<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yeni Film &#187; yazı</title>
	<atom:link href="https://yenifilm.net/tag/yazi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yenifilm.net</link>
	<description>aslolan hayattır</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:08:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.28</generator>
	<item>
		<title>#SivasıUnutma: Menekşe’den Önce ve Sonra, “Geri İstiyoruz Onları”</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/07/sivasiunutma-menekseden-once-ve-sonra-geri-istiyoruz-onlari/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/07/sivasiunutma-menekseden-once-ve-sonra-geri-istiyoruz-onlari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2015 18:10:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[30/31. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=764</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / 1990’lı yıllar üniversitelerde bir arada davranma, dernekleşme, örgütlenme ve 80’li yılların hayatlarımız üzerindeki etki ve sonuçlarını değerlendirme yıllarıydı. Karanlık bir dönemi yaşadığımızın bilincinde biat kültürüne itiraz yıllarımızdı. 1989 Bahar eylemleri sadece bölüşüm politikalarına etkisiyle değil -ölü toprağından kurtulan bir toplumsal, siyasal kırılma noktası olarak; bir bahar uyanışı olarak öğrencilerin de önünde duruyor; “ortak deneyim ufkunda” yer alıyordu. Hava dönüyordu sanki emekçiden yana ve umut çok güzeldi. 1993 yılında bir temmuz günü İstanbul’da aynı okuldan ve diğer üniversitelerden bir grup arkadaş Tünel’den Kabataş’a gitmeye çalışıyorduk. Hepimiz acı ve öfke duyuyorduk, polis yolumuzu kesmişti ve biz Cihangir’in ara sokaklarından aşağı inmenin bir yolunu bulmaya çalışıyorduk. Ana caddeye indiğimizde bizim gibi acı ve öfke içindeki insanları gördük. Birbirimize kavuşmuştuk, bu duygunun ne kadar rahatlatıcı olduğunu hatırlıyorum. Oysa bir gün önce kurtuluruz diye Sivas Madımak Oteli’nde bekleyenler için bu duygu hiç yaşanmamıştı. Ölümden önceki son ana kadar sonuçsuz bir umuda tutunmuşlardı. Kabataş’ta Yazarlar Sendikası önünde toplanmak için İstanbul’un dört bir yanından gelen yüzbinlerce insan 2 Temmuz’da bir otelde kıstırılarak boğulan ya da yakılan 33 aydından Asım Bezirci ve Nesimi Çimen’in cenazelerini uğurlamak için bir araya gelmeye çalışıyordu. Elbette uğurladıkları sadece Asım Bezirci ve Nesimi Çimen değil, 33 candı ve ne yazık [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="color: #993300;">Seray Genç /</span></strong></em></p>
<p>1990’lı yıllar üniversitelerde bir arada davranma, dernekleşme, örgütlenme ve 80’li yılların hayatlarımız üzerindeki etki ve sonuçlarını değerlendirme yıllarıydı. Karanlık bir dönemi yaşadığımızın bilincinde biat kültürüne itiraz yıllarımızdı. 1989 Bahar eylemleri sadece bölüşüm politikalarına etkisiyle değil -ölü toprağından kurtulan bir toplumsal, siyasal kırılma noktası olarak; bir bahar uyanışı olarak öğrencilerin de önünde duruyor; “ortak deneyim ufkunda” yer alıyordu. Hava dönüyordu sanki emekçiden yana ve umut çok güzeldi.</p>
<p>1993 yılında bir temmuz günü İstanbul’da aynı okuldan ve diğer üniversitelerden bir grup arkadaş Tünel’den Kabataş’a gitmeye çalışıyorduk. Hepimiz acı ve öfke duyuyorduk, polis yolumuzu kesmişti ve biz Cihangir’in ara sokaklarından aşağı inmenin bir yolunu bulmaya çalışıyorduk. Ana caddeye indiğimizde bizim gibi acı ve öfke içindeki insanları gördük. Birbirimize kavuşmuştuk, bu duygunun ne kadar rahatlatıcı olduğunu hatırlıyorum. Oysa bir gün önce kurtuluruz diye Sivas Madımak Oteli’nde bekleyenler için bu duygu hiç yaşanmamıştı. Ölümden önceki son ana kadar sonuçsuz bir umuda tutunmuşlardı.</p>
<p>Kabataş’ta Yazarlar Sendikası önünde toplanmak için İstanbul’un dört bir yanından gelen yüzbinlerce insan 2 Temmuz’da bir otelde kıstırılarak boğulan ya da yakılan 33 aydından Asım Bezirci ve Nesimi Çimen’in cenazelerini uğurlamak için bir araya gelmeye çalışıyordu. Elbette uğurladıkları sadece Asım Bezirci ve Nesimi Çimen değil, 33 candı ve ne yazık ki umuttu…</p>
<p>Kabataş’tan başlayan yürüyüş çevreden katılımlarla giderek artıyordu. Evinden terliğiyle çıkmış bir kadın hatırlıyorum. Ruhi Su’nun, Sivas’ta kaybettiğimiz Hasret Gültekin’in bize eşlik ettiğini, Hasret Gültekin’i duydukça kahrolduğumuzu… Bıraksalar hiç durmayacaktık… Güzergah Kasımpaşa olarak değiştirilmişti. Zincirlikuyu civarına vardığımızda bizi durdurmak için ateş edildiğini hatırlıyorum. Oysa 2 Temmuz’da Madımak Oteli önünde biriken kara kalabalığı dağıtmak için ateş edilmek bir yana yapılan anonslarla bu kara kalabalık takdir edilmişti. Yol boyunca bir kaldırıma oturmuş ağlayan insanlar gördüm. Kimsenin aklı, vicdanı almıyordu 33 can göz göre göre, iktidarın ve muhalefetin bilgisinde nasıl yakılmak istenirdi, nasıl öldürülürdü…</p>
<p>O gün Sivas’ta toplanan gericiler şairleri, yazarları, semah dönenleri, Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’a gelmiş canları ve çocukları katlettiler. Katlederken haz aldılar, otelin tutuşmasını beklerken birbirilerine “akıl-fikir” verdiler. Tekbir getirdiler, taşladılar, benzin döktüler, itfaiye aracının borularını kestiler, önlerine düşen Aziz Nesin’i linç etmek için birbirleriyle yarıştılar.</p>
<p>O gün Kabataş’ta konuşma yapan Yaşar Kemal’in “neyiniz var, utançtan başka!” dediğini hatırlıyorum. Belki tam olarak böyle değildi söylediği. Ama umutla başlayan utançla biten bir günün hikayesi bugün bile acısından zerre kaybetmemiş biçimde yaşıyor bizimle. Üstelik o günün sonrasında yaşananlar, siyasi ve hukuksal tüm gelişmeler bu acıyı hep tazeledi ya da daha da acı verici yaptı.</p>
<p>Hangi biri aktarılabilir ki, eksik olacak her biri. Tıpkı “Nesini söyleyim canım efendim / Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim / Arzuhal eylesem deftere sığmaz / Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim” türküsünde olduğu gibi&#8230; Dönemin gazete manşetleri, köşe yazarları, milletvekilleri, başbakanı, cumhurbaşkanı katliamcıların hassasiyetlerini anlayışla karşılar ve birbiriyle yarışır bir ruh haliyle Aziz Nesin’i katliamın sorumlusu olarak ilan eder. Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması için haklı talepler duyulmaz. Arsızca yerinde bir kebapçı dükkanı açılır. Sivas katliamından 18 yıl sonra ise Madımak, Utanç müzesine değil -ne anlama geliyorsa artık- Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülüyor ve binanın girişindeki “anı köşesi”ne de linçcilerin adı utanmadan yazılıyordu. Sivas valisinin açıklaması ise “insan merkezli baktıkları için ayrım yapmadıkları” yönündeydi. Yakanlar ve yananlar, katiller ve maktuller arasında ayrım yapmamak “insan merkezli” olabiliyordu. Öte yandan aynı valilik tarafından Sivas’ta 2 Temmuz anması yapılmasına izin verilmiyordu. Devlet her daim tarafını belli eder bu ülkede. Sivas katliamı sanıklarını savunan bir avukatın adalet bakanı olması zaten yeterince manidardır.</p>
<p>Zeynep Altıok Akatlı Sivas’a o tarihten beri adım atmıyor, atamıyor ve haklı olarak soruyordu: “Sizin hiç babanız yandı mı? Hiç evladınız öldü mü? Siz kimi o otelden uzak tuttuğunuzun farkında mısınız? Oradan uzak tutamadıklarınızı adaletten uzak tutmayı pekâlâ biliyorsunuz. Sivas’ta deprem ya da sel gibi bir doğal bir afet yaşanmadı. Orada gözü dönmüş bir kalabalık insanları öldürdü. ‘Olaya insan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapılmadı’ diyemezsiniz. Orada insanlar tesadüfen ölmedi. Onları öldürmeye kalkanla öleni bir arada anamazsınız. Madımak binasının yerine talep ettiğimiz utanç müzesini kurmaktan özenle kaçınıp sözde ‘bilim ve kültür merkezi’ kurmanız kabul edilemezken orada -hele bizlerin izni olmadan- kayıplarımızın isimlerini kullanamazsınız. Saldırganla mağdurun adını birlikte yazmak şuursuzluk ya da aymazlık değildir. Bu bilinçli yapılmış bir tercihtir. Meydan okumadır, gözdağı vermektir, kudret gösterisidir, vicdansızlıktır, hakarettir, saygısızlıktır. Derhal ama derhal babam Metin Altıok’un adının oradan kaldırılmasını talep ediyorum. 18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!”</p>
<p>Sivas merkezde hala bir insanlık anıtı yok. En son bir insanlık anıtı olarak Pir Sultan Abdal heykeli 1993 yılında yerlerde sürüklendi. Sivas’ın bir köyünde ise gözlerden ırak duran iki çocuğun, birbirine yaslanan iki çocuğun heykeli var. Menekşe ve Koray’ın…</p>
