yazıda, Şura’dan sonra Yeşilçam&#8217;ın her türlü ölçüyü büsbütün kaçırarak, yerli yabancı yazın ürünlerini, yerli yabancı filmleri yağmaladıkları, yıldızcılığın alabildiğine arttığı; cinsel sömürü filmlerinin piyasada cirit attığı; yapımcıların Şura’daki Türk sinemasına çekidüzen verme girişimini tersine çevirip sinemayı kendi istedikleri kılığa sokmak istedikleri; üstelik buna devleti de alet etmeye çalıştıkları; bir bölük sinemacının da izleyicinin bu yoldan sömürüsüne uydurma &#8220;kuram&#8221;lar, &#8220;ideolojik&#8221; örtüler bulma çabasına giriştikleri bir dönemde bu gidişe dur demek gerektiği ileri sürülüyordu. Yazıya göre, eleştirmenler yönünden yapılabilecek tek iş, 1956&#8217;da olduğu gibi sert, hatta &#8220;vurucu&#8221; bir eleştiriye başvurmaktı. Nitekim yazı şöyle sona eriyordu: &#8220;1965 yılında Türkiye&#8217;de olduğu gibi, kendi çıkarları için sinemayı bir çıkmaza sürükleyen sinemacılar, ancak izleyicinin göstereceği bir tepkiyle yola getirilebilir. İzleyicinin tepkisini en çabuk ve en etkili olarak sağlamanın yolu da &#8216;vurucu&#8217; bir eleştiridir.&#8221; [1] Gerçekte bu yazı dergiye bir ay önce verilmişti; üstelik Türk Dili&#8217;nin bir önceki sayısında çıkan (ve yine o ta-rihten bir ay önce verilen) &#8220;Eleştirmen mi, Dalkavuk mu?&#8221; yazısının bir devamıydı [2]. Ama Scognamillo ile Refiğ&#8217;i epey telaşlandırmaya yetmişti.</p>
<p>Scognamillo&#8217;da Özön&#8217;e:</p>
<p>&#8220;İstanbul, 12 Mart 1965</p>
<p>Sevgili Nijat,</p>
<p>Mektubunu bugün öğlende aldım ve hemen cevap veriyorum.</p>
<p>Dün akşam Halit&#8217;lerde idim. Türk Dili&#8217;ndeki son yazını okuyunca tahmin edersin ki bizim Halit oldukça bozulmuş, endişeye düşmüştür; artık bizimle işbirliği yapamayacağını düşünmüştür. Gerçi o yazı beni de biraz sarstı. Prensip itibariyle vurucu eleştiriye pek taraftar olmadığımı yanılmıyorsam Ankara&#8217;da da sana belirtmiştim. Oysa benim bu hususta görüşüm fazla bir şey ifade etmez. Gerçek olan bir durum var: Bugün &#8211; ve özellikle gündelik basında &#8211; vurucu eleştiri yapmak imkansız gibi bir şey. Milliyet&#8217;in durumunu gördün; yıldızları kaldırdılar. Tuncan (Okan) haftada bir &#8211; ve haftanın en ilgi çekici olanı &#8211; eleştirmek; genel olarak Tarık Dursun&#8217;la birlikte düzenlediği film tablosu ile yetinmektedir. Cumhuriyet&#8217;te vurucu tenkit (pardon, eleştiri) pek arama. Akşam&#8217;a gelince de yukarıda dediğim gibi bu tarz mizacıma ve tutumuma pek uygun değil. Bir de Tercüman kaldı; fakat bildiğin gibi, oradaki arakadaş da (Tanju Akerson) pek serbest bir şekilde yazı yazamıyor. Tercüman hariç bir de Yeni İstanbul&#8217;daki Yücel (Çakmaklı) var ki, bana kalırsa o bizden ayrı bir dünyada yaşı-yor. (&#8230;)&#8221;</p>
<p>Scognamillo kaygılarını böylece belirttikten sonra, dergiyle ilgili konulara geçiyor.</p>
<p>&#8220;Ne ise, şimdi Sinema 65&#8217;e dönelim. Maceranın uzun ömürlü olması için elimizden geleni yapmaya hazırız. Üçüncü sayının başyazısında belirtildiği gibi dergi &#8211; kararlaştırılan prensiplere uyarak &#8211; ne şakşakçılık yapacak ne de sövecek. Kaldı ki, dediğin gibi, bu denemeyi yapmak gerekiyor ve &#8216;denemenin sandığımızdan çok uzun sürmesi de mümkündür.&#8217;</p>
<p>Derginin muhteviyatı, bahsettiğin &#8216;özel sayı&#8217; &#8211; ki bunlara taraftarım &#8211; konusunda ileride müştereken bir plan kuracağız.</p>
<p>Derginin üçüncü sayısı pek parlak sayılmaz, dolayısıyla Nisan sayısı için senden muhakkak &#8211; ve ayın yirmisinden önce &#8211; bir yazı istiyorum. Nisan sayısında Halit&#8217;in bir yazısı (seriye devam ediyor), Metin hakkında etüdümün son bölümü, Agah&#8217;ın Lütfi Akad&#8217;la yapacağı bir konuşma, ropörtajlar, bir iki film eleştirisi, haberler yer alacak; bunların yanına bir yazı ekleyebilirsen pek çok memnun olurum. (&#8230;)&#8221;</p>
<p>Özön&#8217;den Scognamillo&#8217;ya:</p>
<p>&#8220;15 Mart 1965</p>
<p>Sevgili Gio,</p>
<p>Mektubunu aldım. Dergi için hazırlayacağım yazıyla birlikte cevaplandırmak üzere bir kenara koymuştum. Yazıyı hazırlamak uzun süreceği için cevap da gecikecek di-yordum. Fakat nasılsa yazı çabucak çıktı, cevabı da böylelikle gecikmedi.</p>
<ol>
<li>Vurucu eleştirinin yararı üzerinde tartışılabilir tabii. Gerçekte bunun yararlı olup olmadığını zaman gösterebilir. Asıl önemli olan, vurucu eleştirinin birkaç elden bir-den aynı zamanda yürütülmesi; çünkü ancak bu şekilde bir sonuç alınabilir. Sen bugün ortada bunu yapacak durumda &#8211; şu ya da bu sebepten &#8211; pek kimse olmadığını söylüyorsun. Öyle de görünüyor. Ama ben Türk Dili&#8217;nde nihayet şöyle yapılsa daha iyi olur dedim; buna uyan çıkar veya çıkmaz ya da uymak ister de şartları buna elvermez, o başka mesele. Bununla birlikte ben kendi hesabıma her fırsat düştükçe vurucu eleştiride kararlıyım. Ama Halit&#8217;in bundan edişelenmesi için bir sebep de yok. Vurucu eleştirilerimi daha çok Akis&#8217;e, zaman zaman da Türk Dili&#8217;ne saklayacağım. Hem zaten Akis&#8217;te yeniden yazmayı da daha çok ‘vurucu eleştiri’ye elverişli olmasından dolayı kabul ettim. Bunu Halit&#8217;e de yazmıştım. Anlaşılan o, Sinema 65&#8217;te de aynı şeyi yaparım diye ürkmüş; şimdilik öyle bir şey düşündüğüm yok. Gönderdiğim yazı da, girse girse ‘yapıcı’ eleştiri bölümüne girer herhalde&#8230;</li>
<li>Derginin son sayısı, yazı azlığına ve tam yeni hazırlık safhasına rastlamasına rağmen öncekilerden daha derli toplu, umut verici. Ancak, derginin sayfaları arttırılmazsa bunun ilerisine de pek geçilemez gibime geliyor. İlanlar oldukça yer kaplıyor &#8211; biliyorum, bu aslında derginin yaşaması için bir zorunluluk. Ama sayfalar mesela yarım forma daha artırılırsa hem daha çok ilan konabilir hem yazıları daha çeşitli olabilir hem meseleler daha derinlemesine alınabilir, nihayet okuyucu da aylık bir dergiyi biraz daha şişman görmek ister. (&#8230;)&#8221;</li>
</ol>
<h3>Bir Yıllık Denemenin Sonucu</h3>
<p>Sinema 65, başlangıçta çizilen çerçeveye uygun olarak çalışmalarını on ikinci sayıya dek sürdürdü. Ancak, değişik sinema yazarlarının birleştikleri bir dergi olamadı. Yazarlar ile sinemacılar arasındaki bölünmüşlük öylesine derindi ki, Refiğ&#8217;in bulunduğu ve yalnız Türk sinemasına yer veren bir dergi, kimilerince kuşkuyla karşılandı. Yazarların, başını Refiğ&#8217;in çektiği yapımcılar-yönetmenlerce Sinema Şurası&#8217;ndan atılmak istenmesinin üzerinden ancak birkaç ay sonra böyle karşılanması da çok doğaldı. Nitekim, 1965 ortasında Sinematek Derneği&#8217;nin kurulması; genç yönetmenlerin kendilerini bu dernekten dışlanmış gibi duyumsamaları ve karşılık olarak Türk Film Arşivi&#8217;nde kümelenmeleri; Sinema 65&#8217;in kapanmasından hemen sonra Sinematek Derneği&#8217;nin organı Yeni Sinema&#8217;nın çıkışı, iki taraf arasında tartışmaların başlaması, köprülerin bütün bütüne atılmasını çabuklaştıracaktı. Bu konuda söylenebilecek tek şey: Yapımcılar-yönetmenler rüzgar ekmişlerdi, fırtına biçtiler&#8230;</p>
<p>Böyle bir durumda Sinema 65&#8217;te yazıların ağırlığı giderek birkaç kişinin &#8211; en çok da Scognamillo ile Özgüç&#8217;ün &#8211; omuzlarına bindi. Sinema 65&#8217;in on ikinci sayısındaki &#8220;Bir Dergiyi Yaşatmak&#8221; başlıklı yazı yeniden eski formüle, yani yerli ve yabancı sinemaların birlikte alınması formülüne dönüleceğini, ama Sinema 65&#8217;in ağırlıklı merkezinin yine Türk sineması olacağını; &#8220;eskisi gibi, Türk sinemasında dürüst, olumlu ve ilerici gayenin uğrunda bir çaba sarfedenlerin yanında mücadele edeceğini&#8221; belirtiyordu. Ama bütün bunlar bir dilek olmaktan ileri geçemedi. Çünkü daha çok, ilk 12 sayının dizini olarak çıkan ve ardı gelmeyen 13. sayıdan sonra dergi kapandı. Özön&#8217;ün 10 Mart günlü mektubunda belirttiği &#8220;bu arada yararlı bazı metinler elde kalırsa yeter de artar bile&#8221; umuduysa gerçekleşti. Geriye Türk sinemasını sanat, estetik, ekonomi gibi değişik açılardan ele alan kimi değerli yazılar kaldı. En önemlisi de şuydu: Scognamillo&#8217;nun Sinema 65&#8217;te ilk biçimlerini yayımladığı Metin Erksan, Memduh Ün, Halit Refiğ incelemeleri, sonradan geliştirilerek ve Lütfi Akad, Osman F. Seden, Atıf Yılmaz incelemelerinin de katılmasıyla, Türk Sinemasında Altı Yönetmen gibi çok önemli bir kitabın temelini oluşturdu.</p>
<p>29.06.1997</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Notlar:</p>
<ol>
<li>Bu yazı için bak. Nijat Özön, Karagözden Sinemaya, 2. Cilt, s. 44-46.</li>
<li>Bak. A.y., s. 40-44.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Sinema 65 &#8211; Konulara Göre Fihrist (Sinema 65&#8217;in son sayısından alınmıştır)</h3>
<p>DERGİ ÜZERİNE</p>
