Marjane Satrapi: “Sonra sinemaya dokundum ve dokunur dokunmaz ona aşık oldum”

Seray Genç

 

Marjane Satrapi’nin anısına… (Yeni Film 26-27, yönetmenin Chicken with Plums filmi gösteriminin ardından.)

Yazmak, çizmek ve film çekmek, kendinizi ifade etmek için farklı tarzlarınız ya da farklı düşünme biçimleriniz var diyebiliriz. Bu tarzlar ya da düşünme biçimlerinden kendinizi daha yakın hissettiğiniz var mı? Ya da bunların sizin için bir farkı var mı?

Ben görüntülerle düşünen biriyim, kelimelerin insanı olmadım hiçbir zaman. Yazarken de hep görüntülerle ilgilendim aslında. Sadece kelimelerle uğraştığım zaman mizah anlayışımı kaybediyorum, çok ciddileşiyor, sıkıcılaşıyorum. Benim için yazmak ve film çekmek kendimi ifade etmenin farklı yolları.  Ben hiçbir zaman karikatür yapmak için karikatür yapmıyorum. Sadece film çekmiş olmak için film de çekmiyorum. Örneğin çok başarılı olmuş altı tane karikatür kitabım var. Ve bir noktada artık daha fazla bunu yapmak istemiyorum dedim, üstelik benden çok fazla şey beklenen bir andı bu; her yerde tanınmıştım ve insanlar benden yazmamı ve çizmemi bekliyorlardı. Ama benim kalbim orada değildi artık; bana deseler ki kitabın iki milyon kopya satacak, ben o sırada onu yapmak istemiyorsam bu umrumda olmaz. Birşeyi yapmak için gerçekten ikna olmam, onu gerçekten istemem gerekir, yani herşey parayla ilgili değil. 

Sonra sinemaya dokundum ve dokunur dokunmaz ona aşık oldum. Şimdi film çekmek istiyorum, kalbim orada. Belki yedi film çekerim ve artık onu da istemem kim bilebilir. Demek istediğim benim kariyer planlarım yok, hayat çok kısa. Bu matematiksel birşey aslında. Ben şu anda 41 yaşındayım, hadi 33 yıl daha yaşayacağım diye düşünelim. Bir film ortalama üç yılımı alıyor ve bundan sonra en fazla 10 film daha yapabilirim.  Düşünsenize her biri hayatımın yüzde onu ve ben bu yüzden ne yapacağım konusunda çok dikkatli olmalıyım. Ben geçen zamana dair ciddi anlamda farkındalığı olan bir insanım, biliyorum ki şimdiki zaman sonsuza kadar uzamayacak. Birçok insan sonsuza kadar yaşayacakmış gibi davranıyor ama ben öyle değilim. Ben şu anda ne yapmak istiyorsam onu yapıyorum, kariyer planım yok derken de bunu kastediyorum. İçgüdülerimle hareket ediyorum ve şu anda kendimi sinemaya çok yakın hissediyorum. 

Aynı zamanda bir resim sergisi planlıyorum, çünkü ben resim kökenliyim. Popüler sanat yapmak istiyorum; herkese hitap eden ama nitelikli işler yapmak istiyorum. Ben hep bunun mümkün olduğunu düşündüm, bu yüzden karikatür çizdim, benim için sinema da böyle birşey. Sinema da popüler bir sanat. Ve şimdi resim çizmeye geri dönebilirim. Benim çizdiğim karikatürlerde ve yaptığım filmlerle ilgili bir takıntım var, o da şu: hep onları okuyan ya da izleyen kişiler acaba ne demek istediğimi anlıyor mu, anlattığım şey açık ve net mi diye düşünüyorum. Fakat ben resim yaparken kendime bu soruları sormuyorum. Dengemi böyle buluyorum, kurduğum terazinin iki ucunda farklı şeyler var. Bir tarafında bir sürü insanla birlikte çalıştığım, kendime bir sürü soru sorduğum bir durum, bir tarafında ise stüdyomda tek başıma çalıştığım, soru sormadığım bir durum var.

Peki sinemaya dokunmadan önce, ilk filminiz Persepolis’i yapmadan önce sinemayla nasıl bir ilişkiniz vardı? İran ya da Fransız sinemasını takip ediyor muydunuz?