<p>Sivas Katliamı üzerine neden bugüne kadar, Türkiye’de belgesel yapılmadığına dair sorum en çok Kadıköy’de Sivas davasının, bir insanlık suçunun zamanaşımına uğratılmasına duyulan tepki için bir araya gelen insanları görünce aklıma düştü. Yaşlı bir amca, aklımda kalan siyah fötr şapkası altından çıkan ak saçları ve hüzünlü bakışıyla benden ona uzatılmış bir bildiriyi okumamı istedi. Bildiriyi okudum. 12 yaşındaki Koray’la ablası Menekşe vardı o bildiride…</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeselinin ismini aldığı Menekşe, Sivas’ta öldürülen Menekşe ve Koray’ın kardeşi. Ablası ve abisini hiç tanımadı. Belgesel yapıldığında 18 yaşında bir genç kız. Üniversiteyi Cumhuriyet Üniversitesi’nde okuduğu için annesinin tedirginliğini hissediyor. Bir acıyı dindirmek için dünyaya geldi sanki. Acı dinmedi o da acının bir parçası oldu. Belgeseller, yakılan türküler, şiirler hem hatırlamak hem de sağalmak için. Menekşe’nin belgeselde kitabını imzalatmak için buluştuğu yazar Lütfiye Aydın 2 Temmuz’da yaşadıklarını anlatır; 2 Temmuz sonrası okuma-yazmayı unuttuğunu söyler. Yeniden yazmaya başlamakla sağalmaya başlar. Menekşe o günün tanıklarından kardeşi Serkan’ı kaybeden semah ekibinden Serdar Doğan’ı dinler. O da semahı, tiyatroyu unutmamak, unutturmamak ve sağalmak için yapar.</p>
<p>Serdar Doğan kardeşinin ardından Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi’ne (2006) yazar daha sonra: Bir kilo bıyıklı babanın farkını, Serkan’la yaptıklarını, Ankara’da Keçiören’den Dikmen’e neden taşındıklarını ve insana dokunan iki kardeşin hikayesini… “ay dolandı vay deli gönlüm, ölüm şaşırdı menzilini” der.</p>
<p>Belgeseldeki Serdar Doğan hala ölümün menzilini şaşırdığına inanarak aktarır yaşadıklarını.</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeseli, tıpkı daha önce bir Hollandalı yönetmenin, John Albert Jansen’in insanı şaşkınlığa uğratacak denli bize ait gerçekliği kavramış olduğu, üstelik bu gerçekliği ezgilerle, türkü ve deyişlerle bize aktardığı Bekle Beni Darağacı belgeselindeki gibi bir ülkenin yakın tarihine bakar; insanlığı ve insanlık dışı olanı görür. İnsanlık türkülerle hayata tutunan, direnmenin bir yolunu bulan “Sivas ellerinde sazım çalınır”ı bir direniş cümlesine dönüştüren İsmail Kaya’nın, anne ve babasının gelip kendilerini kurtaracağını söyleyerek ablasını teselli eden 12 yaşındaki Koray’ı duymuş Gülay Şahin’in, Banaz’ın bir köyünde “Alevilik kural olarak yaşanmaz kendisi bir yaşam biçimidir” diyen Kasım Aslan’ın, Pir Sultan Abdal Şenliklerinin bir parçası olan oradaki saldırıyı laik cumhuriyete yapılmış bir saldırı olarak değerlendiren Arif Sağ’ın, Buruciye Medresesinde çekilmiş bir genç kadının fotoğrafını göstererek “işte bu benim son iyi fotoğrafım” diyen artık o genç kadın gibi umutlu ve iyimser olmadığını söyleyen Lütfiye Aydın’ın ta kendisidir. Bekle Beni Darağacı, Pir Sultan’ın izinden giderek 2006 yılında Sivas’ın belgeselini yaparken deyişlerin Sivas’ta 2 Temmuz’da olanları aktarabilmesi tarihsel bir taraf olma durumunu da yansıtır. Ozanların, Kasım Aslan’ın, Arif Sağ’ın ve İsmail Kaya’nın söylediği “Şu kanlı zalimin ettiği işler / garip bülbül gibi zar eyler beni / yağmur gibi yağar başıma taşlar / ille dostun bir fiskesi yaralar beni&#8230;” diyen Pir Sultan’ın başına gelenler gibi. Pir Sultan Abdal türküleriyle bugüne kalmıştır ve unutulmayacaktır. Geride bırakılan türküler gibi şiirlerin ve belgesellerin de bu gücü vardır. Dostlar Tiyatrosunun belgesel oyunu Sivas ’93 gibi tiyatronun, edebiyatın, müziğin ve sinemanın yaptıkları ve yapacakları tarihin “yok ederek kazananlar” tarafından yazılmasına ve toplumsal belleğin yeniden formatlanmasına izin vermeyecektir. O günün unutulmasını öğütleyenlerin, acının küllenmesini dileyenlerin, iktidarın eteğine yapışarak üzerine gidilmemesini salık verenlerin aksine biliyoruz ki, Madımak’ı unutmamak, unutturmamak zalimden yana olmamak, insanlıktan yana olmak demektir.</p>
<p>2 Temmuz’a “O gün” demek bana oldukça tartışmalı -Can Dündar’ın yaptığı- bir haber-belgesel programını hatırlatıyor: Vali ve belediye başkanının daha çok söz aldığı bu program Aziz Nesin’in tehlikeli bir işe giriştiği vurgusuyla başlar. Ama belki de en önemlisi bu programda sanki günün ilk yarısında bir araya gelen “kaygılı”, “e biraz öfkeli” ama “masum” müslümanların daha sonra linçci, yobaz kitleye dönüşmesinin nedenleri aranır. Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri’nin Aydınlık gazetesinde yayınlanmasıdır tehlikeli işle ima edilen. Bu tür bir nedensellik başlı başına tehlikelidir oysa. Sivas’taki yerel bir gazetenin manşetiyle aynı gelir kulağa “müslüman mahallesinde salyangoz satmak”. Can Şenliği oyuncularının oyuna davetleri sırasında kullandıkları davulun sesinin ezana denk gelmesi de bir “tahrik” unsuru olarak yer alır, o günün tanıklarıyla. Yine dönemin “üst düzey” tanıklarından, dönemin cumhurbaşkanı danışmanı dahil kimsenin elbette günah çıkarmadığı bu program bir tür savunma vermeye, aklamaya, aklanmaya yaradı.</p>
<p>2 Temmuz’u bir tahrik unsuruna ya da yakın zamanda bir darbe teşebbüsüne bağlamak ancak devletin elbirliği, işbirliğini gizlemeye ve ülkenin katliam sicilinin her seferinde unutturulmaya çalışılması ve aklanmasına yarar. Tam da zamanı hatırlamanın yeniden: Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz” talimatı verir ve yaptığı açıklamada, “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş&#8230; Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır&#8230; Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” der. Başbakan Tansu Çiller de, &#8220;Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir. Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi&#8221; diyebilecektir.</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeseli, aradan geçen 20 yıldan sonra, katliama uğrayan insanların tanıklıklarını yeniden dinliyor. Bize ulaşamayan, ulaşamayacak olan Kaya ve Sivri ailelerinin bugün yaşadıklarını, kaybettikleri çocuklarını, geriye kalanları, geriye kalanın dolamayan bir boşluk ve dinmeyen bir acı olduğunu anlatıyor. Bu acıyı hepimizin hissetmesini sağlayan görüntülerle açılıyor belgesel. Otelin yakılmasını izleyen, isteyen, dileyen bir grubun diyalogları net bir biçimde işitiliyor ve “Sivas’ın acısı” içimize işliyor.</p>
<p>Onurlu insanları anlatıyor Menekşe ve belgeseli. Aziz Nesin, Madımak Oteli’ndeki son dakikalarında dahi korkudan bir köşeye büzülerek ölmüş bir insan olarak görünmek istemediğini, Lütfi Kaleli’den kendisine odadaki yatağa uzanması için yardımcı olmasını ister. Onurlu bir insanın ölümü karşılama isteğidir bu. Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar’ın merdivenlerde bir kırık fırça ve yangın tüpüyle otel merdivenlerinde nöbet beklediğini bilirsiniz. Onurlu insanlardan bir fotoğraf kalmıştır geriye. Arkadaşlarını korumak için bedenlerini barikat yapmışlardır.</p>
<p>Onurlu Sait Metin’i ise belgeselde tanırsınız. Kendilerine emanet gördükleri son sodayı içmeyip yerine koyar. Asaf Koçak mızıkasıyla moral verir bir odaya toplanmış kadın ve çocuklara. Asım Bezirci de yanındakilerin neşesi kaçmasın diye neşesini korumaya çalışır, insanları korumaya çalıştığı gibi. Onurlu edebiyat işçisi, kuşağımın okumayı seven pek çok öğrencisinin ilk kez karşılaştığı dönem olduğu için bizim için bir de Türkçe’nin ortaokulcası Asım Bezirci. “En iyi gününüz benim günlerim kadar kötü olsun yobazlar” diyerek acıyla haykıran Yeter Sivri kaybettiği iki kızı için bir müze oda yapmıştır evinde. Hiç dokunmadığı çocuklarının odasını ziyaret etmeden çıkmaz dışarı.</p>
<p>O fotoğraftaki üç şairi yeniden hatırlayalım öyleyse, kendi ölümlerini bildikleri için değil tıpkı Pir Sultan gibi insana inandıkları, umut taşıdıkları ve onurlu yaşadıkları için yazdılar.</p>
<p><strong>Son sözü bırakıyorum onlara</strong></p>
<p>Metin Altıok “zor zamanlarda gazel”i yazdı: “Sık dişini, yılma sakın, vazgeçme bu umuttan / Elbet bir gün insanlar hasretle kenetlenir / Gör işte o zaman, devranını küskün dünyanın / Bilinmedik cemrelerle bak nasıl çiçeklenir / Görmese de altıok metin oğul veren günleri / Toprağın tavından sezip, kemikleri şenlenir”</p>
<p>Behçet Aysan “Unutulmayan” şiiriyle yaşamı güzelleştirmek için yazdı, yaşamda unutulmayacak olanı: “bense, yulaf kokan</p>
<p>dağlı ellerinde</p>
<p>dolaşmak gibi kolaydır</p>
<p>sanırdım yaşamak ve sana kansız</p>
<p>bir gökyüzü</p>
<p>getirirdim getirebilsem ah,</p>
<p>-avlusunda çocukların</p>
<p>korkmadan oynadığı-</p>
<p>lalelerle</p>
<p>donanmış simli bir gökyüzü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi</p>