<p>&#8211; Yayın Devam Ediyor (Selim Sabit)                      1-3</p>
<p>&#8211; Mutlu Günlere Doğru (Agah Özgüç)                    2-3</p>
<p>&#8211; Noktalar (Selim Sabit)                                          4-3</p>
<p>&#8211; Basında Sinema 65                                                              4-16</p>
<p>&#8211; Hedef Türk Sineması (Nijat Özön)                       6-3</p>
<p>&#8211; Bir Dergiyi Yaşatmak (G. Scognamillo)                               11/12-3</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>GENEL KONULAR</p>
<p>&#8211; Türk Sinemasında Konu (İlhan Engin)                                                1-4</p>
<p>&#8211; Türk Sineması Nedir? (Halit Refiğ)                                      1-12, 2-7, 3-14</p>
<p>&#8211; Halkın İstediği, Halkın İstemediği (Tarık Kakınç)                               1-14</p>
<p>&#8211; Basın ve Siyaset (Tanju Akerson)                                       1-15</p>
<p>&#8211; Türk Toplumu ve Türk Sineması (Turan Ceyhun)                              1-16</p>
<p>&#8211; Daha Daha (Hakkı Özkan)                                                   2-3</p>
<p>&#8211; Türk Sineması Kanunu ve Sinemacılar (Refik Sönmezsoy)                 2-4</p>
<p>&#8211; Sorumluluk ve Gerekler (Orhan Elmas)                                              3-9</p>
<p>&#8211; Çemberleri Kırmak (Nijat Özön)                                          4-4</p>
<p>&#8211; Dokümanter Filmler (Hakkı Özkan)                                    5-3</p>
<p>&#8211; Sil Baştan (Nijat Özön)                                                        5-4</p>
<p>&#8211; Halk Eğitiminde Sinema (Selim Sabit)                                 5-8</p>
<p>&#8211; Filmciliğimiz, Nereden Nereye? (Yılmaz Kuzgun)                               6-4</p>
<p>&#8211; Dönme Dolap (Coşkun Şensoy)                                          6-11</p>
<p>&#8211; Genç Kuşak (Atilla Gökbörü)                                                             7-31</p>
<p>&#8211; Düşünce Hürriyeti ve Sinema (Pertev Bilgen)                      8-3</p>
<p>&#8211; Türk Filmciliği Üzerine (M. Kemal Derinkök)                     9-3</p>
<p>&#8211; Altına Hücum ya da Türk Sinemasında Enflasyon (Agah Özgüç)        10-3</p>
<p>&#8211; Önce Ekonomik Gerçekler (Ahmet Metin Öner)                  11/12-5</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SİNEMACILAR</p>
<p>&#8211; Antonioni İle (Coşkun Şensoy)                                                           1-7</p>
<p>&#8211; Metin Erksan, Sivralan&#8217;dan Berlin&#8217;e (G. Scognamillo)                         2-12, 3-10, 4-10</p>
<p>&#8211; Memduh Ün&#8217;ün Küçük Dünyası (G. Scognamillo)                              5-16, 6-18</p>
<p>&#8211; Halit Refiğ, Kadın ve Toplum (G. Scognamillo)                   8-18, 9-16, 10-16</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>SİNEMACILARIMIZLA KONUŞMALAR</p>
<p>&#8211; Halit Refiğ ile &#8220;Kırık Hayatlar&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Fevzi Tuna)    6-8</p>
<p>&#8211; Erdoğan Tokatlı ile &#8220;Son Kuşlar&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Agah Özgüç)               9-10</p>
<p>&#8211; Fevzi Tuna ile &#8220;Yasak Sokaklar&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Berna İlhan)                10-10</p>
<p>&#8211; Duygu Sağıroğlu ile &#8220;Bitmeyen Yol&#8221; Üzerine Bir Konuşma (Agah Özgüç)          10-22</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FİLMLER</p>
<p>&#8211; Batan Güneş                                                                        1-10</p>
<p>&#8211; Leopar                                                                                 2-10</p>
<p>&#8211; Gurbet Kuşları ile İlgili Bir Açıklama (Halit Refiğ)                              2-16</p>
<p>&#8211; Keşanlı Ali Destanı                                                                             5-21</p>
<p>&#8211; On Korkusuz Adam                                                                            5-22</p>
<p>&#8211; Karanlıkta Uyananlar Üstüne (G. Scognamillo)                   6-29</p>
<p>&#8211; Yeni Bir Dönemin Eşiğinde (Erhan Etiker)                          6-33</p>
<p>&#8211; Murtaza (Yılmaz Kuzgun)                                                   8-26</p>
<p>OYUN VE OYUNCULAR</p>
<p>&#8211; Oyunculuk Üzerine Bir Deneme (Yılmaz Güney)                                1-6</p>
<p>&#8211; Fikret Hakan (Saim Görken)                                                               6-26</p>
<p>&#8211; Sokaktaki Adam ya da Yılmaz Güney (Agah Özgüç)                           7-18</p>
<p>&#8211; Türk Sinemasında Oyun ve Oyunculuk (Cüneyt Arkın)      8-24</p>
<p>&#8211; Rejisör &#8211; Oyuncu Bağı (Tarık Kakınç)                                 9-6</p>
<p>&#8211; Türkan Şoray ve Tatlı Su Kahramanları (Agah Özgüç)        11/12-8</p>
<p>&#8211; Aktörlük, Türk Sineması, Ben (Tunç Okan)                        11/12-12</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FİLMOGRAFİLER/KRONOLOJİLER/BELGELER</p>
<p>&#8211; Türk Sineması Tarihi Kronolojisi                        3-4, 4-8</p>
<p>&#8211; 1965 Başından bu Yana Çevrilen Filmler                            4-13, 5-25, 6-24, 7-28, 8-31, 9-24, 10-26</p>
<p>&#8211; Başlangıcından Bu Yana Yerli Film Rejisörlerimiz               11/12-24, 5-7</p>
<p>&#8211; Metin Erksan&#8217;ın Filmografisi                                               5-11</p>
<p>&#8211; Orhan Günşiray&#8217;ın Filmografisi                                           5-24</p>
<p>&#8211; Memduh Ün&#8217;ün Filmografisi                                                7-11</p>
<p>&#8211; Fikret Hakan&#8217;ın Filmografisi                                                7-25</p>
<p>&#8211; Genç Kuşak Sineması                                          8-13</p>
<p>&#8211; Halit Refiğ&#8217;in Filmografisi                                    11/12-20</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>OLAYLAR</p>
<p>&#8211; Haberler                                                                                                              4-7, 5-14, 6-34</p>
<p>&#8211; Turgut Demirağ&#8217;a İkinci Açık Mektup (Erhan Etiker)                                          7-3</p>
<p>&#8211; Merkez Film Kontrol Komisyonu Kimlerden Yanadır? (A. Onaran)   7-5</p>
<p>&#8211; 2. Antalya Film Festivali&#8217;nin Gerçek Yüzü (Hayri Caner)                    7-22</p>
<p>&#8211; İzmir Film Festivali Sonuçları (Berna İlhan)                                        9-21</p>
<p>&#8211; Sinematek Gösterilerine Başladı                                                          10-14</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YAYINLAR</p>
<p>&#8211; Sinema El Kitabı (Türker Acaroğlu)                     2-17</p>
<p>&#8211; Sinema Yayınları (Akif Arkış)                                             13-2</p>
<p>&#8211; Soruşturmalar                                                      6-14, 7-16, 8-11</p>
<p>&#8211; Film Değerlendirme Tabloları                                              1-10, 2-10</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>FİLM HİKAYELERİ</p>
<p>&#8211; Çirkin (İ. H. K.)                                                   8-28</p>
<p>&#8211; Katil Yakalandı (İ. H. K.)                                     9-27</p>
<p>&#8211; Değiştirme (Hakkı Özkan)                                   10-8</p>
<p>&#8211; Yaşamak İçin Öldüler (Tahsin Konur)                                13-6</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/1965in-ortasinda-elestiri-sinema-65-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1960’larda Sinema Dergisi Çıkarmak&#8230;</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/1960larda-sinema-dergisi-cikarmak/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/1960larda-sinema-dergisi-cikarmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2000 15:36:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=449</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / Her sinema dergisi elinde olmaksızın gününün koşullarını yansıtır; elden geldiğince de bu koşulları aşıp geleceğe yönelmek ister. 1997’nin ilk çeyreğini bitirirken çıkan Yeni İnsan Yeni Sinema da öyle. Adı bile bunu yansıtmıyor mu: Yeni insanların yeni sineması… Okurlar, “Çıkarken” başlıklı yazıda bu yeni derginin çıkış ereğini, izlencesini, bunun temelinde yatan görüşleri bulabilirler. Bu, 1990’ların sona erip 2000’li yıllara geçişteki bir sinema dergisi. Peki, geçmişe göz attığımızda, örneğin 1960’lardaki sinema dergilerini çıkaranların görüşleri nelerdi? Aşağıda, hazırlıkları yapılmış ama çıkamamış bir dergiyle bunu örneklemeye çalışacağız. Ama, örneği bir tarih çerçevesine oturtmak için önce kısa bir anımsatma: İlk “ciddi” sinema dergisi 1956 martında yayımlandı (Sinema, Nijat Özön, Halit Refiğ); sonra onu Sinema-Tiyatro (1959, Şahin Tekgündüz), Sinema 59 (1959, Çetin A. Özkırım), Si-Sa (1960, Ş. Avni Ölez, Hayri Caner), Yedinci Sanat/Yeni Sinema (1960, Tarık Kakınç, Ali Gevgili), Sine-Film (1962, Selim Sabit Pülten, Agah Özgüç) izledi. Bunların sonuncusu dışında hepsi aylık, büyük çoğunluğu gazete ya da küçük gazete boyunda dört yapraklık, çoğu cep harçlıkları birleştirilerek yayımlanan, deyiş yerindeyse “amatör ruhuyla”, bayrak yarışında olduğu gibi elden ele aktarılarak yayımlanan dergilerdi. Sine-Film’den sonra araya üç yıllık bir boşluk girdi. 1964’ün sonunda Güzel Sanatlar Akademisi Kulüp Sinema 7’nin yayını Film (Sami Şekeroğlu; ancak 3 sayı) [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="color: #993300;">Nijat Özön /</span> </em></p>