Sinemaya giderim, ama baştan söyleyeyim DVD izlemekten hiç hoşlanmıyorum, şimdiye kadar evde oturup tek bir DVD izlemişliğim yoktur. Hep sinemaya giderim. Çünkü bir DVD izlerken durdurup telefonla konuşabilir, tuvalete gidebilir ya da sigara içebilirsin. Fakat sinema salonuna gittiğinde seni benzersiz bir ortam bekler. Tüm diğer insanlarla beraber oturup karanlıkta filmi izlersin. Her taraftan sesler gelir, karşında kocaman bir ekran vardır. İçine girersin. Bence bir filmi ilk kez izliyorsanız kesinlikle sinema salonunda izlemelisiniz. Biz Paris’te birçok sinema salonu olduğu için çok şanslıyız. Ben sinemaya yalnız ya da arkadaşımla, sabah ya da gece yarısı pek çok farklı zaman ve şekilde giderim. Demek istediğim, film izlemeyi hep çok sevdim fakat aslında yapmayı hiç düşünmemiştim. Aynı zamanda hiçbir zaman İran sineması tümüyle iyidir diye de düşünmedim, çünkü her sinemada olduğu gibi İran sinemasında da kötü filmler çekildi. 

Kendimle ilgili bu konularda çok açık fikirli olduğumu söyleyebilirim. Açık konuşmaktan hoşlanırım. Örneğin, Örümcek Adam 1’i izlemekten çok keyif aldım. Çocukken onun karikatürlerini de çok severdim. Bir örnek daha verecek olursam, Pasolini’nin bir sürü muhteşem filmi var, örneğin Teorema veya Salo ya da Sodom’un 120 Günü… Fakat 1001 Gece Masalları iyi bir film değil bana göre. Bana gelip ama Pasolini’nin filmi o da diyebilirler, üzgünüm ama bu hiçbirşey değiştirmez o film iyi bir film olmadıktan sonra. Kısacası ben hiçbir zaman bir yönetmeni ya da ülke sinemasını mesafemi kaybedecek kadar sevmedim. Ben bir filmi sevdiysem o filmi sevmişimdir ve o film herhangi bir film olabilir. Tek kriterim o filmi sevmek; beni içine çekebilmeli bir film, bu. 

Sizin filmlerinizi bu söyledikleriniz ışığında nasıl değerlendirebiliriz? Popüler sinema ile sanat sineması arasında bir yerde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet kesinlikle. Benim yapmak istediğim tam da bu ama bu hiç kolay birşey değil. Örneğin Chicken with Plums (Azrail’i Beklerken) ile önümüzdeki günlerde Tribeca, San Francisco gibi film festivallerine davetliyiz. Moma (The Museum of Modern Art) filmimizi gösterecek, bu da filmin sanatsal olarak bir yerde olduğu anlamına geliyor. Ben filmi yaparken tabi ki film oralarda gösterilsin diye yapmadım, ama sanatsal olarak, estetik olarak kuvvetli olsun da istedim. Fakat benim için şu çok önemli; 200 kişi izlesin diye bir film yapmak istemiyorum. Bu yüzden çok popüler filmler yapmaya çalışıyorum. Basın, sanat filmi yaptığımı düşünse bile ben kendim öyle düşünmüyorum ya da bu filmleri şöyle bir film yapayım diye düşünmeden yapıyorum diyelim. İçimden geleni yapıyorum kısacası. Popüler sinema da Sex and the City (Seks ve Şehir) filmi demek değil, onlar aptalca yapımlar bana kalırsa. Bundan daha iyi popüler filmler de yapılabilir. İzleyenler bütün herşeyi anlamasalar bile hikayenin içine girebilmeli, bir hayal kurabilmeli, bir buçuk saat benimle olabilmeli; bu bana yeter. Bu benim kendime ve filmlerime dair algımla, dışardan algılanmam arasındaki fark da aynı zamanda. Ben popüler filmler yapmaya çalışıyorum ama filmlerim o kadar da popüler olmuyorlar ya da öyle algılanmıyorlar. 

Persepolis’ten başlarsak, sadece hikayesiyle değil karakterleriyle, İran’a bakışıyla daha samimi, duygusal ve güçlü bulduk. Çizgi karakterleri olduğundan belki bir karşılaştırma imkanı sunmuyor ancak ikinci filminizle ünlü oyunculara da yer verdiğiniz daha büyük bir yapımla karşılaştığımızı düşündük. 