<p>çatlamış bir narı, unutmadım.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uğur Kaynar ise ölümü yaşamak için tarif ediyordu. Hani şu ölümlü dünyada zaman varken öp beni dediği şiirinde: “Şiirden ölen bir şairin / son bahanesi gibi / bir bahane bul kendine / En azından öp beni</p>
<p>Ve Koray, Menekşe, Yasemin, Asuman&#8230;</p>
<p>Bir umut olarak askeri değil anne ve babalarını bekleyen çocuklardı onlar.</p>
<p>Menekşe’den Önce belgeselinde sekiz saat süren umutlu bekleyişin sonunda Madımak Otel’inin alev almasıyla beraber dayanılmaz çığlıkların birden yükseldiğini sonra da aniden kesildiği anlatılır. Bu çığlıkları ilk kez Moğolların Issızlığın Ortasında’yı dinlerken duymuştum. Aziz Nesin’in, Sivas’ın Acısını hissettiğim gibi. Muzaffer İlhan Erdost’un seslenişine nasıl katılmam ki&#8230; “Geri İstiyoruz Onları”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/07/sivasiunutma-menekseden-once-ve-sonra-geri-istiyoruz-onlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Petros Markaris’in Kaleminden Sonsuzluk ve Bir Günlük</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:58:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=728</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / &#160; Sonsuzluk ve Bir Günlük, adından anlaşılacağı üzere Theo Angelopoulos’un daha geniş kitlelerce tanınmasına yol açan Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filminin senaryo yazım sürecini anlatan, Petros Markaris’in sabırlı kaleminden bir günlük. Yazarın Angelopoulos’la çoğu zaman buluştuğu Mati ve evi arasında dokuduğu trafik mekiğinden annesi ve kızı ile yaşadığı evde çoğu zaman tahminleri doğrulayan Angelopoulos’la yaptığı telefon görüşmelerine, Yunan feribotlarından taksilerine aslında Markaris’in gün be gün ay be ay gelişen senaryo yazımı, gelişimi sırasında senaryonun yanısıra yaşamından, yaşadıklarından kesitler de içeriyor. Bu kesitlerde yazarın yönetmenle dostluğundan, birlikte çalışma yöntemlerine dair pek çok fikir edinirken Sonsuzluk ve Bir Gün filminin ortaya çıkışına da tanıklık etmek de mümkün. Markaris üretken bir yazar, temize çektiği senaryo taslakları, Almanca versiyonuna katkısı, yorulmadan, üşenmeden Atina ve çevresindeki trafikle boğuşarak da olsa buluşmalarını ihmal etmemesi bunun sadece görünür göstergeleri ama onu tanıdığımız başka bir alan var ki&#8230; Belki pek çok sinema takipçisinin bilmediği ama Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabının dilini Markaris okuyucuları için kesinlikle daha aşina yapacak bu alan edebiyattır. Doğrusu beni Markaris okumaya daha da heveslendiren edebiyatı; onun geçmişini, bilgisini, mizahını, içinde yaşadığı kültürleri harmanlayarak ortaya çıkardığı karakterleri ve olay örgüleriyle polisiye romanlarıdır. Komiser Haritos’un olimpiyat köyü inşaatından pay kapmaya çalışan eski [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Seray Genç / </strong></em></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Günlük, adından anlaşılacağı üzere Theo Angelopoulos’un daha geniş kitlelerce tanınmasına yol açan Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filminin senaryo yazım sürecini anlatan, Petros Markaris’in sabırlı kaleminden bir günlük. Yazarın Angelopoulos’la çoğu zaman buluştuğu Mati ve evi arasında dokuduğu trafik mekiğinden annesi ve kızı ile yaşadığı evde çoğu zaman tahminleri doğrulayan Angelopoulos’la yaptığı telefon görüşmelerine, Yunan feribotlarından taksilerine aslında Markaris’in gün be gün ay be ay gelişen senaryo yazımı, gelişimi sırasında senaryonun yanısıra yaşamından, yaşadıklarından kesitler de içeriyor. Bu kesitlerde yazarın yönetmenle dostluğundan, birlikte çalışma yöntemlerine dair pek çok fikir edinirken Sonsuzluk ve Bir Gün filminin ortaya çıkışına da tanıklık etmek de mümkün. Markaris üretken bir yazar, temize çektiği senaryo taslakları, Almanca versiyonuna katkısı, yorulmadan, üşenmeden Atina ve çevresindeki trafikle boğuşarak da olsa buluşmalarını ihmal etmemesi bunun sadece görünür göstergeleri ama onu tanıdığımız başka bir alan var ki&#8230; Belki pek çok sinema takipçisinin bilmediği ama Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabının dilini Markaris okuyucuları için kesinlikle daha aşina yapacak bu alan edebiyattır. Doğrusu beni Markaris okumaya daha da heveslendiren edebiyatı; onun geçmişini, bilgisini, mizahını, içinde yaşadığı kültürleri harmanlayarak ortaya çıkardığı karakterleri ve olay örgüleriyle polisiye romanlarıdır. Komiser Haritos’un olimpiyat köyü inşaatından pay kapmaya çalışan eski solcu şimdinin yeni zengini işadamlarının intiharlarından (Che İntihar Etti), futbol dünyasının karanlığına (Alan Savunması) ve 6-7 Eylül olaylarından, varlık vergisine, “Kıbrıs çıkartması” sırasında yaşananlardan günümüze, İstanbul’un ve göç etmiş, ettirilmiş bir halkın hikayesini anlattığı polisiye serisinin her biri toplumsal polisiye türünün bir örneğidir. Ernest Mandel’in Hoş Cinayet kitabının içeriğine dahil edilebilecek türdendir. Polisiye romanın tarihinin bir toplumsal tarih olarak ele alındığı mülkiyetin tarihinin kendi zıddını yani suçun tarihini de içerdiğini de gördüğümüz bu kitap içinden geçtiğimiz kara çağı bir bakıma polisiye romanlarla ele alır. Kara roman olarak da adlandırılan bu türe Markaris’in kendi rengini verdiği Pontuslu Rum yaşlı kadın Maria Hambena’nın kurbanlarını ya öldürmek ya da sevgisini göstermek için yaptığı meşhur peynirli ve pırasalı böreklerinden de anlaşılır. “Eskiden, çok Eskiden” kitabında olduğu gibi bu topraklara ait kültürel pek çok olguyu yazdıklarına dahil etmesi boşuna değildir Petros Markaris’in?</p>
<p>Doğrusu bu noktada da Markaris’in kendi yaşam öyküsü devreye girer. Onun İstanbul üzerine yazdıklarına baktığınızda İstanbul’a Heybeliada’dan başladığını görürsünüz; çocukluğunun, gençliğinin ada günlerini yine hüzün ve neşeyle karışık okursunuz. Çünkü Petros Markaris (Bedros Markaryan) de yaşama Heybeliada’da başlamıştır. Heybeliada’yı içinde yarattığı boşlukla ve bir de bisikletlerle hatırlar ve anlatır Markaris. Adaların yaz ve kış değişik iki yüzünü ve bu yüz değişikliğini hazırlayan sonbahar ve ilkbaharı hep Heybeliada’da yaşayan yazar adaların yazlık yüzünün çok değişik olduğunu söyler. Yazlığa gelenlerin çoğu aynı aileler, aynı gençler, aynı çocuklar olduğundan, her yıl geçen yazdan kalan dostluklar tekrar canlanır ve tur atan bisikletliler çoğalır. Petros Markaris’in içindeki boşluk ise kalabalıklardan tenhalığa dönüşte yeniden canlanır. Kıştan yaza, Karaköy’deki okuldan adalara, Büyükada’dan Heybeliada’ya dönüşlerde örneğin.</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabında artık tatil için gittiği başka adalardan söz eder Markaris. Artık bir boşluktan değil ama şehre dönüşün çilesinden bahseder bu kez&#8230;</p>
<p>Petros Markaris İstanbul’dan sonra İstanbul’un yanısıra Almanya’da ve Atina’da yaşar. Ekonomi eğitimi almıştır onun kitaplarındaki ekonomi politik bilgisi her halde pek çok insanın cesaret edemeyeceği bir biçimde kendisini en çok romanlarında, örneğin Kriz Üçlemesi’nde göstermiştir.</p>
<p>Peki yabancısı olmadığımız Petros Markaris’i tüm dünya polisiye romanlarıyla tanırken biz nereden tanırız? Evet, hem buradan hem de yönetmen Angelopoulos’un ‘36 Günleri, Megalexandros, Leyleğin Geciken Adımı, &#8220;Ulis&#8217;in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu ve ne yazık ki bitirilemeyen Öteki Deniz filmlerinin senaryolarından tanırız onu. Sonra Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken filminin senaryosundan, Necati Sönmez’in Theo’nun Bakışı belgeselinden ve şimdi de İstos yayınlarından çıkan Anna Maria Aslanoğlu çevirisiyle “Sonsuzluk ve Bir Günlük” kitabından tanırız onu.</p>
<p>1 Mayıs günü İstanbul’un maruz kaldığı yeni ve yeniden polis saldırısı ve blokajı nedeniyle bir araya gelemediğimiz Markaris’in önce imzasından başlıyorum kitabı okumaya. Sonsuzluk ve Bir Gün filminden aklımızda kalan Solomos’un bir ağaç dibindeki o görüntüsünün bir çizimiyle başlıyor kitap. Sözcükleri satın alan şair Solomos, Arnavutluk’tan Yunanistan’a kaçmış bir ufaklık, Bruno Ganz’ın oynadığı bir şair, zamanı, kahramanlarını ve yaşadıklarını yaratıcılarıyla beraber bir günden sonsuza çeviren bir film. Günlüğün nasıl ortaya çıktığını, neden bu günlüğü yazmaya başladığını kitabın önsözünde açıklar Markaris. Önceki senaryolarda nasıl çalıştıklarını hatırlamaya çalıştıklarında çok da anlaşamaz bu iki dost ama aslında sadece nasıl çalıştıklarını hatırlamak üzerine değildir bu günlük, “aynı kuşağa mensup, aynı siyasi görüşlere ancak tamamıyla farklı karakter yapılarına sahip iki insanın kırk yıllık dostluğunun ve ilişkisinin tasviridir”.</p>