<p><em>Her sinema dergisi elinde olmaksızın gününün koşullarını yansıtır; elden geldiğince de bu koşulları aşıp geleceğe yönelmek ister. 1997’nin ilk çeyreğini bitirirken çıkan Yeni İnsan Yeni Sinema da öyle. Adı bile bunu yansıtmıyor mu: Yeni insanların yeni sineması… Okurlar, “Çıkarken” başlıklı yazıda bu yeni derginin çıkış ereğini, izlencesini, bunun temelinde yatan görüşleri bulabilirler. Bu, 1990’ların sona erip 2000’li yıllara geçişteki bir sinema dergisi. Peki, geçmişe göz attığımızda, örneğin 1960’lardaki sinema dergilerini çıkaranların görüşleri nelerdi? Aşağıda, hazırlıkları yapılmış ama çıkamamış bir dergiyle bunu örneklemeye çalışacağız. Ama, örneği bir tarih çerçevesine oturtmak için önce kısa bir anımsatma: İlk “ciddi” sinema dergisi 1956 martında yayımlandı (Sinema, Nijat Özön, Halit Refiğ); sonra onu Sinema-Tiyatro (1959, Şahin Tekgündüz), Sinema 59 (1959, Çetin A. Özkırım), Si-Sa (1960, Ş. Avni Ölez, Hayri Caner), Yedinci Sanat/Yeni Sinema (1960, Tarık Kakınç, Ali Gevgili), Sine-Film (1962, Selim Sabit Pülten, Agah Özgüç) izledi. Bunların sonuncusu dışında hepsi aylık, büyük çoğunluğu gazete ya da küçük gazete boyunda dört yapraklık, çoğu cep harçlıkları birleştirilerek yayımlanan, deyiş yerindeyse “amatör ruhuyla”, bayrak yarışında olduğu gibi elden ele aktarılarak yayımlanan dergilerdi.</em></p>
<p><em>Sine-Film’den sonra araya üç yıllık bir boşluk girdi. 1964’ün sonunda Güzel Sanatlar Akademisi Kulüp Sinema 7’nin yayını Film (Sami Şekeroğlu; ancak 3 sayı) bir yana bırakılırsa, ertesi ay Sinema 65’ten geçerek (S. S. Pülten, Giovanni Scognamillo, A. Özgüç) 1966 martında Sinematek Derneği’nin yayın organı Yeni Sinema’ya (Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Kocabaşoğlu [Hüseyin Baş], sonra Onat Kutlar) ulaşıldı. Böylelikle sinema dergiciliği bir bakıma arkasını bir kuruluşa dayayarak profesyonelliğe adım atmış oldu. Aşağıda sunduğumuz örnek, işte tam bu iki dönem arasında, üç yıl sürdüğünü söylediğimiz boşluk sırasına, 1962 eylül/ekimine rastlıyor. O yıllarda bir sinema dergisinin hazırlıklarının nasıl yapıldığını, parasal temellerini, yayımlamakla varılmak istenen ereği, bunun temeli olan görüşleri yansıtıyor. Aralarında 35 yıllık bir uzaklık bulunan iki girişimin benzerliklerini ve ayrılıklarını ortaya koymayı okurlara bırakmak daha doğru oluruz sanırız.</em></p>
<p><em>N.Ö.</em></p>
<p><em>14.04.1997</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İstanbul, 29 Eylül 1962</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Yazılarınızdan yararlandığım, hepsini ilgiyle izlediğim için, sizinle eskiden beri tanışmak isterdim. Bu mektup, her şeyden önce böyle bir ilgiyi kurabilirse sevineceğim.</p>
<p>1 aralıktan itibaren aylık bir sinema dergisi çıkarmaya başlayacağım. Değişim boyunda, 16 sayfa olacak. İç düzenini Said Maden yapacak. Dergiye çeviri yapmayı kabul edenler arasında Onat Kutlar, Selahattin Hilav, Adli Moran gibi değerli arkadaşlar var. Ali Gevgili, Çetin Özkırım, Erdoğan Tokatlı, Tarık Kakınç’la konuştum. Yazmayı, fikir vermeyi kabul ettiler. Öteki yazarları tanımadığım için daha konuşamadım. Yakında ilgi kuracağımı umuyorum.</p>
<p>Sizin de bildiğiniz gibi, bu konuda daha önce yayımlanmış dergiler, kısa bir süre içinde kapandılar. Ben, bu dergiyi sürekli olarak çıkarmak istiyorum. Telif, çeviri ücretleri ve kişilerle birlikte derginin sayısı 1.500 liraya malolacak. Basın İlan Kurumu, yedinci sayıdan itibaren ayda 1.200 lira verecek. Bu konuda Mehmet Seyda ile görüştüm (Mehmet Seyda, Basın İlan Kurumu’nda ilan dağıtımı ve kontrolüyle görevlidir). İlk altı sayıyı aksatmadan çıkarabilirsem, derginin geleceğini kurtarmış olacağım; sürekli çıkabilecek. İlk altı sayı için de gerekli özel ilanı temin ettim, böyle bir derginin çıkmasını sağlayacak imkanları buldum.</p>
<p>Bu dergiye sizin de sürekli olarak yazmanızı çok isterim. Hatta, her sayıya yalnız birkaç yazı göndermenizi değil, zaman zaman “müdahele” etmenizi, fikir vermenizi de isterim. Aklıma gelen bazı soruları aşağıda sıralıyorum. Bana bu konularda (ve sizin aklınıza gelebilecek başka konularda) fikrinizi yazarsanız çok sevineceğim.</p>
<p>1. Derginin adı ne olabilir? Benim aklıma Görüntü kelimesi geliyor; ne dersiniz?<br />
2. Kendileriyle konuştuğum birkaç arkadaş, derginin yalnız sinema dergisi değil, sinema-tiyatro dergisi olmasının daha uygun olacağını söylediler. Yalnız, bu arkadaşların sinemadan çok tiyatroyla ilgilenen arkadaşlar olduğunu belirteyim. Ben, konular dağılınca sinemanın da tiyatronun da gerektiği gibi işlenemeyeceğini, derginin “yüzeyde” kalabileceğini düşünüyorum. Onlar da, büyük boyda 16 sayfayı dolduramayacağımı, bazı “şişirme” yazılar koymak zorunda kalacağımı belirtiyorlar. Dergide tiyatroya da yer verilirse, okuyucu sayısının artacağını, sinemayla daha çok okuyucunun ilgileneceğini söylüyorlar. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?<br />
3. Dergiya kapak koymak gerekli mi? Ben Değişim ve a dergisi biçiminde bir dergi hazırlamayı düşünüyordum. Ali Gevgili ve Erdoğan Tokatlı, muhakkak kapak koymam gerektiğini söylediler. Cengiz Tuncer ise onların bu fikirlerine “şiddetle” karşı koydu.<br />
4. Hangi yazarlarla ilgi kurulabilir? Gerçi ben bir okuyucu olarak yıllardır bütün eleştirmecilerin yazılarını okuyorum; ama siz bu işin içindesiniz. Kimleri “tavsiye” edebileceğinizi bilmek isterim. Vereceğiniz adlar da aramızda kalır.<br />
5. Dergide neler yapılabilir? Daha çok haber ve röportaja (tabii ciddi röportaja) yer veren bir tutumla mı, yoksa daha “akademik” bir havayla mı hareket etmeli?<br />
6. Her sayı, iki sayfayı bir senaryoya ayırmak iyi olur mu? Her sayı bir filmi ele almak, kısaca özetini vermek ve önemli bir bölümünü senaryo olarak vermek nasıl olur? O filmden bol fotoğraflar da eklenebilir.<br />
7. Siz ne gibi yazılar gönderebilirsiniz? Gerekirse, yazılarınıza ekleyebilecek bazı fotoğraflar (iade edilmek şartiyle tabii) temin edebilir misiniz?<br />
Bir de maddi sorun var:<br />
8. Size ne kadar telif ücreti vermemi istersiniz? Gerçi kitap ücretleri hakkında bilgim var, ama dergi yazıları için verilen ücretin ne olduğunu pek bilmiyorum. İlk altı sayıya vereceğiniz yazıların yedinci sayıdan itibaren almanız mümkün olacak mı? (Yani, yedinci sayının ücretini yollarken birincisinin de, sekizinci sayınınkiyle birlikte ikincisinin ücretini yollamamda bir sakınca var mı? Basın İlan Kurumu meselesi… Ama bunu uygun bulmazsanız, ben birinci sayıdan itibaren bir imkan yaratır ve telif ücretinizi derhal gönderirim.)</p>
<p>Bu sorularımı cevaplandırırsanız çok sevineceğim. Derginin iyi olmasını istiyorum; sizin vereceğiniz fikirlere çok güvenim var.</p>
<p>(…) Biraz uzunca oldu galiba. Vaktinizi aldığım için özür diler, göstereceğinizi umduğum ilgiye şimdiden teşekkür ederim.</p>
<p>Selamlar</p>
<p>Ülkü Tamer</p>
<p>* * *</p>
<p>Ankara, 20 Ekim 1962</p>
<p>Sayın Ülkü Tamer,</p>
<p>29 Eylül 1962 günlü mektubunuzu [Yön’den] ancak dün verdiler. Elimde olmayan bu gecikmeden dolayı özür dilerim. Mektubunuzda belirttiğiniz iyi duygulara içten teşekkürler. Sorularınızı cevaplandırmaya çalışacağım.</p>
<p>Her şeyden önce, yeni bir sinema dergisinin yayımı işine, önceki örneklerin cesaret verici olmamasına rağmen, el atmış olmanıza çok sevindim. Bir sinema dergisinin, bütün güçlüklere, elverişsiz şartlara rağmen varlığı, çok gerekli. Derginin maddi yaşama şartlarını da önceden bir düzene sokmanız, önceki denemelerden uzun ömürlü olmasını sağlayabilir.</p>