Bu doğru değil. Persepolis’i yaparken elimde olan paradan çok fazla bir para yoktu elimde, aşağı yukarı Persepolis’te sahip olduğumuzun %25 kadar fazlası vardı elimizde. Burada konu şu; biz çok fazla paramız olduğunu belli etmeyecek şekilde yaptık filmi, örneğin oyuncular az bir paraya oynamak konusunda ikna oldular. Ayrıca yüzlerce set yarattığımızı düşünenler oldu. Oysa bizim bütün setimiz 470 metrekareydi. Biz sadece çok iyi set profesyoneliyle çalıştık. Bu yüzdendir ki; kamerayı koyduğumuz yere göre mekan aynı değilmiş gibiydi. Çok zenginmiş gibi görünsün diye yapıldı, ama düşündüğünüz kadar zengin değildi. Filmin sonunda birşey öğrendiğiniz, dersinizi aldığınız bir film yapmak değildi amacımız. Adam kendi çocuklarını filmin başında sevmiyordu, filmin sonunda da sevmiyordu. Adam filmin sonunda daha iyi birisi olmuyordu. Ama bu onunla ilgili doğru birşey. O sadece bir insan; kötü tarafları da olan bir insan. Herkesin iyi yönleri ve berbat yönleri vardır. Ben sadece insan olmaya dair birşey söyledim. Asıl söyleyeceklerimi Persepolis’te söylemiştim zaten. Şimdi önümüzdeki dönemde bir korku filmi çekmek istiyorum. Ben korku sinemasını çok severim. Korkma hissini; izledikten sonra gece yatağa yattığımda hareket edememe hissini çok seviyorum

Çizimlerinizde de korku sineması etkileri görülüyor.

Evet kesinlikle hem karikatür olarak hem de sinema olarak bu türle çok ilgiliyim. Hollywood’tan teklifler alıyorum, asla bir ‘Seks ve Şehir’ çekmeyeceğim ama bir korku filmi çekeceğim, bunu buraya yazıyorum.

Azrail’i Beklerken filminize geri dönersek, film sadece üzgün, sıkkın ve kırık kalpli bir müzisyen adamın hikayesi değildi. Kadının da hikayesi var filmde. Bir müzisyenin, sanatçının İran isimli kadınla ilişkisini bir metafor olarak okuyabiliriz. Film ayrıca İran’da farklı ülkelerde yaşamlarını sürdüren farklı kuşaklarla da ilgiliydi. 

50’lerde İran’da askeri darbe oldu ve bu darbe sadece İran’daki demokrasi umudunu yıkmadı, yakın coğrafyadaki diğer toplumlar için de bir hayal kırıklığı oldu. Burada onun metaforu da var. Kaybedilmiş bir aşkla da ilgili film, ve bu aşkın adı İran. Bu benim sevdiğim ama kaybettiğim ve hala içimde olan bir ülke ile ilgili bir metafor. Eğer çok fazla göz önünde olsa böyle birşey, sevemezdim, fakat bu metaforu belli belirsiz bir şekilde kullandık.

Filmde animasyondan, masala, sürreel öğelere birçok farklı türü ve tarzı bir arada kullanmışsınız. Fakat filmin sizin ve ülkenizin yaşadıklarına dayanan oldukça gerçekçi bir yanı var, öyle değil mi?  

Hikaye gerçekten çok gerçek bir hikaye. Depresyondaki bir adamın hikayesi bu. Hiçbir şey depresyondaki birinden daha sıkıcı olamaz. Benim derdim izleyenleri sıkmadan bir buçuk saatte depresif bir adamın hikayesini nasıl anlatabileceğimle ilgiliydi. Sekiz gün boyunca yataktan hiç çıkmayan biriyle ilgili bir film yapmaktı amacım, ve bunu sıkmadan yapmaktı. Bunu yapmak için yöntemler bulmalıydım. Bunlar siyasi olanla, gerçek olan ve hayali olanla ilgili şeyler. Bu üçü arasında bir yama yapmadan gidip gelmek çok önemli benim için. Film bana kalırsa bu üç katman arasında dolaşabildiği için ona sahip çıkabiliyorum, festivalden festivale onu yanımda taşıyabiliyorum. Eğer böyle olamamış olsaydı, onunla ilgili konuşmaya bile cesaretim olmazdı.