<p>Petros Markaris Sonsuzluk ve Bir Gün filminin senaryosu üzerine birlikte çalışırken açık bir biçimde üstesinden gelmeleri gereken pek çok zorluğu paylaşır. Angelopoulos’un görüşlerine önem verdiği Tonino Guerra başta olmak üzere arkadaşlarından gelen değerlendirmeleri iletir, akıllarına yatar ya da yatmaz ancak Markaris’in belirttiği ve de anlattığı zorluklardan anlarız ki Angelopoulos’un her daim yeni fikirler üreterek gelir Markaris’in karşısına. Şiirden vazgeçmeyerek&#8230; Otobüs sahnesi, suyun altındaki batık şehir sahnesi filmde gerçekleştiğini ya da gerçekleşemediğini gördüğümüz pek çok fikir pek çok düşsel sahne öylesine etkileyicidir ki&#8230; Filmi yeniden izlemek için merak uyandırır. Hem bu kez Markaris’in oyunculuğuna daha bir dikkat ederek&#8230; Markaris için bir senaryoyu defalarca yazmak sıkıcı değildir ancak oyunculuk yapmak o kısa süre yapacağı oyunculuk için saatler süren hazırlıkları yapmak hele de güneşli bir günse “puslu manzaraları”, havanın bozmasını beklemek&#8230; Hava bozunca da önce itfaiyenin sularıyla sonra da şiddetli yağmurla sırılsıklam olmak&#8230; O yüzden itirazını yapar kaprissiz bir oyuncu olarak “Bir daha yağmurlu sahne yazacağın zaman, önce benim o sahnede olmadığıma dair sana sözleşme imzalattıracağım, sonra oturup o sahneyi seninle yazacağım.”</p>
<p>Birlikte nasıl çalıştıklarına dair katıldıkları bir söyleşide Theo Angelopoulos’un bunca yıl birlikte çalışmalarına rağmen sinemaya dair bir şey öğrenmek konusunda çok da gayretli bulmadığı Markaris bu durumu şöyle açıklar: “Theo yıllardır kendisinden sinemaya dair hiç bir şey öğrenmedim diye her zaman beni suçlar. Bu kesinlikle doğru değil. Yeni bir romana başladığımda, kafamda çok genel bir hikaye olur. Daha fazlasına ihtiyaç duymam. Yazdıkça detayları oluştururum. Ama başlayabilmek için bir imgeye ihtiyacım vardır. Bu da sinemadan bana yadigar. Tıpkı yönetmenin ihtiyaç duyduğu başlangıç planı gibidir benim için bu ilk imge. Ayrıca romanlarımı dikkatle okuyan bir okur, kitaptaki bölümlerin edebi anlamda bölümler değil, tek plan çekilmiş sahneler gibi olduklarını fark edecektir. Bunları da Angelopoulos’tan öğrendim.”</p>
<p>Gelecek Yüzyılın Çocuklarıyla başlayan, Solomos ve çocukların dahil olduğu, Aleksandros isminin nedensellik ihmal edilmeden tüm kahramanlara isim olduğu ve melek imgesinin-İhtiyar’ın yalnızca çocuğun görebildiği tek melek kanadı olması fikrini nasıl buluyorsun? Mastroianni’yi beyaz ve kirli bir melek kanadıyla hayal etsene! der Markaris’e- Angelopoulos’un düşlerine, filmlerine sızması bir kez daha gerçekleşir zaman içinde değişir, devinir, başka fikirlere dönüşür. Ama mutlaka bildiğimiz, sevdiğimiz Angelopoulos sinemasının ruhunu taşıyan, dertleri olan, şiiri ve müziği eksik olmayan bir film olur.</p>
<p>Senaryo üzerindeki değişikliklere ilişkin bir yer de Markaris şöyle diyor: “Bu değişiklikler her yazarın zamanla öğrendiği şeyi tasdikliyor: Bir metin asla bitmez. Yazarsın, yeniden yazarsın, her zaman onu dahi iyi yapan değişiklikleri yaparsın.” Senaryo yazmak da öyledir. Sonsuzluk ve Bir Gün filminin önemli bir anlatısı olan günümüz göçmenlik halleriyle şair Solomos’un hikayesini birleştiren kelime oyunu fikrinin senaryo içinde gelişmesi tam da Markaris’in söylediği bu durumun kendisidir.</p>
<p>Markaris senaryoyu sadece yazmaz bir de Almanca’ya çevirir. Sonsuzluk ve Bir Gün’ün A.’sı ne Marcello Mastroanni ne de Harvey Keitel olur. Daha sonra yeniden Zamanın Tozu filminde birlikte çalışacakları oyuncu Bruno Ganz’a senaryoyu çevirmek de Markaris’in işi olur. Aslında mesele Almancaya çevirmekten ziyade senaryoda şair A’nın, ona yabancı geldiği için çocuktan satın aldığı kelimeleri Almanca nasıl ifade edeceğidir: “Ancak asıl işkence akşamüstü, mevzubahis üç kelimeyi Almanca’ya aktarmaya çalıştığımda başladı. Karşılıklarını bulmam neredeyse imkansızdı. Düşünüyordum, sözlükleri tarıyordum; yok, hiç bir şey bulamıyordum. Belki Almancanın lehçelerine başvurulsa bir şeyler bulmak mümkün olurdu, mesela Bavyera, Svabya ve ya İsviçre Almancasına. Ancak bu lehçeleri ne ben biliyordum ne de bunlara uygun sözlüklerim vardı. Tüm çevirmenlerin meşhur sanatına başvurmaya karar verdim: Serbest çeviri yaparak nadir Almanca kelimeler arayışına girdim. Böylece ‘korfula’ için kalp çiçeği anlamına gelen ve bir bitki ismi olan ancak ağlayan kalp veya yakan aşk anlamına da gelen ‘Herzblume’ kelimesini kullanmayı tercih ettim. ‘Ksenitis’ ise belki de tam olarak Almanca karşılığı olan tek kelimeydi: ‘Fremdling’. ‘Argadini’ ise en beteri: Yunancada ‘çok geç’ anlamına gelen bu kelimenin Almancada hiçbir alışıldık olmayan kelimesi yok. Bu yüzden de, ‘kabus’ kelimesinin pek alışıldık olmayan bir karşılığı olan ‘Nachtmahr’ kelimesine sığındım. Çünkü senaryoda A, kelimeyi yorumlarken şu sözleri sarfeder: ‘Çok geç&#8230; Kapkaranlık gece çöktü, çok geç.’ En azından Almancada gece kavramı korunmuş oluyordu. Ancak bu kelime seçimleri yeni bir sorun yaratıyordu, zira ilişki değişmişti: Yunancada A, kelimeler ona yabancı geldiği için şaşırmaktaydı; Almancada ise Ufaklık’ın bu nadir kelimeleri bilmesine şaşırır, çünkü A’nın bilmeyeceği kadar nadir değildir bu kelimeler.</p>
<p>Ganz’a bir mektup yazarak bütün bu düşüncelerimim kendisine bildirdim. Belki o çok daha uygun çözümler bulurdu. En azından öyle umuyordum.” Markaris’in umduğunu bulup bulmadığını merak ediyor ama kitaptan bunu öğrenemiyoruz ancak Ganz’ın anadili Almancayla yarenlik yapmak istediği kişinin Markaris olduğunu öğreniyoruz bir küçük anekdotta.</p>
<p>Filmin üç sürgünü, Solomos, Aleksandros ve Arnavutluk’tan Yunanistan’a gelen Ufaklık ‘tan sonra kelimeleri anlamaya çalışan dördüncü kişi Bruno Ganz olur. Bu kelimeleri Solomos’un bitiremediği şiirini tamamlamak isteyen şair Aleksandros’a Selanik Limanının kalabalığından çekip çıkaran Ufaklık olur. ‘Korfula’ ya da benim korfulam anlamına gelen ‘korfulamu’ bir annenin çocuğuna seslenişi gibi ‘küçük çiçek’, ‘çiçek göbeği’ anlamlarına gelir, ‘ksenitis’ sürgün ve ‘argadini’ ise gecenin geç ve kör karanlığıdır, her şey için geç kalınmışlık duygusudur.</p>
<p>Angelopoulos’u nasıl kaybettiğimiz düşünüldüğünde “argadini” en çok aklımıza gelendir.</p>
<p>Sonsuzluk ve Bir Günlük kitabı bize yeniden bir filmi ve büyük bir yönetmeni hepimizin, sinemayla ilgilenen pek çok insanın hayatında izler taşıyan büyük bir yönetmeni hatırlatır. Bir fikrin bir filme nasıl dönüştüğünü gösterir. Bir kitabın hangi fikirden ortaya çıktığını gösterir.</p>
<p>Kitap ayrıca birlikte yıllarca çalışmış, başka filmleri ortaya çıkarmış iki dostun nasıl çalıştığına dair, sahnelerin nasıl şekillendiğinden sıralamasına, set aşamasından çekim süreci sonrasına kadar pek çok ayrıntı aktarır. 9 Mart 1996 gününden başlayan ve 31 Mart 1998 tarihinde sona eren, filme dair gelişmeler oldukça yazılan Markaris günlüğünün Türkçe basımına özel bir önsöz de yazar.</p>
<p>Onun söylediği önsöz aynı zamanda son sözdür belki de, Angelopoulos’la ilişkisini olabildiğince doğrudan ve açık biçimde yazan yazar “arkadaşımı çok özlüyorum” der ve noktayı koyar.</p>
<pre>Adı Geçen Kitaplar:</pre>
<pre>Sonsuzluk ve Bir Günlük- Petros Markaris</pre>
<pre>İstos Yayınları, Çev.: Anna Maria Aslanoğlu, 2014, İstanbul.</pre>
<pre>Yazarların İstanbul’u içinde, “Ada Boşluğu ve Bisiklet”-Petros Markaris, Merkez Kitaplar, Hazırlayan: Barbaros Altuğ, 2007, İstanbul.</pre>
<pre>Eskiden, Çok Eskiden –Petros Markaris</pre>
<pre>Turkuvaz Kitap, Çev.: İlknur Özdemir, 2010, İstanbul</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/petros-markarisin-kaleminden-sonsuzluk-ve-bir-gunluk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Festivallerden: BİFED, Ada’da Belgesel Sinema</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:39:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[seray genç]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=722</guid>