<p>Mektubunuzda sorduklarınızdan çoğu, bana kalırsa birbirine çok bağı; ancak, önceden kararlaştırılacak bir temele göre cevabı da değişebilecek şeyler. Örneğin, derginin adı, dergiye kapak koyup koymamak, derginin “hava”sı gibi… Bence bütün mesele, derginin kimler için çıkarıldığını, okuyucu kütlesinin kimlerden meydana geleceğini kararlaştırmak. Bir bakıma, mektubunuzun baş tarafında derginin maddi yaşama şartlarını sağladığınızı belirten kısmındaki hesap gerçekleşirse, dergiyi hiçbir “taviz” vermeden çıkarabileceğiniz anlaşılıyor. O vakit, dergiye tamamiyle “akademik” hava da verilebilir, kapak koymaktan da vazgeçilebilir; belirli bir ilgililer topluluğunun dışında bilinmeyen “görüntü” adı da kullanılabilir. Yalnız, bu durumda, derginin sınırlı bir okuyucu topluluğunu aşabileceğini sanmıyorum. Bu belirli okuyucu topluluğu da, böyle bir dergi olmasa da yabancı yayınlardan sinemayı izleyebilecek kişiler ya da sinemayla çok ilgilenmekle birlikte yabancı dil bilmeyen kimseler olacak ki, bunların kalabalık bir topluluk meydana getirdiklerini hiç sanmıyorum. Nitekim, biz Sinema dergisini çıkarırken, o zamanki şartlar içinde kalabalık bir okuyucuya ulaşmanın imkansız olduğunu göz önüne alarak, derginin o zamanki basım masraflarının da çok az oluşundan yararlanarak, sayfaların azlığını da hesaba katarak, okuyucu konusunu hiç önemsememiş, sayfaları en yararlı olduğuna inandığımız yazılarla doldurmaya çalışmıştık. Fakat, aradan geçen altı yılın sonunda ve bu aradaki denemelerin ışığında, artık mümkün olduğu kadar geniş bir okuyucu kütlesini dergiye kazanmanın zamanı geldiği düşüncesindeyim. Bundan dolayı, sorularınızı bu açıdan cevaplandıracağım.</p>
<p>1. Yukarıda da belirttiğim gibi, “görüntü” kelimesinin sinemayla olan ilişkisi pek az kimsece bilinmektedir. Bunun yerine doğrudan doğruya sinemayı akla getirebilecek bir adın seçilmesinin daha yerinde olacağını sanıyorum.<br />
2. Derginin bir sinema-tiyatro dergisi olarak yayımlanmasına tamamıyla karşıyım. Tiyatro, şu son yıllarda, yurdumuzda büyük bir gelişme gösterdi. Tiyatro çalışmaları alabildiğine hızlandı. Dergiyi hem sinemayı hem de tiyatroyu kapsayacak biçimde yayımlamaya kalkışılırsa, bence, şöyle bir sonuç meydana gelecek: Ya sinema ile tiyatroya eşit yer ayrılacak ki, o vakit tiyatro konularına, çalışmalarına hakkıyla yer verilemeyecek ya da bu yer hakkıyla sağlanacak, o vakit de sinema dergide ancak sembolik bir yer tutacak. Yani her iki durumda da, birinden biri “üvey evlat” muamelesi görecek. Sizin, herşeyden önce bir sinema dergisi yayımlamak amacıyla yola çıktığınıza göre, kendi başına bir dergiye ihtiyaç gösteren tiyatroyu, bu çabayı göze alacak olanlara bırakıp bütün gücünüzü sinemaya vermeniz bence daha doğru olur. Bu durumda, 16 sayfanın doldurulamayacağı, “şişirme” bazı yazılara yer verilmek gerekeceği düşüncesine gelince, derginin aylık oluşu, mizanpaj gerekleri, bol resim koymak gereği, nihayet yapılacak bir sürü işin bulunuşu karşısında, yer bolluğundan çok, yer darlığından sıkıntı çekeceğinizi sanırım. “Şişirme” yazı tehlikesi ise, bence bambaşka bir konu; “şişirme” yazı yazarın tutumuna bağlı; yer bol da olsa dar da olsa “şişirme” yazı tehlikesi her vakit var.<br />
3. Derginin mümkün olduğu kadar geniş okuyucu topluluğuna ulaşması ilkesi kabul edilince, kapağın da bunda önemli bir rol oynayacağını sanıyorum. Yalnız şu var: Kapak esası kabul edilirse, kapağın doğru dürüst bir şey olması gerekir; yoksa sırf kapak koymuş olmak için durumu idare etmek hiçbir şeye yaramaz herhalde. O vakit, dergiyi kapaksız çıkarmak daha yerinde olur.<br />
4. Önce şunu belirteyim: Kendim de dahil olmak üzere, sinema yazarlarımızın son iki üç yıl içindeki çalışmalarından hiç memnun değilim. Hepimiz, ağır hafif, bir uykudayız. Kısa bir canlılık döneminden sonra hepimizde bir uyuşukluk var. Bazen bu uyuşukluğu sahte bir öfkeyle, hırçınlıkla örtmeye çalışıyoruz, sonra yine uykumuza, uyuşukluğumuza dönüyoruz. Böyle olunca, yayımlayacağınız dergi, yazarlarımızdan ne kadar yararlanacaksa, sinema yazarlarımız da dergiden o kadar, hatta daha fazla yararlanabilecektir. Bu durumda, bence asıl yük size düşüyor: Sinema yazarlarını uyuşukluklarından kurtarmak, uykularından uyandırmak, yeni uyuşukluklara, uykulara dalmadan ilgilerini sürekli kılmak, büyük ölçüde, sizin çabanıza bağlı. En büyük güçlüğü de bu konuda çekeceğinizi sanıyorum. Her dergi yayımlanışının başlangıcında uyanan ilginin devamını sağlayabilirseniz, bunu gerçekleştirmek mümkündür. İkinci bir nokta, sinema yazarlığına, bilinenlerin dışında yeni kimseleri, gençleri kazandırmaktır. Bunun için de, mektubunuzda adlarını saydığınız kişiler ve benim bunlar dışında aklıma gelen Tuncan Okan, Giovanni Scognamillo, Rekin Teksoy’dan da yararlanmakla birlikte, adı duyulmamış, hatta bu alanda tek yazısı çıkmamış, fakat buna hevesli ve yeteneği olan gençleri arayıp bulmak, desteklemek de gerekir. Bunda da size oldukça iş düşecek. Tanıdıklardan, okuyucu mektuplarından, okuyucular arasında yapılacak soruşturma ve yarışmalardan böyle birkaç kişinin bulunup çıkarılması bile büyük bir kazanç olacak.<br />
5. Mektubunuzun en önemli sorusu herhalde bu olsa gerek. Derginin “hava”sı ne olmalı? Yukarıdan beri söylediklerimden anlaşılacağı gibi, “akademik” havanın aleyhindeyim. Bence, en iyi tutum, “akademik” hava ile ciddi sayılmayacak, geniş kütleleri karşısına alan sinema dergilerinin arasında yer alan ortalama bir tutumdur. Bunun en iyi, en başarı kazanmış örneği de, İngilizlerin Films and Filming, Fransızların bir zamanlar yayımladıkları Ecran Français, İtalyanların Cinema dergileridir. Pek tabii ki bu dergilerin formülünü kendi şartlarımıza, gerçeklerimize uydurmak gerek. Bu nasıl olur? Her şeyden önce derginin, kendi sinemamızı ağırlık noktası olarak alması gerek. Bu, çeşitli sebeplerden gerekli. Birincisi, Türkiye’de yayımlanan bir sinema dergisinin ilk görevi, Türk sinemasının meseleleriyle uğraşmak, bu meseleleri aydınlatmak, bu sinemanın yanlış adımlarını düzeltmeye çalışmak, bunun için mücadele etmek olmalı. Okuyucunun ve yine bir anlamda okuyucu sayılan sinemacının ve seyircinin ilgisi her şeyden önce Türk sineması konusunu işlemekle sağlanır. Bana kalırsa, dergi bunu hareketli, canlı, hatta çok zaman “kavgacı” bir davranışla yapmalı. Böylelikle meseleler daha açık olarak ortaya konabilir; sinemacıyla ve sinema seyricisiyle daha yakın bir ilişki kurulabilir; okuyucu topluluğunun sınırı daha genişleyebilir. Kaldı ki, böyle bir tutum sadece bir “kavga etmek için kavga” isteğinden de gelmiyor; sinemamızın şartları bunu gerektiriyor. Bugün ortadaki gerçek şu: Türkiye, sinemaya susamış bir pazar halinde; birkaç yıldır sürekli olarak 150-200 arası film çeviriliyor. Yapımcılar, Türk seyircisinin bu ihtiyacını sömürmekten başka bir şey düşünmüyor; en iyi sayılan rejisörler, ister istemez bu sömürme işine katılıyorlar. Bu bakımdan, Türkiye’de yayımlanan bir sinema dergisinin ilk işi, bu kötü eğilimle mücadele etmek, yapımcıyı da, rejisörü de, seyirciyi de, ilgilileri de ayıltmak.<br />
Bunun yanında, yine bu konuyu destekleyen açık oturumlar, soruşturmalar, röportajlar hem okuyucu çekmek hem de derginin canlılığını sağlamak bakımından yararlı olabilir. Bol resim, haber de aynı şeyi sağlayabilir. Bütün mesele, bunların belirli bir tutuma, yukarıda belirtilen tutuma göre yapılmasında. Derginin sayfa düzeni (mizanpajı) da buna uygun olarak çekici, göz alıcı bir şekilde düzenlenirse çok iyi olur.<br />
Okuyucularla yakın bir ilgi kurmak için, klasik okuyucu sütunundan ayrı, aydınlatıcı, yol gösterici, bilgi verici bir okuyucu sütunu açmak, okuyucunun sinema konusundaki müşküllerini çözmek de yine okuyucunun dergiye bağlanmasını sağlar. Sinemacıların, eleştirmecilerin ayın filmlerini topluca değerlendirmeleri de yine aynı ilgiyi sağlayabilir. Mevsim sonunda yine sinemacılar, eleştirmeciler, okuyucular arasında mevsimin en iyi filmlerinin değerlendirilmesi yapılabilir.<br />
Çevirilere gelince, bunlar da yine, bizim sinemamızın meselelerini aydınlatıcılığı, bu meselelerin çözümüne yardımcı oluşu bakımından seçilmelidir. Çok genel özellikte, havada kalan bir sinema yazısının çevirilmesinde herhangi bir fayda göremiyorum. Bununla birlikte, istenirse, temel sinema kitaplarından biri ek ya da tefrika olarak verilebilir. Bu bir hacim meselesi.<br />
6. İki sayfalık bir senaryonun faydalı olacağını sanmıyorum. Yalnız diyalog vermek; film konusunda fazla bir şey öğretmeyecek teknik ayrıntılı iki sayfalık senaryo vermek de, okuyucunun zihnini karıştırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. İki sayfayı, önemli bir filmin fotoğraf ve resim-altlarıyla tanıtılmasına ayırmak, senaryo örneği vermekten daha yararlı olduğu gibi, daha çekici de olur.<br />