Depresyondaki adam olarak tarif ettiğiniz Nasser Ali Han da sizin bir yakınınız değil mi?

Benim değil de annemin amcasıyla ilgili bir hikaye. O, 58’de vefat etmiş, bense ondan 12 yıl sonra doğmuşum. Ben birkaç sene önce Almanya’dayken onun resmini görmüştüm. Onun çok yakışıklı bir fotoğrafını görmüştüm, dayım bana onun çok iyi bir müzisyen olduğunu söylemişti. Öyle ki o bahçesinde müzik yaparken insanlar caddede arabalarını durdurup onu dinlerlermiş. Ayrıca çok üzgün gözleri vardı. Ve bu kadar. Onunla ilgili bildiğim şeyler bunlarla sınırlı. Ben buradan yola çıkarak kendi hikayemi yarattım.

Son filminizin dağıtımı ve gösterimi ile ilgili bir sorumuz olacak. Bildiğimiz kadarıyla İran’daki Farabi Enstitüsü Cannes’a bir mektup gönderip Persepolis’e ödül vermeyin demişti. Peki ya Azrail’i Beklerken ile ilgili böyle bir deneyiminiz oldu mu?

Hayır olmadı, çünkü Azrail’i Beklerken’de devrim gibi siyasi olaylardan bahsetmiyorum. Fakat o da Persepolis’in gittiği bütün festivallere gitti. Biz bu filmle de ödüller kazandık fakat İran basınında bu ödüller hiçbir zaman yer bulmadı. Persepolis sırasında çok negatif bir şekilde benden ve filmimden bahsediyorlardı, şimdiyse ben yokmuşum gibi davranıyorlar.

Sessiz kalmak, görmezden gelmek, nefret dili… Bu oldukça negatif ve tehlikeli bir tutum değil mi? 

Kesinlikle, ama bu benim umrumda bile değil. Otoritelerin benimle ilgili ne düşündüğü pek umrumda olmaz.

Persepolis filminiz burada olduğu gibi -bugün dahi gösterildiği pek çok yerde, dinin gündelik yaşamı etkilemesi, düzenlemesi konusundaki eleştirelliği başta olmak üzere pek çok tartışma yaratabiliyor? Bizler için çok anlamlı ve değerli.

Bu tabi ki önemli, zaten benim hayatta en çok korktuğum şey bir film ya da başka bir şey ürettiğinde sadece tamam denmesi, üzerinde iyi ya da kötü birşeyler konuşulmaması olurdu. Ama aynı zamanda çok toleranslı olduğumu söyleyebilirim. Benden nefret etseler bile beklesinler, öleceğim eninde sonunda zaten, eninde sonunda hayat kısa bir şey.

Peki tüm bu duruşunuzda ve filmlerinizin hikayesinde kimliğinizin rolü nedir? Hem İranlı hem Fransız olmanızın sizce nasıl bir etkisi var?

Lubitch’in Shop Around the Corner’ı Çek veya Polonya filmi değildir. Amerikan filmidir, ama o ülkelerle ilgili konuşur. Benim de İran’da profesyonel bir kariyerim olmadı, orada sadece okula gittim. Beni ya da filmlerimi İran sineması içinde değerlendirmek doğru olmaz. İran sineması İran’da sinema yapanların sineması. Ben İranla ilgili filmler yapıyorum, fakat Fransız aktörleriyle çalışıyorum ve içindeki çoğu şey Fransız oluyor. Ben tanımıyorum İranlı yönetmenleri, parçası olarak da hissetmiyorum. İlk ayrıldığımda 14 yaşındaydım, sonra 18’imde geri geldim. Bir dahaki gelişimde 22,5 yaşındaydım. İranlı sinemacılarla hiç tanışmadım daha önce. Tabi ki sonradan Abbas Kiarostami ya da Cafer Panahi ile festivallerde tanıştım, ama aynı geleneğin bir parçası olduğumu söyleyemem. Olmadığım bir şeymişim gibi davranamam ki… Tabi ki Cafer Panahi’nin durumu beni de endişelendiriyor, ama herkes gibi.