		<description><![CDATA[Seray Genç / &#160; Ada’da Belgesel Sinema Bu sayımızda İtalya’nın farklı şehirlerini gezerek genç sinemacılar yetiştiren, dünyanın çok farklı köşelerinden gelen gençlerin kısa film denemeleri, çekimleri için koşullar hazırlayan bir festivalden haberler veren bir yazıya yer verdik. Cinema da Mare. Deniz’in sineması. Sonra çok geçmedi biz de Ege Denizi’nin çevrelediği Ada’nın sinemasını hayata geçiren, belgeselleri bir adaya toplayan bağımsız bir film festivaline denk geldik. Cinema da Mare isminin verdiği ilhamla; Sinema’da Ada ya da Ada’da Sinema&#8230; Ada’ya, memleket sinemasına, sansüre uğrayan belgesellere, sinema öğrencilerine hem alternatif bir alan açmak hem de katkıda bulunmak için yola çıkan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne (Bifed) bu yazı vesilesiyle yolun açık olsun demek istedik. Belgesellerle Dünyayı Yorumlamak Belgesel sinemanın çağına dair bir gözlemi, yorumu ve bir meselesi vardır. Yıllar itibariyle belgesel filmlerin habitat meseleleriyle karşımıza daha fazla çıkmaya başlamasıyla beraber dünyanın farklı köşelerinden bu meseleye dair gözlem ve yorum almak, anlamak ve takip etmek mümkün hale geldi. Habitat bizim ve bizimle birlikte canlı tüm organizmaların yaşadığı, geliştiği yer. Bir bölge, bir ağaç, hava, su ve toprak habitat ya da habitatımızın parçası. Habitatın parçalanması ise canlıların yaşadığı alanların müdahale görmesi, dönüşmesi, yaşam alanlarının yok olması, yok olmaya yüz tutması anlamına geliyor. Kapitalizm, ağacın gölgesini satamayınca [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Seray Genç /</strong> </em></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ada’da Belgesel Sinema</strong></p>
<p>Bu sayımızda İtalya’nın farklı şehirlerini gezerek genç sinemacılar yetiştiren, dünyanın çok farklı köşelerinden gelen gençlerin kısa film denemeleri, çekimleri için koşullar hazırlayan bir festivalden haberler veren bir yazıya yer verdik. Cinema da Mare. Deniz’in sineması. Sonra çok geçmedi biz de Ege Denizi’nin çevrelediği Ada’nın sinemasını hayata geçiren, belgeselleri bir adaya toplayan bağımsız bir film festivaline denk geldik. Cinema da Mare isminin verdiği ilhamla; Sinema’da Ada ya da Ada’da Sinema&#8230; Ada’ya, memleket sinemasına, sansüre uğrayan belgesellere, sinema öğrencilerine hem alternatif bir alan açmak hem de katkıda bulunmak için yola çıkan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne (Bifed) bu yazı vesilesiyle yolun açık olsun demek istedik.</p>
<p><strong>Belgesellerle Dünyayı Yorumlamak</strong></p>
<p>Belgesel sinemanın çağına dair bir gözlemi, yorumu ve bir meselesi vardır. Yıllar itibariyle belgesel filmlerin habitat meseleleriyle karşımıza daha fazla çıkmaya başlamasıyla beraber dünyanın farklı köşelerinden bu meseleye dair gözlem ve yorum almak, anlamak ve takip etmek mümkün hale geldi. Habitat bizim ve bizimle birlikte canlı tüm organizmaların yaşadığı, geliştiği yer. Bir bölge, bir ağaç, hava, su ve toprak habitat ya da habitatımızın parçası. Habitatın parçalanması ise canlıların yaşadığı alanların müdahale görmesi, dönüşmesi, yaşam alanlarının yok olması, yok olmaya yüz tutması anlamına geliyor. Kapitalizm, ağacın gölgesini satamayınca tez kesile diyor, ağacın ekili olduğu alanın günümüz ederini, metrekaresini, kat sayısını, avm dükkan sayısını, yolunu, garajını, araba sayısını, eğlenceden yemeğe geçirilecek saat sayısını iştahlıca hesap ediyor. Şehir merkezleriyle yetinmiyor, yoksulları çeperlere atıyor, çeperlere toplu konutlar yapıyor. Yetinmiyor, ağaçları kese kese yeni yollar yapıyor. Beton döküyor doğaya, insan ve insan aklına. Ucu olmayan şehirlerler yaratıyor. Şehir dışına çıktığında da akar suya, rüzgara bentler kuruyor, hatta termik ve nükleer santraller inşa etmeye kalkıyor. Karbon salınımına engel teknolojiye/sermayeye kredi ve teşvik dağıtırken, üretimi ve çevreyi regüle ediyor, sömürüye uğratıyor; kapitalizmin vahşi rekabeti ortaya çıkıyor. Büyük balık küçük balığı yutuyor ve doymuyor.</p>
<p>Karbona Hücum (Amy Miller, 2012) belgeselinde bizim Karadeniz’de küçüklü büyüklü her dereye kurulmak istenen HES’lerin Panama’da da aynı belalara yol açtığı, Hindistan’da çöp yakılan fabrikaların beraberinde getirdikleri, Honduras’ta bitkisel yağdan biyogaz üretimi ve Brezilya’da odun kömürü için kullanılan okaliptus ağaçları ve o ağaçların dibinde yaşayıp ormana adım atmaları yasak olan sıradan insanları gösterir. Diğer adıyla karbon pazarına hoş gel(me)diniz. Bu ekolojik tasdik ve teşvik alan tüm “karbon projeler” çevre kirliliğini dengeledikleri gerekçesiyle karşımıza çıkıyor ve “karbon kredisini” kapıyorlardı. Belgeselin soruları net: Karbon salınımını gerçekten azalttıklarını söylemek mümkün mü?, Peki bu projelerin olduğu yerlerde yaşayan insanlar tüm bunlardan nasıl etkileniyor ya da etkilenecek? Kâr merkezde olduğu sürece kapitalizmin koşullarının sermaye aleyhine dönmesi mümkün mü? Ekosistemimizde yaşanılan süreci bizim bir çırpıda özetlememiz veya aktarmamız zor ama belgesel sinema tam olarak bunu yapıyor; sorular soruyor, tanıklığa ve neticede ‘dur demeye’ davet ediyor.</p>
<p>Bir avuç insan bunu dünyanın her köşesinde yapıyor ve bu mücadele de belgesele konu olabiliyor. Bozcaada’da yapılan ve Fethi Kayaalp anısına verilen ödüllerden biri Rüya Arzu Köksal’ın yönetmenliğini yaptığı Bir Avuç Cesur İnsan’a gidiyor bu nedenle. “Türkiye’de yaşanan ama bütün dünyada benzerlerine rastlanan, hayati öneme sahip bir çevre mücadelesini, aktivizm ruhunu kutlayarak ve bize, mizah duygusu ve insancıllığıyla ilham vererek anlatan” bir film <a href="http://www.bifed.org/portfolio/bir-avuc-cesur-insan/">Bir Avuç Cesur İnsan</a>.</p>
<p>Belgesel sinema ele aldığı meselesine bir yorum, bir bakış açısı getirir: Mizah, insancıllık, estetik ya da protesto. Yaratıcı bir yeniden yorumlama biçimi olarak Grierson’dan bugüne belgesel, izleyenden de dünyayı yorumlamasını ve onun aktif bir parçası olmasını bekler.</p>
<p>Festivaldeki filmlerden Mano Khalil’in Arıcı (Der Imker) filminde karakterin kendisi İbrahim Gezer ve Farida Pacha’nın Benim Adım Tuz filmi dünyayı yorumlayanlardandı. Kürdistan’daki savaştan ötürü yerinden yurdundan edilmiş Ape İbrahim, Alp Dağları’ndan geride bıraktığı memleketinin dağlarına ve o dağlarda bıraktığı çocuklarına, köyüne, evine bakıyordu. Bir yandan da Alp Dağları’nı kendi dağları yapıyordu, arılarıyla beraber kendisinin kıldığı doğayla buluşuyor ve bir dere yatağına çıplak bırakıyordu kendisini. Doğayla buluşmasında hem yalnızdı hem de değildi. İsviçre’de tanıştığı, yaşamının bir parçası kıldığı insanlarla içten arkadaşlığı; arkadaşlarıyla kendi içten dilini yaratarak iletişim kurması onu yaşama, arkadaşlarını da ona bağlıyordu. Ve savaşların adaletsiz ve kirli yüzüne rağmen yaşamı, doğayı insancıllıkla, doğallıkla ve inatla savunuyordu.</p>
<p>Benim Adım Tuz, Hindistan Gujarat’ta tuz üretiminde mevsimler geçiren işçi bir ailenin tuz hasadını izleyiciye sürekli sorular sordurarak ancak yanıtları görüntülerle, aileyi sadece takip ederek ve her adımın bir bir açılarak, ritmle ilerlediği bir belgeselle veriyordu. “İnsanın toprak aidiyeti ve ilişkisini yalın, güçlü ve şiirsel bir sinematografiyle” aktarıyordu bize.</p>
<p><strong>Mark Achbar ile “Şirket”i Yorumlamak </strong></p>
<p>Andığımız bu filmler, aralarında Corporation (Şirket) ve Peter Wintonick’le beraber yaptığı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Manufacturing_Consent:_Noam_Chomsky_and_the_Media">Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media</a> (Rıza Üretmek: Noam Chomsky ve Medya ) filmlerinin yönetmeni Mark Achbar’ın da olduğu jüri tarafından adaya gelen belgeseller arasından seçilmiş ödül alan filmler arasındaydı. Mark Achbar ve Jennifer Abbott’un filmi Şirket, yapımından on yıl sonra Bozcaada Halk Eğitim Merkezi’nde gösterildiğinde bizim açımızdan filmin ses verdiği sorunlar, konular ya da psikopat bir tüzel kişilik olarak Şirket gücüne güç katmaya devam ediyordu. Necla Algan ile Mark Achbar’la söyleşmek üzere adanın bir kıyısında buluşuyoruz. Mark Achbar bugünden filmine baktığında: “Tanımladığımız sorunu çözmedi filmim, o yüzden bugünden bakınca başarısız oldu diye düşünüyorum. Şirketler güçlerini arttırdılar o zamandan bu zamana. Bir film kültürü değiştirmek için çok şey yapabilir. Bu filmle biz bir bilinçlenme hareketi yaratmaya çalışıyoruz. Gitgide büyüyen bir farkındalık yaratıyoruz filmlerle. Şirketler çok büyük bir sürekliliğe sahipler. Sıradan bir insanın baş edebilmesi için fazla güçlüler çünkü sermaye onların elinde. Her gün devletlerle işbirliğine girebilecek sermayeleri var. Bizim de tek başımıza onların bu gücüyle baş edebilme imkanımız yok. Elimizde başka aygıtlar var onlarla uğraşabileceğimiz; sinema da bunlardan biri. Benim şirketlere karşı bilinç yaratmak için en önemli aygıtım sinema” derken, Joel Bakan’ın yazdığı ikinci kitapla beraber Şirket’in devamının geleceğini söylüyor. Amerika’da şirketler için verilen yeni imtiyazları, örneğin şirketlerin seçimler sırasında isimsiz ve limitsiz bir biçimde para harcamasının hukuki olarak önünün açıldığını, bunun ise sermayenin etkisini artırmakla sonuçlanacağını anlatıyor. Son dönemde Kuzey Amerika’da B (benefit) tipi yeni tip şirketler de ortaya çıkıyor. “Bu şirketler hukuki olarak başka değerleri önceliğine ya da en azından eşit derecede alabilir, örneğin emekle ilgili veya çevre ile ilgili dertler edinebilir, bunları önceliğine koyabilir. Sonra ikinci sıraya istiyorsa kârı koyabilir. Şu anda bu yolu seçen bir çok şirket olmaya başladı. Tabi ki bu bir çözüm mü değil mi tartışılır, ama ben bu çok enteresan bir gelişme diye düşünüyorum. Biz burada halka açık şirketlerden bahsediyoruz. Burada baskıcı olmak zorunda olmayan bir şirketten bahsediyoruz, tabi eğer yapmak isterse. Bu halka açık şirketler eğer isterlerse önceliğine emeği alabilirler, yapmak zorunda değiller ama yapabilirler.”</p>