7. Derginin ilk sayıları için, şimdilik, özellikle yerli sinema üzerine makale göndermekten fazla bir şey yapabilecek durumda değilim. Elimde, bir an önce bitirilmesi gereken iki kitap siparişi var. Yön’ün her hafta ortalama dört sayfasını doldurmak ve asıl işim de buna eklenince, şimdi “maddeten” daha fazlasını yapabilecek durumda değilim. Fakat önümüzdeki iki-üç ay içinde tamamlanacağını hesapladığım kitaplar elden çıkınca daha elverişli durumda bulunacağım. Bununla birlikte, şimdi bile, çok gerekli ve beklenmedik olaylarla ilgili çalışmalarda elimden geldiği kadar yardım edebilirim. Fotoğrafları bulabildikçe gönderebilirim.<br />
8. Telif ücreti konusunun üzerinde durmaya, anlaşmaya varmaya değer bir mesele olduğunu sanmıyorum. Bu konu, derginin imkanı ölçüsünde çözülebilir.</p>
<p>(&#8230;) Oldukça uzayan mektubu burada keseyim. Nasıl olsa bu konularda üzerinde durmamız gereken meseleler her zaman ortaya çıkacak. Bir yardımım dokunabilirse çok sevinirim. başarı dilekleriyle, sevgi ve selamlar.</p>
<p>Nijat Özön</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/1960larda-sinema-dergisi-cikarmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onat Kutlar ile İlgili Birkaç Belge</title>
		<link>https://yenifilm.net/2000/12/onat-kutlar-ile-ilgili-birkac-belge/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2000/12/onat-kutlar-ile-ilgili-birkac-belge/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2000 13:48:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[nijat özön]]></category>
		<category><![CDATA[yeni insan yeni sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=419</guid>
		<description><![CDATA[Nijat Özön / Çok yönlü bir sanatçı olan Onat Kutlar, bu yeteneğinin büyük bir bölümünü, 1961’de Paris’te Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni görür görmez tutulduğu sinemaya “feda etti”. Sinema bir şenlikti onun için; şenlikse tek kişilik bir olgu değildi, birçok insanla paylaşılacak bir şölendi. O da, zamansız noktalanan yaşamı boyunca kendini bu şöleni başkalarıyla paylaşmaya adadı. Sinematek, İstanbul Sinema Günleri, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi gösterileri ve dünyanın dört bir yanında bir şenlikten öbürüne koştururken bir sanatçı duyarlığı, usta bir öykücü anlatışıyla aktardığı izlenimleri bu paylaşımın ürünleriydi. Onat Kutlar’ın anısına, Kutlar’ın bu özelliklerini başkalarıyla birlikte bir kez daha yinelemektense, onun kısacık yaşamına sığdırdığı yoğun serüveninden değişik tarihli olaylardaki görüş ve tutumlarını örnekleyen birkaç belgeyi sunmayı, onu aracısız, yorumsuz, çevirmensiz okurlarıyla bırakmayı daha yerinde bulduk. (NÖ) &#160; DOĞAN KARDEŞ dergisi ve kitapları 5 Aralık 1963 Sayın Nijat Özön, Biliyorsunuz Türkiye’de bütün sinemaseverlerin ortak bir istekleri var. Ülkemizde bir sinematek kurulması. Sizin bu konuda neler düşündüğünüzü, sinema kitaplığı kurulması için gösterdiğiniz çabaları, yazdığınız yazıları yakından izlemekteyiz. Size hem bir çalışmayı bildiriyor, hem de bir dilekte bulunuyoruz. Son birkaç yıl içinde bazı Türk sinemaseverleri Fransız sinematek müdürü Bay Langlois’ya başvurarak Türkiye’de bir sinematek kurmak istediklerini bildirmiştir. Bu kişiler arasında öğrendiğimize göre Bay Adnan Benk ve [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em>Nijat Özön /</em> </span></p>
<p>Çok yönlü bir sanatçı olan Onat Kutlar, bu yeteneğinin büyük bir bölümünü, 1961’de Paris’te Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni görür görmez tutulduğu sinemaya “feda etti”. Sinema bir şenlikti onun için; şenlikse tek kişilik bir olgu değildi, birçok insanla paylaşılacak bir şölendi. O da, zamansız noktalanan yaşamı boyunca kendini bu şöleni başkalarıyla paylaşmaya adadı. Sinematek, İstanbul Sinema Günleri, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi gösterileri ve dünyanın dört bir yanında bir şenlikten öbürüne koştururken bir sanatçı duyarlığı, usta bir öykücü anlatışıyla aktardığı izlenimleri bu paylaşımın ürünleriydi. Onat Kutlar’ın anısına, Kutlar’ın bu özelliklerini başkalarıyla birlikte bir kez daha yinelemektense, onun kısacık yaşamına sığdırdığı yoğun serüveninden değişik tarihli olaylardaki görüş ve tutumlarını örnekleyen birkaç belgeyi sunmayı, onu aracısız, yorumsuz, çevirmensiz okurlarıyla bırakmayı daha yerinde bulduk. (NÖ)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>DOĞAN KARDEŞ dergisi ve kitapları</p>
<p>5 Aralık 1963</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Biliyorsunuz Türkiye’de bütün sinemaseverlerin ortak bir istekleri var. Ülkemizde bir sinematek kurulması. Sizin bu konuda neler düşündüğünüzü, sinema kitaplığı kurulması için gösterdiğiniz çabaları, yazdığınız yazıları yakından izlemekteyiz. Size hem bir çalışmayı bildiriyor, hem de bir dilekte bulunuyoruz.</p>
<p>Son birkaç yıl içinde bazı Türk sinemaseverleri Fransız sinematek müdürü Bay Langlois’ya başvurarak Türkiye’de bir sinematek kurmak istediklerini bildirmiştir. Bu kişiler arasında öğrendiğimize göre Bay Adnan Benk ve Bay Şakir Eczacıbaşı da bulunmakta imiş. Ayrıca arkadaşım Hüseyin Baş Paris’te bulunduğu sırada, 27 Mayıs sonrası ortaya çıkan elverişli havadan yararlanarak Aydemir Balkan’la birlikte bu işe girişmişler. Ancak bütün bu girişimler &#8211; büyük ölçüde sizin de bildiğiniz &#8211; nedenler yüzünden yarım kalmış. Ama bizce en önemli neden konuya gereken ciddilikle eğilinmemiş olması, köklü, etkin çıkış yollarının aranmamış olmasıdır. İlk adım olan “Sinematek Derneği”nin bile kurulamamış olması bu durumu açıkça göstermektedir.</p>
<p>Bütün bunlar karşısında, geçen yıl Paris’te Hüseyin Baş ile yaptığımız incelemelere ve arkadaşımız Ferit Edgü’nün Bay Langlois ile yaptığı ön görüşmelere dayanarak “Sinematek Derneği”ni kurmaya karar verdik.</p>
<p>Bugüne kadar kurucu olmayı kabul eden sinemaseverleri ve kimliklerini sıralıyorum:</p>
<p>Hüseyin Baş                        Reklam Moran’da kısım şefi</p>
<p>Aziz Albek                           İ.Ü. Edebiyat Fak. filmcilik görevlisi</p>
<p>Adnan Benk</p>
<p>Macit Gökberk</p>
<p>Akşit Göktürk                      İ.Ü. Edebiyat Fak. İngiliz filolojisi asistanı</p>
<p>Onat Kutlar                          Doğan Kardeş Yazı İşleri Md.</p>
<p>Derneğin tüzüğü, Sinematek’in kurulma koşulları, mali kaynaklar konusunda size daha ayrıntılı mektuplar yazacağız. Şimdilik ilkece bu Derneğe kurucu olarak katılmak isteyip istemediğinizi öğrenmek istiyoruz. Cevabınız olumlu olacağına inanıyor, şimdiden teşekkür ediyoruz. Ayrıca bu konuda ilk elden düşündüklerinizi de yazarsanız seviniriz.</p>
<p>Derin saygılarımızla.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>Not: Adresinizi kendisinden aldığım Aslan Kaynardağ size selamlarımı iletmemi istedi. İletirim.</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 12 Aralık 1963</em></p>
<p><em>Sayın Onat Kutlar,</em></p>
<p><em>5 Aralık 1963 günlü mektubunuzu dün aldım. Gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkürlerimi sunarım. Anakara’da bulunduğum için pek yararlı olabileceğimi sanmıyorsam da, bir sinemaevinin (cinématheque) kuruluşuna katılmaktan büyük bir memnunluk duyarım.</em></p>
<p>Mektubunuzda sözü geçen dernek tüzüğü, sinemevinin kurulma koşulları, mali kaynakları konusunda daha ayrıntılı mektuplarınızı bekliyorum. Bu konudaki düşüncelerimi de, izin verirseniz, o vakit yazarım. Ama ilk elde düşündüğüme gelince, şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bana kalırsa, yurdumuzda sinemaevinin kurulması için şimdiye kadarki denemelerin başarısızlığı, Türkiye’de kurulacak bir sinemateğin anahtarını Paris’te aramaktan ileri geliyor. Her gün biraz daha bozulan, elden çıkan, her yangında kütle halinde yok olan filmlerimizi toplayacak bir Türk sinemevinin çekirdeği meydana getirilmedikçe, bu sinemaevini yönetmek ve genişletmek yeteneğinde olduğumuzu ortaya koymadıkça, kısaca Türkiye’de kendi çabamızla bir sinemaevinin kurulması için gerekli koşullar olgunlaşmamışsa, bir değil bir düzine Langlois’nın bile bizim için bir şey yapabileceğine inanmıyorum.</p>
<p><em>Başarı dilekleri, saygı ve selamlarımla&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<p>* * *</p>
<p>DOĞAN KARDEŞ dergisi ve kitapları</p>
<p>24 Aralık 1963</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Mektubunuz ve gösterdiğiniz sevindirici yakın ilgi için teşekkür ederim. Bu mektubumda size bazı ayrıntıları iletiyorum:</p>
<p>1- Sinematek (sizin deyiminizle sinemaevi &#8211; bu terimi iyice tartışarak bağlamak zorundayız. Çünkü yakında günlük dile yerleşecek. Sinemaevi uygun ama bazı söyleniş güçlükleri taşıyor.) geniş para kaynakları gerektiren bir kuruluş. Şimdilik biz, derneği kurunca, M. E. Bakanlığına, Unesco’ya, vilayet ve belediyeye başvurmak niyetindeyiz. Bu çabalardan ne gibi sonuçlar elde edilir şimdiden kestirmek güç. Ama örneğin İstanbul Valisi Niyazi Akı konuya yakın ilgi gösterdi. İstanbul’da bir kitaplık kurulması için bu yıl bütçesine 250.000 liralık bir ödenek konması bizim için umut verici. Ama bütün bu çalışmalar ancak dernek kurulunca uygulama alanına geçebilecek. Öbür yandan ilk görüşmemizde bizimle birlikte çalışabileceğini belirten B. Şakir Eczacıbaşı da sanırım yeni kaynakların bulunmasında yardımcı olabilecek.</p>
<p>2- Ancak gerek devletin gerekse özel sektör üyelerinin sağlayacakları yardımların Sinematek’in kuruluş ve işleyiş özgürlüğünü herhangi bir anlamda kısıtlamasına yol açacak biçimde gelişmesi ihtimalini de gözden uzak tutmuyoruz. Bu bakımdan sanıyorum tam bir anlaşma var aramızda. Ayrıca sinematek derneğini bağımsız bir dernek olarak kurduğumuza ve hiçbir özel ya da tüzel kişiliğe karşı bir yükümlülüğümüz bulunmadığına göre Derneğin özgürlüğü bütünüyle yöneticilerine bağlı olacaktır. Bu açıdan da hiçbir kuşkumuz yok.</p>
<p>3- Yukarıdaki durum bir başka sakıncayı akla getiriyor: Sansür. Sansür yönetmeliği bu bakımdan sizin de bildiğiniz bazı küçük olanaklar sağlıyor. Ama milli güvenlik kaygısı yapılacak işlemler nasıl sonuç doğurur kestiremiyorum. Oysa sinematek gösterilerine ve depoda bulunduracağımız filmlerin yurda sokulmasına hiçbir sansür işleminin uygulanmaması şart. Bu konuyu kurucu olarak bize katılan Ece Ayhan Çağlar geniş bir şekilde inceliyor. Sizin de bilgileriniz bizim için çok yararlı olacak.</p>
<p>4- Gerekli para kaynaklarının sağlanamaması durumunda Dernek üye ödentileri ve geçici gösterilerden elde edeceği gelirle yaşamak zorunda kalacaktır. Ya da hiç olmazsa yardımlar elde edilinciye kadar bu böyle olacaktır. Bu durumda da dernek önemli bazı çalışmalar yapacaktır elbette. Burada mektubunuzda değindiğiniz bir noktayı ele almak istiyorum. Türk Sinematek’inin kurulma koşullarını Paris’te aramanın olumlu bir yol olmadığı açık. Öbür yandan ülkemizde sinema sanatının gelişmesi için ilk koşullardan biri olan yabancı sanat filmlerinin ticaret kaygıları dışında gösterilebilmesi Sinematek Derneği’nin ilk görevlerinden biri olacak. Bu böyle olunca Paris’le ya da örneğin bir başka yabancı merkezle işbirliği yapmamız ve buna birinci derecede önem vermemiz bir zorunluluk oluyor. Ama bu zorunluluk Türk filmleri alanında ilk elde yapılması gereken işleri sonraya bırakmaya götürmemeli elbette. İşte bu açıdan Dernek, geniş kaynaklar elde edinceye kadar bu ortam içinde bir görevle karşı karşıyadır: Türk sinemasının ürünlerini saptamak, bunların hiç olmazsa kaybolmamasını, bozulmamasını sağlamak. Ortak çalışmalarımıza başlayınca sanırım ilk elde haklı kuşkularınız kaybolacak.</p>
<p>Ankara’da bulunmanız kurucu olarak bize katılmanızı yararsız kılmıyor. Tersine belki daha da yararlı olacak. Bu yüzden yeniden kabul cevabınızı rica ediyorum. Bir de ikametgah adresinizi. Yeniden teşekkür eder, içten saygı ve sevgilerimi sunarım.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 28 Aralık 1963</em></p>
<p><em>Sevgili Onat Kutlar,</em></p>
<p><em>24 Aralık günlü ikinci mektubunuzu da aldım, teşekkürlerimi sunarım. Mektubunuzda yer alan bazı konulara kısca değinmek istiyorum:</em></p>
<p><em>1- Her şeyden önce, mektuplarınızın, özellikle ikinci mektubunuzun bende uyandırdığı izlenim, sinemaevi ile sinema derneği konularının birbirine karıştırıldığı oldu. Bu, ilk bakışta “nazari” bir sorundur ama, önemli olan pratik alandaki sonuçları. Anladığıma göre, siz bir sinemaevi kurmak istiyor ve bundan yola çıkıyorsunuz, ama birinci derecede istediğiniz şey, filmleri sinemaseverlere göstermek. Bu tutum, sinemaevinin temel amacından ne kadar uzaksa, bir sinema derneğinin amacına o kadar yakın. Sizin de bildiğiniz gibi, sinemaevinin amacı filmleri arayıp bulmak, elde etmek, arşivine geçirmek ve korumaktır. Bunları seyirciye ulaştırmak, ancak bundan sonra ve sinemaevinin olanakları ölçüsünde gelir. Sinema derneğinin ilk amacı ise, ne yoldan olursa olsun elde ettiği filmleri üyelerine ulaştırmaktır. Bu iki ayrı tutum, bizim gibi bu yolda ilk adım atacaklar için önemli; hem olanaklar yönünden hem de çabaları bölmemek, iki işi birden yapmaya kalkışırken hiçbirini yapamamak yönünden önemli. Asıl amaç, mektubunuzda belirttiğiniz gibi “ yabancı sanat filmlerinin ticaret kaygıları dışında gösterilmesi” olacaksa, o vakit işe bir sinemaevi değil bir sinema derneği kurmaktan başlamak gerekir. Böyle bir sinema derneği hemen kurulabilir, hemen çalışmaya başlayabilir. Film piyasasında bu derneği en azından üç dört yıl besleyebilecek kadar film bulunabilir. Böyle bir dernek “Uluslararası Sinema Dernekleri Federasyonu”na katılarak dışarıdan da film getirtebilir (nitekim Ankara’daki Fransız Kültür Heyeti de filmlerinin çoğunu aynı yoldan sağlamaktadır). Yok, asıl amaç sinemaevi kurmaksa, o vakit film gösterilerini, yabancı filmleri şimdilik bir yana bırakmak ve ilk elde Türk filmlerini toplayarak ulusal bir sinemaevinin temelini atmak gerekir. “Uluslararası Sinema Dernekleri Federasyonu” yoluyla film sağlamanın tek yolu da buradan geçer. Geçen mektubumda özellikle bunun önceye alınması gerektiğini, Bay Langlois’nın ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bazı koşullar gerçekleşmedikçe bizim için birşey yapabileceğini sanmadığımı söylerken bunu belirtmek istiyordum. Bu sorunun “nazari” bir tartışmadan çıkıp “pratik” bir nitelik kazanması da bundan dolayı. Birinci ya da ikinci şıkkı seçtiğimize göre, ilk elde yapılacak iş de, olanaklarımız da, niteliğimiz de değişiyor. Peki, bu iki ayrı iş bir arada yürütülemez mi? Yani hem sinemaevi hem de sinema derneğini birleştiren “melez” bir kuruluş meydana getirilemez mi? Bu ileriki tarihte zaten kendiliğinden olabilir: Deposu zenginleşmiş bir sinemaevi zaten ister istemez seyirciye bu zenginliğini tanıtmak isteyecektir. Bir sinema derneği yerleşip kökleşince de yavaş yavaş bunun bir “film deposu” meydana gelecektir. Ama ilk ağızda, ilk adımı atarken, bu iki işi birbirinden ayırıp ona göre yola çıkmak gerekiyor, bence. O zaman da ortaya ikinci bir soru çıkıyor: Hangi yolu seçmek daha iyi olur? Pek tabii sinema derneği kurmak ve işletmek, sinemaevini meydana getşirmek ve işletmekten çok daha kolaydır. Bir sinemaevinin amacını, yararını ilgili kişilere anlatmak bugün Türkiye’de imkansız değilse bile çok güçtür. Belki sinema derneği, sinemaevinin yararlılığını, gerekliliğini ortaya koymakta tek dayanak noktası olacaktır. Öte yandan şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Yukarıda, bir sinema derneği kurmak ve işletmenin sinemaevi kurmak ve işletmeye göre çok daha kolay olduğunu söyledim ya, bu kolaylık sadece bu iki kuruluş arasındaki bağıntıyı ifade ediyor; yoksa yurdumuzda bir sinema derneğini kurmak ve çalıştırmak da sayısız güçlük ve engellerle karşılaşıyor. Şimdiye kadar en azından yarım düzine sinema derneğinin kuruluşunu gördüm, çoğuna da katıldım, hatta şimdi Ankara’da bir yenisini kurmak peşindeyiz, her seferinde derneğin ömrünün hiç de uzun olmayacağını bile bile, Nasrettin Hoca’nın “ya tutarsa”sıyla işe giriştik, bir sinema derneğini bile şimdiye kadar tutturamadık.</em></p>
<p><em>2- Mektubunuzda belirttiğinizin aksine, sansür tüzüğünün böyle bir çalışmaya ufak da olsa bazı olanaklar sağladığı düşüncesinde değilim. Sansür tüzüğünün metninde böyle olduğu gibi, daha önemlisi uygulamada da durum böyle. Nitekim, Ankara’daki Fransız Kültür Heyeti, bütün direnmelerine, el altından ve açıktan dostluklara ve nüfuzlara başvurmasına rağmen, en zararsız bazı filmleri bile kendi derneğinin üyelerine gösteremedi. Bugünkü mevzuat karşısında Türkiye’ye hangi yoldan ve hangi amaçla gelirse gelsin, daha önce sansürden geçmemiş her film mutlaka sansüre uğrayacak, sansür tüzüğü mutlaka uygulanacak, dışarıyla film alış verişinde büyük bir engel olacaktır. Bugün, sinemaevi için de olsa, en ufak bir taviz koparmaya imkan yoktur. Bunun tek yolu, sinemaevi, sinema derneği gibi sinema kültürüyle ilgili kuruluşların çalışmalarını sansürün dışında bırakacak yeni bir mevzuatın sağlanmasıdır. Biz birkaç arkadaş Bay Baykam’ın hazırladığı kanun tasarısına böyle bir madde koyması için teşebbüse geçtik, ama B. Baykam’ın tasarısının son şeklinde bu yer alıyor mu, bilmiyorum; böyle bir madde meclisten geçer mi geçmez mi onu da kestiremiyorum. Sansür konusu da, yine ilk adımın bir sinemaevinden çok bir sinema derneği yolunda atılmasında ağır basıyor.</em></p>