<p>Şirket belgeseli, 23 bölümden oluşuyor. Farklı kesimleri ve konuları merkezine alan 23 farklı bölüm. Belgeselin içerdiği röportajlar da farklı kesimlerden. Shell, Goodyear, IBM, Pfizer gibi şirketlerin CEO’larından Noam Chomsky, Naomi Klein, Vandana Shiva ve Michael Moore’a, devam edersek reklamcılar ve pazarlamacılardan tarihçi ve aktivistlere farklı pek çok insan ve yaklaşıma ulaşılıyor. İnsanların hiç bir önyargı taşımadan filme dahil olmaları ve olanı biteni anlatmaları üzerine bu diyaloğun nasıl kurulduğunu merak ediyoruz doğrusu. “Bazı CEO’lar kendileri de eleştireldi bu sistemin gidişatına dair. Kendileri ile ilgili, şirketlerle ilgili eleştireldiler. Ve kendilerinin seçimiydi, belgeselde kendi kimlikleriyle bulundular. Kimseyi zorlayamazsınız 90 dakika hatta saatlerce sizinle konuşmaları için.” Bu kadar farklı dinamiği bir araya getirmelerindeki amacın ise gerçekliği tüm boyutlarıyla yansıtmak olduğunu söylüyor. Mark Achbar: “Gerçekliği yansıtmaktı amacımız. Şirketlerin nasıl çalıştığını ve arkalarındaki gücü anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Bu şirketlerin içindeki CEO’lar gibi insanların şirketlerin gücü ile ilgili ne düşündüğünü görmek istedim. Örneğin sizin kişisel görüşünüz şirketin görüşünden farklı olabilir, bunun mümkün olup olmadığını da sorguladım. Kendi kişisel değerlerin şirketinkilerle örtüşmüyor olabilir. Tabi kararlar da vermek zorundasın. Hayatımda hiç Pfizer, Shell ya da BP’nin CEO’larıyla tanışmamıştım, belgesel sayesinde tanışmış oldum. Çok zeki bir insan değilsen CEO olamıyorsun bu sistemde. Çok zeki insanlar da aslında ne olup bittiğinin farkındalar. Ben aslında onlara negatif bir şekilde yaklaşmadım, sadece merak ettim, içten bir merak; ne düşündüklerini, bu kararları gerçekten nasıl aldıklarını merak ettim. Biz bu açıdan şirketlerin gücünü kişilere indirgemeden, şirketleri birer kurum olarak incelemek istedik. Kurumların problem olduğunu göstermek istedik, bireylerin değil. Görüşme yaptığım bazı CEO’lar insani olmayan bu kurumlara insani bir ses de oldular. Chomsky de bundan bahsediyor. Köle sahibi iyi biri olabilirsin. Kölelerine iyi davranan düzgün insanlar da var. Fakat kölelik kurumunun kendisi rezil ve ahlak dışı bir şey.”</p>
<p>Şirketin bölümlerinden biri Hindistan başta olmak üzere bugün pek çok çiftçiyi intihara sürükleyen, tohum bilgisini gelecek nesillere aktarılmaksızın yiyecek endüstrisini elinde tutan Monsanto gibi yaygın şirketlere dairdi. Mark Achbar filminde bu büyük sorun hakkında sadece “söz ettiklerini”, söz edebildiklerini söylüyor. Konuyla ilgili Food Inc. (2008, Robert Kenner) belgeselini hatırlatıyor. Monsanto bu kadar yaygın olduğu için, dünyayı ele geçirmiş olduğu için gurur duyuyor. “Biz onların vicdanın rahat olmadığını filan düşünüyoruz kendi aramızda, fakat böyle bir şey yok; bununla övünüyorlar.”</p>
<p>Zehir üreten kimyasal şirketler, askeri-endüstriyel kompleksler, okyanuslarda artan toksinler, eriyen buzullar… “Depresif değişimler” yaşandığını söylüyor Mark Achbar ve kendi açmazına getiriyor sözü: Benim kişisel açmazım bu konularda hangi biriyle uğraşacağım, hangi birine sataşacağım. Hangisi daha önemli? Bir değişiklik yapmak için hangisi daha acil? Hep bunu düşünüyorum.</p>
<p>Bizim memlekette de uğraşacak, sataşacak pek çok konu ve işleyiş olduğu kesin. Dolayısıyla sinema ya da bağımsız festivaller, aktivist film ve festivaller bizim için de önemli bir alan. Kendileri de belgesel sinemacı olan dostlarımız Petra Holzer ve Ethem Özgüven ve Adalı tüm dostlar bu alanı açmaya çalışıyorlar. Bozcaada’nın ensesinde hissettirilen yapılaşma tehdidine ve memleketin pek çok yerinde gördüğümüz betonla, HES’lerle, santrallerle hayatımızı ele geçirme, elden geçirme harekatına karşı sinemayla ve Adalılarla dayanışma içinde…</p>
<p><em>BIFED Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali Hakkında:<a href="%20http://www.bifed.org "> http://www.bifed.org </a><br />
</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bifed-adada-belgesel-sinema/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>19. Kerala Film Festivali’nden İzlenimler</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:29:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[aylin sayın]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=717</guid>
		<description><![CDATA[Aylin Sayın / Hindistan’ın uzun yıllar sosyalizmle yönetilmiş olan eyaleti Kerala, Hindistan’ın güney batısında yer alan, Arap denizine kıyısı olan doğa harikası Cochin’le ve uzun kumsallarıyla bilinen bir yer. Benim için Arundhoti Roy’un memleketi ve olağanüstü kitabı ‘Küçük Şeylerin Tanrısı’nın ilhamını aldığı yer. Festival, Kerala’nın başkenti -telaffuz etmesi hayli zor-Thiruvananthapuram’da yapılıyor. Uluslararası bilinirliği olan bir festival ve bunda seyircisinin rolü büyüktür herhalde. Saatlerce kuyrukta bekleyen, yer bulamazsa merdivenlere oturan ya da ayakta filmi izleyen, beğendiği yerlerde alkışlayan, ıslık çalan, sevdiği filmle yakın bir ilişki kuran bir seyircisi var. Diğer festivallerin aksine IFFK delege sistemiyle düzenleniyor. Festivali takip etmek isteyenler her film için bilet almak yerine festival öncesi 500 rupi (7 Euro) ödeyerek festivale akredite oluyorlar. Festival filmlerini, entelektüel bir faaliyeti alınıp satılan bir meta olarak görmeyen festival yönetimi, biletleme işini bu yolla yapıyor. Bazen saatlerce kuyrukta beklemek anlamına gelse de (koltuk sayısı 300 fakat bu yıl 10.000 kişi festivale akredite olmuş) delegeler festivale bir aidiyet geliştiriyorlar ve çok film izlemek isteyen daha az parayla bunu mümkün kılabiliyor. Bu sistemden konuk ağırlamaya kadar sosyalist bir mantığın festivale sirayet ettiği söylenebilir. Bir yıla yakın Hindistan’da yaşamış biri olarak sosyalizmin nimetlerinin sadece festival ortamında değil eyaletin bütününde hissedildiğini de söylemeliyim. Kerala, Hindistan’ın en [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #993300;"><em><strong>Aylin Sayın /</strong> </em></span></p>
<p>Hindistan’ın uzun yıllar sosyalizmle yönetilmiş olan eyaleti Kerala, Hindistan’ın güney batısında yer alan, Arap denizine kıyısı olan doğa harikası Cochin’le ve uzun kumsallarıyla bilinen bir yer. Benim için Arundhoti Roy’un memleketi ve olağanüstü kitabı ‘Küçük Şeylerin Tanrısı’nın ilhamını aldığı yer. Festival, Kerala’nın başkenti -telaffuz etmesi hayli zor-Thiruvananthapuram’da yapılıyor. Uluslararası bilinirliği olan bir festival ve bunda seyircisinin rolü büyüktür herhalde. Saatlerce kuyrukta bekleyen, yer bulamazsa merdivenlere oturan ya da ayakta filmi izleyen, beğendiği yerlerde alkışlayan, ıslık çalan, sevdiği filmle yakın bir ilişki kuran bir seyircisi var.<br />
Diğer festivallerin aksine IFFK delege sistemiyle düzenleniyor. Festivali takip etmek isteyenler her film için bilet almak yerine festival öncesi 500 rupi (7 Euro) ödeyerek festivale akredite oluyorlar. Festival filmlerini, entelektüel bir faaliyeti alınıp satılan bir meta olarak görmeyen festival yönetimi, biletleme işini bu yolla yapıyor. Bazen saatlerce kuyrukta beklemek anlamına gelse de (koltuk sayısı 300 fakat bu yıl 10.000 kişi festivale akredite olmuş) delegeler festivale bir aidiyet geliştiriyorlar ve çok film izlemek isteyen daha az parayla bunu mümkün kılabiliyor. Bu sistemden konuk ağırlamaya kadar sosyalist bir mantığın festivale sirayet ettiği söylenebilir. Bir yıla yakın Hindistan’da yaşamış biri olarak sosyalizmin nimetlerinin sadece festival ortamında değil eyaletin bütününde hissedildiğini de söylemeliyim. Kerala, Hindistan’ın en yüksek okuma yazma oranına sahip olduğu, dilenci oranının düşük ve evsizlerin olmadığı bir eyalet. Hindistan’ın diğer yerlerini görmemiş biri için fark etmesi güç ayrıntılar elbette bu saydıklarım. Olması gereken şeyler; barınma, sağlık ve eğitim imkanı burada uzun yıllardır güçlü bir sosyalizm geleneği dolayısıyla bir hak olarak insanlara verilmiş durumda.<br />
Kerala’ya dair bu kısa bilgiden sonra festivale dönersek, filmlere bu kadar çok ilginin olmasının en önemli sebebi elbette ki Bollywood, Tollywood (AndhraPradesh film endüstrisi) ve Mollywood (ticari Malayalam filmlerinin yapıldığı film endüstrisi) tarafından işgal edilen sinemalarda bunun dışında kalan sinema anlayışını görmenin neredeyse imkansız olması ve elbette Hint insanın, özellikle okuma yazma, üniversiteye gitme oranının yüksek olduğu Keralalıların(çoğunlukla gençlerin) sinemaya entelektüel ilgisi.<br />
Festivalin uluslar arası yarışma bölümünde yarışan Oonga tanıdık bir hikayeyi anlatıyordu. Orissa eyaletinde yaşayan Adivasilerin (yerli halk) köyleri (ormanları) maden şirketi tarafından işgal tehdidi altındayken Naxalitleri, köylüleri, eğitimle ancak bu tehditlere karşı gelinebileceğini düşünen bir öğretmeni ve askerleri karşı karşıya getiriyordu. Filmin hangi tarafta konumlandığını sorduğumuz yönetmen “Eğer bir yerde konumlandırmam gerekirse hiçbiri derdim, bu çemberde herkes kurban. Filmdeki asker bile babasının çiftçi olduğunu ve toprağını satmayı reddettiği için dövüldüğünü, bunun üzerine asker olmaya karar verdiğini söylüyor. Bu bir çember.” diyor. Naxalitler köylüler için tek kurtuluşun örgüte katılmak olduğu konusunda ısrarcıyken öğretmen de yerli çocuklara Hintçe ve okuma yazma öğretme idealindedir. Bütün bu çatışmalar yaşanırken Oonga adlı 7 yaşındaki yerli çocuk köyünden ayrılarak şehre Ramayana destanını tiyatroda izlemeye gider. Gösteriden ve Rama’nın cesaretinden etkilenen Oonga, Rama (tanrı Vişnu’nun avatarı) gibi mavi renge boyanarak hayatı Rama’nın gözlerinden görmeye başlar. Kendisini onunla özdeşleştirerek askerlere karşı köyünü korumak ister. Film bir çocuğu merkeze alarak bu kadar problemli bir konunun aşırı trajik olmasını engellemiş. Film dert ettiği sorunu popüler Hint filmleri izlemeye alışkın seyirciyi filmin içine çekecek dans ve şarkı sahneleriyle anlatsa da bu tercih filmin festivalde herhangi bir ödül almasını engellerken gişede başarılı olmasına vesile olmasını dileyelim.<br />
Festivalde en iyi film ödülünü alan Arjantin yapımı Refugiado (Diego Lerman) erkek şiddetini bu şiddeti hiç göstermeden, kocasından kaçmaya çalışan bir kadını ve 7 yaşındaki oğlunun hikayesini sade bir dille anlatan bir filmdi. Babadan kaçarken çocuğun yaşadığı gelgitleri de anlatmasıyla büyümeye dair bir hikaye de olduğu söylenebilir. Aynı bölümde İran’dan iki film de vardı. Coğrafi ve tarihi yakınlıkları dolayısıyla Hintlilerin İran sinemasına özel ilgi gösterdiklerini de söylemeliyim. Abbas Rafei’nin yönettiği Oblivion Season (Fasle Faramoushi-e Fariba) tutucu bir ülkede evlenmeden önce seks işçisi olan bir kadının toplum tarafından nasıl dışlandığını anlatmak amacıyla yola çıkmış bir film. Filmde tutucu bir topluma nazaran kötücül ve kıskanç bir koca izlediğimi söyleyebilirim. Kocası hastanelik olduktan sonra onun işini devralarak nakliye şoförlüğü yapmasını kabul eden hatta ona destek olan bir toplumdan bahsediyoruz. Film amaçladığının aksine tutucu bir toplumu değil ruh hastası bir adamın bir kadının hayatını nasıl çekilmez kıldığını anlatabilmiş. Festivalde yarışan diğer İran filmi The Bright Day (Rooz-e Roshan, HosseinShahabi), Oblivion Season’ın aksine olaylardan çok bir duygu durumuna odaklanarak adalet duygusunun nasıl da kişileştirilebileceğini, nasıl da kırılgan olabileceğini anlatıyordu. Filmin büyük bir kısmının araba içinde geçmesiyle Abbas Kiarastomi sinemasıyla, anlattığı konuya yaklaşımıyla da Asghar Farhadi sineması ile akrabaydı.<br />
Festivalde Fipresci ödülü alan Fas filmi ise They are the Dogs (C’est Eux Les Chiens, HichamLasri) 1981 yılında askerler tarafından gözaltına alınan sendika aktivisti bir adamın herkes öldü sanırken ‘Arap Baharı’ sırasında hapishaneden çıkması ve ailesini aramasının hikayesi. Solcu bir sendikacı olan Majhoul, Fas’ta ekonomik ve sosyal bir değişim talep ettiği için yıllarca hapis yatmışken Fas’ta yine bir değişimin talep edildiği, Kazablanka sokaklarında devrimci bir baharın estiği günlerde, otuz yıl sonra hapisten çıkar ve eylem yapan kitlenin arasına karışır. Bu eylemlerde bir hikaye, merak uyandıracak bir konu arayan televizyon ekibiyle tanışır ve ailesini beraber aramaya başlarlar.<br />
Film, Majhoul’un arayışını anlatırken Kazablanka sokaklarını onun gözüyle de görmemizi sağlar. Filmi genelde televizyon ekibinin kamerasından izleriz. Bu, filme bir dinamizm getirirken filmin gerçekçiliğini de bir adım da öteye taşır.  Filmin belgeselle kurmaca arasında bir yerde durduğu söylenebilir. Dolayısıyla çok rahat bir aile melodramına dönüşecebilecek olan konu trajediye uç verir. Film Fas’taki politik kalkışmalardan hareketle geçmişle geleceği Majhoul’un varlığıyla bir araya getirir. 30 yıl sonra pek de bir şey değişmediğine göre şimdinin hesaplaşılmamış geçmiş tarafından takip edildiğini söyler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/filmlerin-iyi-seyircinin-daha-iyi-oldugu-bir-festival-19-kerala-film-festivalinden-izlenimler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Festivallerden: Bir CinemadaMare Deneyimi</title>
		<link>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/</link>
		<comments>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 13:14:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[yeni Film]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[35/36. sayı]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[filiz öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yenifilm.net/?p=713</guid>
		<description><![CDATA[Filiz Öztürk / Hani her insanın bir hayali vardır ya, benim de en büyük hayalim günün birinde Farid Farjad’ın Taghtam deh ezgisi eşliğinde bir kısa film çekmekti. Her şey Beşiktaş’ta başladı… Güzel bir Beşiktaş sokağında, bende bir kısa film çekmek istiyorum diyerek topladığım arkadaşlarımla beraber başladık ilk kısa film çekme macerama. Sonra da İtalya’da her yaz iki buçuk ay boyunca süren ve bütün dünyadan ama daha çok İtalya’dan gelen genç sinemacıların katıldığı festivale göndermiş bulunduk. Bu festivali nasıl duyduğuma gelince; çok sevgili arkadaşım Çiçek Coşkun, her yaz tatilde, İtalya’ya gidiyorum ben derdi ve eve döndüğünde ne yaptın, nasıl geçti sorularımıza karşılık çektiği kısa filmlerin, hepsini olmasa bile bir kaçını utana sıkıla bizlerle paylaşıyordu. Artık dayanamıyordum, kıskançlığım had safhaya varmıştı ve sonunda “ben de gelmek istiyorum, ne yapmam lazım” diye sorma cesaretini gösterdim. Çok ciddiydim ama nedense sonucun olumsuz olacağını düşünüyordum. Tabii ki hayalimdeki gibi olmadı ama senaryosunun kardeşime ait olduğu ve sevgili arkadaşım Çicek’in yönettiği ya da her şeyini tek başına yaptığı kısa filmimizde benim de ayaklarım başrolü kaptı. Festivali düzenleyen dernek, CinemadaMare, genç katılımcıların kalacak yerini ve İtalya’da şehirden şehre transferini sağlıyor. Diğer bütün masraflar katılımcılar tarafından karşılanıyor. Festival başlamadan önce iki buçuk aylık güzergah dernek başkanı Franco Rino [...]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<h4><strong><em><span style="color: #993300;">Filiz Öztürk /</span></em><br />
</strong></h4>
<p>Hani her insanın bir hayali vardır ya, benim de en büyük hayalim günün birinde Farid Farjad’ın Taghtam deh ezgisi eşliğinde bir kısa film çekmekti.<br />
Her şey Beşiktaş’ta başladı…<br />
Güzel bir Beşiktaş sokağında, bende bir kısa film çekmek istiyorum diyerek topladığım arkadaşlarımla beraber başladık ilk kısa film çekme macerama. Sonra da İtalya’da her yaz iki buçuk ay boyunca süren ve bütün dünyadan ama daha çok İtalya’dan gelen genç sinemacıların katıldığı festivale göndermiş bulunduk.<br />
Bu festivali nasıl duyduğuma gelince; çok sevgili arkadaşım Çiçek Coşkun, her yaz tatilde, İtalya’ya gidiyorum ben derdi ve eve döndüğünde ne yaptın, nasıl geçti sorularımıza karşılık çektiği kısa filmlerin, hepsini olmasa bile bir kaçını utana sıkıla bizlerle paylaşıyordu. Artık dayanamıyordum, kıskançlığım had safhaya varmıştı ve sonunda “ben de gelmek istiyorum, ne yapmam lazım” diye sorma cesaretini gösterdim. Çok ciddiydim ama nedense sonucun olumsuz olacağını düşünüyordum.<br />