<p><em>3- Bu durumda, bir sinemaevi derneği kurulursa, bu derneğin bir hatta iki yıl, her şeyi bir kenara bırakıp “sinemaevi” kavramını resmi makamlara, kamuoyuna öğretmesi, benimsetmesi için yoğun bir propaganda çabasına girmesi gerekecek sanırım. Asıl sinemaevi çalışması da ancak ondan sonra gerçekleşebilecek gibi geliyor bana.</em></p>
<p><em>Mektubumun pek iyimser sayılmayacağını biliyorum. Bu konudaki çeşitli denemeler fazla iyimserliğe yer bırakmıyor. Ama, güçlüğün en büyük bölümünün birtakım gereksiz, “suni engeller”den geldiğini de biliyorum. İyimserliğe yer bırakmayan koşullara rağmen her seferinde yeni bir teşebbüse girmemin, yeni bir teşebbüsü desteklemeye çalışmamın nedeni de bundan. Aşağı yukarı bir çeşit bayrak yarışı bu. Bayrağı hiç olmazsa elimizden geldiği kadar ilerletmeye çalışmamız gerektiğine inanıyorum.</em></p>
<p><em>4- İş ve ikametgah adreslerim şunlar: “Anadolu Ajansı, Dış Haberler &#8211; Ankara” &#8211; “Bahçelievler 2. cadde, 27/A &#8211; Ankara”</em></p>
<p><em>Başarı dilekleri, saygı ve selamlarımla&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<div id="attachment_422" style="width: 200px" class="wp-caption alignnone"><a href="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2000/12/nijat-ozon.jpg"><img class="size-full wp-image-422" src="http://yenifilm.net/wp-content/uploads/2000/12/nijat-ozon.jpg" alt="Nijat Özön" width="190" height="246" /></a><p class="wp-caption-text">Nijat Özön</p></div>
<h3>“Yeni Sinema”nın Çıkışı</h3>
<p>SD SİNEMATEK DERNEĞİ</p>
<p>24.1.1966</p>
<p>Sayın Özön,</p>
<p>Yazışmamızın bunca uzun bir süre aksamasına sebep olduğum için özür dilerim. Sinematek’in çeşitli zorunluluklarından ötürü bir festival temposu içinde yürütmek zorunda kaldığı film gösterileri (2.500 üye, pazar hariç her gün gösteri, broşürler, sansür güçlükleri ve film gösterilmesindeki işlemler vs) asıl amaçlarını gerektiği biçimde gerçekleştirmesine olanak bırakmıyor. Bu durumun geçici olduğunu düşünerek hiç olmazsa gösterilerin en olumlu biçimde devam etmesine çalışıyorum. Önümüzdeki ay yeni bir binaya geçiyoruz. Küçük bir salonu ve depo yapabileceğimiz odaları olan bu yeni bina arşive başlanmasına da imkan verecek.</p>
<p>Bay Selçuk Bakkalbaşı’ya 23 Türk filmi ile ilgili dilekçeyi sizin mektubunuzda bildirdiğiniz biçimde yazarak yolladım. Bu arada yolladığınız belgeler için teşekkür etmek istiyorum, geç de olsa Giovanni Scognamillo ile birlikte, bildirdiğiniz eski filmleri araştırmaya başladık. Gelecek mektubumda olumlu sonuçları bildirebileceğimi umuyorum.</p>
<p>Kitaplık kurma çalışmalarımız epeyce ilerledi. 8 dergi (Cahiers du Cinema, Cinema 66, Tele-Cine, Sight and Sound, Filmkritik, Cinema Nuovo, Films and Filming, Film Quarterly) ile önemli kitaplar yavaş yavaş gelmeye başladı. Sizin Sinema Elkitabı, Sinema Terimleri Sözlüğü ve Türk Sineması kitaplığımızda var. Yalnızca Sinema Sanatı, bendeki tek nüshadan ibaret. Kitapçılardan bulunması mümkün olmadı. Sizde varsa veya nereden sağlanabileceğini biliyorsanız bana bildirmenizi rica edeceğim. Ayrıca dergi’nin {Sinema dergisinin} de tam bir takımını nereden elde edebilirim?</p>
<p>Sinematek, Mart ayından başlayarak aylık bir sinema dergisi yayınlayacak. Dergi, büyük boy ve 40 sayfa olacak. Yazı kurulu Scognamillo, {Cevat} Çapan, Hacıbaşoğlu {Hüseyin Baş} ve ben olmak üzere dört kişi. Mart sayısında Jean Douchet’nin Yeni Dalga üstüne bizim için yazdığı bir yazı, Scognamillo’nun Yeni-gerçekçilik üstüne bir yazısı, Hacıbaşoğlu’nun Sinematek kurumları üstüne bir inceleme çevirisi, benim Bunuel üstüne bir yazım, ayın filmleri, Türkiye’den ve yabancı ülkelerden sinema haberleri ve Sinematek’in Mart ayında göstereceği filmlerle ilgili teknik fişler bulunacak. Ayrıca derginin her sayısında bir “Ansiklopedik Sinema Sözlüğü” düzenlemek istiyoruz. Ancak bu bölümde verilecek bilgilerin hemen her başvurma kitabında kolayca bulunabilecek türden dğil de bir araştırma sonucu elde edilmiş özgün bilgiler olmasını daha uygun bulduk. Örneğin Mart sayısında “İtalyan Yeni-gerçekçilik Akımının Senaryocuları”nı tanıtmayı kararlaştırdık. Bu bölümün düzenlenmesini de, bu konuda en yetkili sinema yazarı olduğunuza göre sizden rica ediyoruz. Yazı kurulu olarak bu bölümdeki senaryocuların alfabetik sıraya göre, kısa biyografileri, senaryolarının özellikleri ve önemli senaryoları verilerek tanıtılmasını uygun bulduk. Bu konuda bize yardımcı olacağınza inanıyorum. Vaktimiz de çok olmadığına göre bu bölümü hazırlamayı kabul ettiğiniz takdirde acaba 15 gün içinde bize yollayabilir misiniz? Cevabınızı bekleyeceğim. Ayrıca Ankara’da bize yardımcı olabilecek genç sinema yazarları ya da yetenekli gençler varsa lütfen bildirin. Sinematek’in dergisinin (imkanlarımız biraz geniş olduğu düşünülürse) yeni sinema yazarlarının yetişmesine olanak sağlaması çok iyi olacak kanısındayım. Yazı kurulu her yazı için Mehmet Fuat’ın Yeni Dergi’de uyguladığı ölçülerle telif ücreti ödenmesini kararlaştırdı. Bu para, ne olursa olsun verilen emeği tam karşılamayacaktır ama gene de dergi yönünden bir dürüstlük çabası olduğu için olumlu karşılanır sanıyorum.</p>
<p>İtalyan Kültür Heyeti Başkanı Bay Bolte’ye, elimizde iki İtalyan filmini, Vivere in Pace ve Il Camino Della Speranza’yı Ankara’da gösterebileceğini bildirmiştim. Ancak öğrendiğime göre M. Amour {Fransız Kültür Ataşesi}, filmlerin yanar olduğunu ve Fransızca olmadığını ileri sürerek salonu vermekten çekiniyormuş. Filmleri henüz sansürden çıkarmadığımız için kesin olarak bir bilgim yok. Ancak aynı partide gelen filmlerden örneğin Senza Pieta yanar değil ve Fransızca kopya. Yukarıdaki iki filmin de aynı nitelikte olması kuvvetle muhtemel. Bu bakımdan kısa bir süre içinde B. Bolte’yi ya da B. Amour’u görürseniz böyle bir sakıncanın bulunmadığını bildirmenizi rica edeceğim. Ben de filmler çıkar çıkmaz B. Bolte’ye kesin durumu bildireceğim.</p>
<p>Bundan böyle yazışmamızın daha düzenli olabileceğini umuyorum. Şimdiden teşekkür eder buradan en içten dileklerimi iletirim.</p>
<p>Saygılarımla.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 8 Şubat 1966</em></p>
<p><em>Sayın Kutlar,</em></p>
<p><em>Mektubunu aldım, teşekkür ederim. Vaktinizi fazla almamak için durmu kısa maddelerle belirtmeye çalışacağım:</em></p>
<p><em>1- Sinema Sanatı’ndan bende birkaç fazla nüsha var, birini size yollarım. Dergiden fazla olup olmadığını bilmiyorum; daha doğrusu birkaç fazla sayı vardı ama, bir takım meydana gelir mi bilmiyorum; bir bakacağım, takım varsa onu da yollarım. Dergiyi başka bir yerde bulabileceğinizi pek sanmıyorum.</em></p>
<p><em>2- İstediğiniz yazıyı bugünlerde yollayabileceğimi sanıyorum. Ancak, bundan sonraki sayılar için aynı çeşit bir çalışma yapabilecek durumda olmadığımı şimdiden belirtmek isterim. Elimde bir sürü çeviri siparişi var. Bir de bu çeşit çalışmalar, uğraştırmasına, vakit almasına rağmen benim için çekici değil. Türk sinemasıyla ilgilenmeyi daha önemli buluyorum. İleriki sayılar için ancak Türk sineması konusunda ve elde hazır olanlardan yardım edebilirm.</em></p>
<p><em>3-Ankara’da şimdilik genç sinema yazarları ya da buna yetenekli gençler tanımıyorum. Vardır belki ama benim haberim yok. Böyle biriyle tanışırsam size bildiririm; tabii böyle gençler olursa çok iyi olur. Ancak bu gençleri ortaya çıkarmanın en kestirme ve en iyi yolu, dergide küçük bir ilan yayınlamak ve bunda, yazı kuruluna gönderilip dergide yayımlanabileceğine karar verilen yaqzıların yayımlanacağını açıklamak. Gerekirse bu konuda yarışma bile açılabilir.</em></p>
<p><em>4- Mektubunuz üzerine B. Bolte’yle görüşmüştüm. B. Amour’dan pek umutlu olmadığımı gördüm. B. Amour kendisi bir şey yapamadığı gibi başkalarına da güçlük çıkarıyor. Önce filmlerin Fransızca olmadığını söyleyerek göstermek istememiş, sonra da Fransızca olduğunu öğrenince bu kez de “bu çeşit filmler kendi dillerinde oynatılmalı” demeye başlamış.</em></p>
<p><em>Başarı dilekleri, saygı ve selamlarımla&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<p>***</p>
<p>SD SİNEMATEK DERNEĞİ</p>
<p>1.2.1966</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Mektubunuzu, Sinema takımını ve yazınızı aldım. Hepsi için de teşekkürler. Derginin ilk sayısını, yazıların uzunluğu ve çokluğunu da göze alarak sayfa sayısını artırdığımızdan, ancak Mart ayının ilk haftası içinde çıkarabileceğiz. Derginin adı Yeni Sinema. 64 sayfa olacak ve içinde elliye yakın fotoğraf bulunacak. Dolgun bir sinema dergisi olacağına inanıyorum. Yazınız bizim için değerli bir kaynak olacak, ancak bundan böyle daha çok Türk sineması ile ilgili sorunlara eğileciğinizi, bu konudaki araştırmalarınızı sürdüreceğinizi yazıyorsunuz. Bu düşüncenizi göz önüne alarak Nisan sayısı için sizden istemeyi düşündüğümüz yazı konusunda bir karara vardık. Nisan ayında Sinematek üç Sovyet filmi gösterecek: İnsanın Alınyazısı (Bondarchuk), Budala (Pyriev) ve Temiz Gök (Çukray). Ayrıca buradaki Mosfilm temsilcisi Şipov’dan Yutkeviç’in Ankara &#8211; Türkiye’nin Yüreği adlı belge filmini bize sağlamalarını rica ettim. Şipov bu konuyla uğraşacağını söyledi. Şimdi sizden dileğimiz şu:</p>