Tabii ki hayalimdeki gibi olmadı ama senaryosunun kardeşime ait olduğu ve sevgili arkadaşım Çicek’in yönettiği ya da her şeyini tek başına yaptığı kısa filmimizde benim de ayaklarım başrolü kaptı.<br />
Festivali düzenleyen dernek, CinemadaMare, genç katılımcıların kalacak yerini ve İtalya’da şehirden şehre transferini sağlıyor. Diğer bütün masraflar katılımcılar tarafından karşılanıyor. Festival başlamadan önce iki buçuk aylık güzergah dernek başkanı Franco Rino tarafından oluşturuluyor. Haziran’ın sonuna doğru başlayan festival Eylül’ün ilk haftası bitiyor. Ve bu yıl festivalin bitiş yeri Venedik. Venedik Film Festival’inin olduğu tarihlerde oraya varılıyor ve festival boyunca yapılan haftalık kısa film yarışmasını kazanan filmlerden bir kaçı Venedik Film Festival’inde de gösteriliyor.<br />
Her hafta farklı bir şehirde ama şehir merkezinde değil yakın bir kasaba veya köyde konaklanılıyor. Okullarda kalıyoruz daha çok. Benim festival yolculuğum üç hafta sürüyor, yani ekiple beraber üç farklı bölgede, üç farklı kasabada ve üç farklı okulda oluyorum. Festivale katıldığımız tarihlerde ekip Güney İtalya’da, Terracina’ydı. Yabancılık çekmeden katıldık ekibe.<br />
Terracina Roma’dan trenle bir buçuk saat mesafedeydi. Oraya varmak için ilk önce havaalanından trenle Roma merkez tren istasyonuna gittik. Tren yolculuğu ayrı bir maceraydı, anlatılamaz, yaşanır… Bu arada doğru treni yani bilet aldığımız trenin hangi perondan yola çıkacağını bulmaya çalışırken yanımıza yaklaşıp yardımcı olmak isteyen delikanlıya hemen “evet evet” deyip bileti gösterdim. O da büyük bir hevesle beni takip edin diyerek, perona kadar götürdü. Ben ne kadar yardımsever, ne kadar kibar birisi derken elini uzatıp “bahşişim?” dediğinde, evet hem yabancılık çektik hem de kendi başımızın çaresine bakmamız gerektiğini hatırladık.<br />
Terracina’dan sonra CinemadaMare festivaliyle İtalya’nın üçüncü büyük şehri olan Genova’ya yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki, her tarafı tarihi yapılarla dolu olan, küçük sahil kasabası Chiavara’ya varıyoruz. Dar sokaklarında ve her binanın altındaki benzer tarihi kemerlerinde yürürken kaybolmamak elde değil. Ve tabi ki her köşe başında elinde kamerasıyla iş başında olan genç yönetmenler ve oyuncularla karşılaşmamak. Bu arada çekilen kısa filmlerde, küçükte olsa bana verilen roller de ayrı bir keyif ve deneyim katıyor yolculuğuma. Gidilen her durakta, her kasabada gelen yönetmenlerle yapılan söyleşiler ve genç sinemacılara yönelik atölye çalışmaları burada da devam ediyor. CinemadaMare’nin Chiavari’deki misafiri Polonyalı yönetmen Krzysztof Zanussi idi. Zanussi bizlerle deneyimlerini, birikimini ve ilginç öykülerini mizahi bakış açısıyla paylaştı.<br />
Atölye çalışmalarının ve söyleşilerin dışında, gidilen her yeni durakta, oradaki ev sahiplerine her akşam, önceden belirlenen meydanda film gösterimleri yapılıyor. İşini tamamlayan festival konuklarının da katılımıyla gerçekleşen bu gösterimler ise ayrı bir şenlik havasında geçiyor.<br />
Tabii bizleri en fazla heyecanlandıran ise, kalınan kasabada çekilen ve bir haftanın sonunda görücüye çıkacak olan kısa filmlerimiz oluyor. Kasaba halkıyla beraber filmleri izliyoruz ve gösterim sonunda festival ekibinin yaptığı oylamayla seçilen en iyiler ödüllerini alıyor yani yaka kartlarının yanına taktıkları yeni yaka kartlarını; haftanın en iyi yönetmeni, en iyi ışıkçısı, en iyi oyuncusu, en iyi kameramanı vb.<br />
Franco Rino, dernek başkanı, festivale katılan herkesin yaka kartı takmasını özellikle istiyor ve buna çok önem veriyor. İlk günden itibaren bütün katılımcıları uyardıkları en önemli konu bu oluyor. İsminin, hangi ülkeden geldiğinin ve festivalde ne olarak bulunduğunun yazılı olduğu bu yaka kartlarını herkes sabah kaktığı andan, akşam yatana kadar boynunda bulundurmalı hatta bu konu eski katılımcılar arasında espriye dönüşmüş durumdaydı. Bana da gider gitmez yaka kartı hazırlandı. Arkadaşım benim yaka kartıma “journalist” gazeteci diye yazdırınca Franco ile biraz sohbet etmemekte kaçınılmaz oldu tabi ki. Bütün bu yoğunlukta, yakaladığım ilk fırsatta Franco Rino’dan biraz kendisinden ve dernekten bahsetmesini istedim:<br />
“Bir süre önce benimle bir röportaj yapılmıştı ve başlığı: “Selüloit” idi, amaç edinen gazeteci (Journalist with aim of celluloid). Herhalde beni en iyi tanımlayan en iyi başlık budur. Herşey, şu anda da devam eden bir tutkuyla başladı. Başlarken bu noktaya geleceğimizi bilmiyordum ve başlarken bunun gezici bir festival olacağını, dünyanın her yerinden gelen genç sinemacıları ağırlayacağımızı da düşünmemiştim.<br />
Başından beri festvalin uluslararası bir hale gelmesini istedik belki de… Bu yüzden festivalin İtalya’nın herhangi bir bölgesini çağrıştıracak bir ismi olmasını istemedim. Festival bu hale gelince, yani İtalya’nın çeşitli bölgelerine taşınan, gezici bir hal alınca nedenini anladım. En başından beri CinemadaMare isminin ne kadar yakıştığını.<br />
İlk yılımızda sadece film gösteriyorduk. Konuklarımız olmuyordu ve gezilmiyordu. İlk festival, doğduğum yer olan Nova Siri de başladı. İkinci yıl ise güzel bir işbirliğiyle Hollandalı konuklarımız oldu. İşte o zaman dünyanın başka yerlerinden de genç sinemacıları davet etmeye karar verdim. Festivalin 3. yılında, 2005’te şimdi düzenlediğimiz haftalık yarışmalar henüz yoktu. Gelen konuklar daha önceden yaptıkları filmleri festivalde gösteriyorlardı.<br />
2006 yılında, Sicilya’da haftalık yarışmaları yapmaya karar verdim. Sicilya’da konuk olduğumuz Aciare’de Belediye Başkanı’na teşekkür etmek için gelen konuklara şehrin çeşitli yerlerinde, önemli merkezlerin de film yapmalarını istedim ve en iyi film kazanacaktı. Ve en iyi film şehrin meydanında çekilen, İtalyanca “bir yerlerden başlayın” anlamına gelen bir deyim olan “Buzları kırmak”tı. Yani, film bize, “bekleme, buzlarını kır ve bir yerlerden başla” demiş oldu. Bu film bizim için çok şanslı ve hoş bir başlangıç oldu. O zaman anladım ki genc sinemacılar zaten hazırdı, ben bunu ortaya çıkarmış oldum.<br />
Sonuç olarak bu festival adım adım gelişti.<br />
Benim için CinemadaMare Mikel Anjelo’nun heykeli için yaptığı açıklamaya benziyor. “fazlalıkları çıkarınca ortaya bu kaldı” zaten taşın içindeydi hali hazırda, onu ortaya çıkarmam gerekiyordu, ben de çıkardım. İleride festivali İtalya dışına da taşımayı düşünüyorum. 2015’te 18-21 Nisan arası Garibaldi lance ile (gemi seyahati yapan tur) beraber çalışarak gelen konukları Barcelona’ya götüreceğiz. Orada kalarak kısa filmler çekecekler. Bir dahaki yıl yaz döneminde yine aynı şekilde festivali Barcelona’ya da götürmek istiyorum.<br />
Dernek festival dışında da işler yapıyor tabii ki. On yıldan fazla bir süredir televizyon programları yapıyoruz. Ciak Basilicata’da bir tür sinema eğitimi sayılacak okul projesi yapıyoruz. Ayda iki kere gitttiğimiz bir okulda öğrencilere senaryo yazmayı kurgu yapmayı ve yönetmenlik öğretiyoruz.<br />
Bütün bir yaz boyunca dolaştığımız yerlere yani festivalin rotasına ben karar veriyorum. Bazen de insanlar bizi davet ediyorlar. Şimdi bulunduğumuz San Benedetto de Toronto’ya bizi davet ettiler. Burada ki ana fikir İtalya’nın her bölgesine gidebilmektir. İlk yıllarda hep aynı şehirlere gidiyorduk. Sonradan diğer şehirler bizi davet etmeye başladılar.<br />
Gittiğimiz bölgelerde siyasi ya da yasal bir sorun yaşamıyoruz. Bizim tek sorunumuz finansal bir kaynak bulmak. Gittiğimiz yerlerde kalma veya çalışma konusunda izin alma sorunu olmuyor. CinemadaMare’nin %60’lık ekonomik geliri kamusal kaynaklarla sağlanıyor. Şehrin, bölgenin, belediyelerin bize verdiği destekle ve sponsorlarla giderleri karşılıyoruz. Bizim için en önemli sorun para, finansal kaynak yaratmakta zorlanıyoruz. Bunun dışında gittiğimiz her yerde insanlardan çok olumlu tepkiler alıyoruz.<br />
Son olarak şunu söylemek isterim ki, burada biz bir aileyiz. Buraya geldiğinizde artık CinemadaMare’nin bir parçası oluyorsunuz. Arkadaşlık ve saygı bizim için önemli iki kriterdir. Burada, bir topluğun parçası olmanın göstergesi olarak, gelen her konuk için ilk yaptığımız şey yaka kartı hazırlamaktır. Bu kartın temeli öncelikle içinde sevgi ve saygıyı barındıran bir topluluk olmanın göstergesidir, sonrası ise sinema yapmaktır. Konuklarımızdan o yaka kartını, bizi bir arada tutan bir simge ve saygı olarak devamlı takmalarını istiyor olmam beni onlar için artık şu cümleyle özdeşleştirdi: “Yaka kartın nerede?”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://yenifilm.net/2015/04/festivallerden-bir-cinemadamare-deneyimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