<p>1- Yutkeviç’in filminin bir kopyasının da Foto-Film Merkezi’nde (ordu) bulunduğunu öğrendim. Şipov, filmi Rusya kanalı ile sağlayamazsa acaba Ordu Foto-Film Merkezi’ndeki kopyadan yararlanılabilir mi? Bunu öğrenmeniz mükün müdür?</p>
<p>2- Gene Nisan programı için Langlois’dan, sizin önce sözünü ettiğiniz Türkiye ile ilgili filmlerden kurulu bir kurgu kopyası istedik. Bu da gelirse Nisan ayında yabancıların Türkiye üstüne çevirdikleri iki filmi Sinematek’te gösterebileceğiz. Bu durumda sizden Türk sinemasını değilse bile, Türkiye’yi yakından ilgilendiren “Türkiye’de Yabancıların Çevirdikleri Belge Filmleri”, konusunda bir araştırma rica etmeyi uygun bulduk. Bılmiyorum siz ne diyorsunuz?</p>
<p>3- Ayrıca doğrudan doğruya Türk sinemasını ilgilendiren bir konu da ele alınabilir. Buna da çok sevineceğiz. Mart ayı içinde ülkemizde gelecek olan Jean Douchet ve muhtemelen Rosselini’nin katılacakları bir “eleştirmenler arası tartışma” düzenleyeceğiz. Tartışma konusu “Gelişmiş ülkelerde sinemanın gittikçe daha özgün ürünler vermesine karşılık kimi, az gelişmiş ülkelerdeki duraklama, hatta gerilemenin nedenleri” olacak. Tartışma günü 7 Mart. Tartışmada hazır bulunabilmenizi çok isterdik. Ancak bu mümkün olmazsa, hiç olmazsa tartışmanın yayınlanacağı Nisan sayısına bu konu ile ilgili bir yazı verebilip veremeyeceğinizi bana bildirirseniz sevinirim.</p>
<p>Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Foto-Film Dairesi’ne ve Bay Bakkalbaşı’ya oradaki Türk filmleri konusunda bir süre önce başvurmuştuk. Bugüne kadar herhangi bir cevap gelmedi. Sizin herhangi bir temasınız var mı bilmiyorum. Acaba olumlu bir sonuç alıp alamayacağımıza dair bir şey duydunuz mu?</p>
<p>Size yolladığım program vb. şeyler PK 209’da bu isimde kimse tanınmıyor denilerek bize iade ediliyor. Acaba bir yanlışlık mı oluyor? Bundan böyle aynı adrese yazmaya devam edeyim mi?</p>
<p>İçten saygılarımla.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 11 Mart 1966</em></p>
<p><em>Sayın Kutlar,</em></p>
<p><em>Mektubunuzun vecabını bugüne kadar geciktirişimin nedeni, Turizm Bakanlığı’ndaki filmler konusunda bir sonuç alınmasını beklediğimdendir. Daha önce birkaç kere size bu iş için acele etmenizi, şartların değişebileceğini söylemiştim. Sanırım filmleri koyacak yeriniz olmadığından bu işi biraz ağırdan aldınız. Ancak bu arada Tanıtma Genel Müdürü değişti ve bu filmlerin verilmesine engel oldu. Mektubunuz üzerine Bakkalbaşı’yla yeniden görüştüm, o da görevinden ayrılmak üzere; ancak bu işin olumlu bir şekilde sonuçlanmasını çok istediğinden yeni bir teşebbüse daha girişti. Müsteşar ve bakanla doğrudan doğruya temas etti, kararı doğrudan doğruya bakandan çıkaracak. Yalnız yeni bir müracaatta bulunmanız lazım. Bu müracaat eskisinin hemen hemen aynı olacak, fakat şu değişikliklerle: Dilekçeyi doğrudan doğruya Turizm ve Tanıtma Bakanlığı adına (yani Tanıtma Gn. Md. ve Foto-Film Dairesi’ni karıştırmayarak) göndereceksiniz; Sinematek’in resmi bir kuruluş olduğunu ve zaten görevinin eski filmleri saklamak, korumak olduğunu belirteceksiniz; bir de Sinematek adının yanına paranetz içinde “Sinema Müzesi” kaydını koymanız yararlı olacaktır, çünkü bakan bey sinemateğin ne olduğunu anlamaz. Bu yeni dilekçeyi hiç vakit geçirmeksizin Selçuk Bakkalbaşı’na göndermenizi rica ederim, o gerekli olan işlemi yapacak.</em></p>
<p><em>Öbür konulara gelince:</em></p>
<p><em>1- Foto-Film Merkezi’yle maalesef temasa geçemedim. Bu merkez şehir dışında bir askeri kurum. Temas çok güç. Sonra bu filmin Foto-Film Merkezi’nde olduğunu da pek sanmıyorum. Aslında Halkevleri’nin malıydı bu film, bir ara Halkevleri’nin malı alındı, sonra iade edildi. Bu arada ne oldu, bilmem.</em></p>
<p><em>2- Yazı konusuna gelince, geçen mektubumda durumu açıklamış, yalnız Türk sineması konularıyla ilgilendiğimi söyledikten başka, ayrıca şimdiki durumda sadece “elde hazır” olanları verebileceğimi belirtmiştim. Bu bakımdan, bütün ilginçliğine rağmen, belirttiğiniz konularda yazı yetiştirmem imkansız. Elde hazır olarak şimdilik sadece “Türk Filmlerinin Filmografisi” var. 1914’den bugüne kadar çevrilen bütün filmler. Fakat o da 200 sayfayı aşan bir şey. Bununla birlikte uygun görürseniz, dergide sürekli yazı şeklinde metin ya da ek olarak verilebilir. Sinematek dergisinin niteliğine de aykırı düşmeyen bir incelemedir. Bu konudaki düşüncenizi ve yayımlamak istediğiniz takdirde nasıl bir şekil düşündüğünüzü bildirirseniz, ona göre hazırlarım.</em></p>
<p><em>3- Posta Kutusu hakkındaki şikayetinizi ilgililere söyledim, böyle bir şey olamayacağını bildirdiler. Belki Bakanlık PK 209 adresine yanlışlıkla havale edildiyse böyle bir şeyin olabileceğini söylediler. Her neyse, bundan sonraki haberleşmeyi ev adresm ile de yapabiliriz. Ancak yine yeni bir iadeye kadar PK 209’a gönderin ve iadeli bandı bana gönderin ki, adamlara ibraz edebileyim.</em></p>
<p><em>Saygı ve sevgilerimle&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<h3>Papirüs’te “Ulusalcılar”la Tartışma Üzerine</h3>
<p>YENİ SİNEMA</p>
<p>27.5.1968</p>
<p>Sayın Nijat Özön,</p>
<p>Papirüs sayfalarındaki zorunlu ve sevimsiz buluşmamızın dışında benim askerlik görevim dolayısıyla uzun zamandır görüşemedik. Sanırım bir konferans dolayısıyla birkaç hafta sonra Ankara’ya geleceğim. Ulusal Sinema’nın son sayısını gördünüz mü bilmiyorum. Ama bütün yeni gelişmeler, Türk sinema yazarının durumunu açıkça saptamasını, bütün yazarların ortak yargılar çerçevesinde birleşerek daha etkili çalışmalarını gerekli, hatta zorunlu kılıyor. Anakara’da bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebileceğimi sanıyorum.</p>
<p>Şimdi sizden Yeni Sinema’nın gene Türk sineması konusuna ayıracağı ve çift sayı olarak çıkaracağı Temmuz sayısı için bir yazı rica ediyorum. Yeni Sinema’da bu “deri yüzücüleri” ile düpedüz bir polemiğe girmek niyetinde değiliz. Değmez de. Ama savundukları veya savunur göründükleri bazı düşüncelerin yanlışlarını, tehlikelerini genel planda, onların adlarını anmaksızın açıklamakta yarar görüyorum. Bu kuramsal tartışma konularında sizin de ilginizi çeken ve yazmayı düşündüğünüz noktalar olabileceğini sanıyorum. Yazınız bizi sevindirecek.</p>
<p>Ancak ne yazık ki süremiz çok uzun değil. Yazıların 12-13 Haziran’da (en geç) elimizde olması lazım. Yani, on beş günlük bir süre. Sayfa sayısı bakımından hiçbir sınırlama yok. Sadece birkaç gün içinde yazı yazmayı kabul edip etmediğinizi bildirirseniz memnun olurum. Yeni kirabınızı Ali’de (Gevgili) gördüm. Kutlarım.</p>
<p>Saygılar.</p>
<p>Onat Kutlar</p>
<p>* * *</p>
<p><em>Ankara, 29.5.1968</em></p>
<p><em>Sayın Onat Kutlar,</em></p>
<p><em>27 Mayıs tarihli mektubunuzu aldım. Sözünü ettiğiniz yeni gelişmeler konusunda buraya geldiğinizde daha rahat görüşebiliriz, sanırım bir mektup çerçevesine sığmaz. Polemik bir yana, dolaylı ya da dolaysız cevaba bile ne hevesim ne de vaktim var. Papirüs’teki yazıyı da sırf benim yüzümden başkalarına &#8211; TDK sorumlularına &#8211; söz geldi diye ve yalnız o çerçevede yazdım. Bana kalırsa bu tartışmaya ya ciddi bir tutumla ya da bütün bunları alaya alan mizahi bir tutumla yanaşılabilir. Ancak birinci tutumun en kısa zamanda şahsiyata ve küfürleşmeye döneceğinden hiç şüphe etmiyorum. İkinci tutum belki de daha uygun ama bunun için hem mizah yazarı olmak gerek hem de bu işin büyük bir yararını göremiyorum.</em></p>
<p><em>Geriye başka bir şık kalıyor: Bu hengamede ortaya atılan konu ve sorunlarla ilgili görüşleri soğukkanlılıkla, kimseye bağlanmaksızın ele almak&#8230; Benim bu gibi durumlarda öteden beri yapmaya çalıştığım da bu. Ne var ki, bunu yapmak için hemen her vakit tozun dumanın dinmesini tercih ederim, sakin zamanları seçerim, yoksa böyle tozdan dumandan ferman okunmadığı sıraları değil.</em></p>
<p><em>Bir de, malum, hesapta olamadık meşguliyetler var: Okulun sınavları, televizyona yetiştirilecek programlar&#8230; gibi. Bunlar da şu günlerde yazı yazmama engel. Fakat burada Jak Şalom’a da söylediğim gibi, derginin daha ileriki sayılarına yazı göndermeye çalışacağım. Şimdilik mazur görmenizi rica ederim. Saygı ve selamlar&#8230;</em></p>
<p><em>Nijat Özön</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>(Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2000/12/onat-kutlar-ile-ilgili-birkac-belge/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
