Ata Yurdu: Gerçekten Bir Ev Yok mu?
Aylin Sayın
Anne babayı affetmek, kendi olamamışlıklarımız için onları suçlamak gibi meseleler son derece modern bir olgu. Olsa olsa Freud’a kadar götürebiliriz bu vicdan yükünü. Bu yıl baba çocuk (kız çocuğu) ilişkisine dair perdede iki film izledik. Biri kuzeyli yönetmen Joachim Trier’den Manevi Değer’di. Diğeri de vizyona yeni giren Cannes ödüllü Atayurdu. Bu yazının konusu ikincisi ama başka bir yazıda bu iki film üzerinden bu ilişki üzerine kafa yormaya değer. Oğulların babanın gölgesinden kurtulmaya dair verdikleri mücadele, konu kız çocukları olunca beyaz perdenin meseleyi nasıl ele aldığını tartışmak zihin açıcı olabilir. Senem Tüzen örneğin Ana Yurdu’nda meseleyi anne kız ilişkisi üzerinden ele almış annenin ev, bütünlük vadeden mitinin yerine ev denilen şeyin tekinsizliğini koymuş; annenin güvenli bir sığınak olmaktan çok yargılayıcı konumunu perdeye getirmişti.
Gelelim Ata Yurdu’na. Filmin orijinal ismi olan “Das Vaterland” Almanya tarihinde başta Naziler olmak üzere tüm milliyetçi güçler tarafından sahiplenilmiş bir kavram. Dönüp dolaşıp gitmek isteyeceğin ana yurdunu, köklerini değil de ihtişamlı, hamasi bir geçmişi çağrıştırıyor. Film, bu isim üzerinden hem baba kız ilişkisini hem de savaş sonrası ana kucağı olmaya aday yeni Almanya’nın bunu kabul edemeyen evlatlarına gönderme yapıyor.
Polonyalı yönetmen Pawel Pawlowski hikayesini geçmişte arayan bir yönetmen. Üçlemenin diğer iki filmi İda ve Soğuk Savaş da ikinci dünya savaşı sonrası dönemde; sosyalist Polonya’da geçiyordu. Yine siyah beyaz görüntüler eşliğinde söylenende değil söylenmeyende arıyoruz meseleyi. Sandra Hüller ve Hans Zischler’in ölçülü oyunculukları filmin hikayesindense duygusuna doğru çubuğu bükmesini kolaylaştırıyor seyircinin. Zaten Pawlowski siyah beyazı hem geçmiş duygusu verdiği için hem de bizzat duyguları öne çıkaran bir renk perdesi olduğu için kullanıyor olmalı.
Üçlemenin üçüncü filmi Ata Yurdu, Alman yazar Thomas Mann’ın kızıyla çıktığı bir yolculuk; onunla yaşadığı çatışma hakkında. Yönetmen gerçekte de olmuş olan bu yolculuğun nasıl olmuş olabileceğine dair kurgusal bir öykü yaratmış. Gerçekte bu yolculuğu Mann kızıyla değil karısıyla yapmıştı. Bu anlamda film bir biyografi değil.
Alman edebiyatı denilince ilk akla gelen yazarlardan biri olan Mann, Nobel ödülü aldıktan birkaç yıl sonra Nazilerden kaçarak ABD’de savaş bitimine kadar kalır. 1949 yılında hem batıdan hem sosyalist Almanya’dan gelen davetle Frankfurt’tan Weimar’a bir araba yolculuğu yapar. Bu yolculuk sırasında baba kız, oğul Klaus Mann’ın intihar haberini alırlar. Babası gibi yazar olan Klaus’u filmin sadece başında görsek de gölgesi babayı ve kızını yolculuk boyunca takip eder.
Konuk olduğu şehirlerde yaptığı konuşmalarda Goethe’ye gönderme yapan, Alman halkının yeniden ayağa kalkması ve birleşik Almanya’ya dair büyük laflar eden Mann, ölçülü bir oyunculukla, ne söyleyeceği tahmin edilebilen biri olarak ele alınmış. Şımarık bulduğu oğlunun intihar haberinden etkilenmemiş gibi görünür. Kendisini onurlandıran bu yolculuğa devam etme kararı alır. Asistanlığını yapan kızı da mecburen yola devam eder.
Thomas Mann, 19. yüzyılın Alman burjuva kültüründen geliyor. Tüccar bir ailenin çocuğu. Onun dünyasında Goethe, müzik, roman, kültür ve “Alman ruhu” birbirinden kolayca ayrılmıyor. Fakat bu kültürel dünyanın tarihsel zemini II. Dünya Savaşı’ndan sonra çökmüş durumda. Erika, abisinin ölümüne rağmen yola devam eder ama babasının konuk olduğu kentlerde yaptığı konuşmalar da ona, kimseye yararı olmayan, etkisiz sözler olarak gelmeye başlar, hatta yer yer dinlemeye tahammül bile edemez. Filmin sonunda tekrar beraberce yola düşecek olsalar da eski sözlerle, eskiye ait hiçbir şeyle huzur bulamayacakları da bellidir. Belki en fazla Bach çalan yıkık dökük bir kilisede duygusal bir boşalma yaşarlar…
Yazarın ikna edemeyişi, ilham veremeyişi edebiyatındaki sınırlılıklarıyla örtüşüyor: Çelişkileri gösterebilmesiyle büyük bir edebiyatçı ama işin toplumsal tarafını, maddi kaynaklarını analiz etmeye gönülsüz romanları filmde de olduğu gibi kimseye bir şey söylemeyen sözleri gibi sınırlıdır. Örneğin Venedik’te Ölüm romanı ölmekte olanın farkındadır ama yeniye işaret edemez. II. Dünya savaşını, toplama kamplarını görmüş bir dünyanın edebiyatçısı değildir artık.
Onun en önemli eserlerinden biri olan Buddenbrooks Ailesi burjuva bir ailenin kuşaktan kuşağa çözülmesini, çözüldükçe yozlaşmasını anlatır. 1949 yılında ülkesine geri dönen Mann da artık eski ihtişamını kaybetmiş yeni bir şey söylemekten aciz biridir. Auswitchz’den sonra şiir yazmanın imkânsız olduğunu söyleyen Adorno’nun kastettiği biraz da bu değil midir? Eski sözleri tekrarlamak ancak geviş getirmektir. Oysa yıkılmış bir ülkeye kültürün en önemli şey olduğunu söylemekten daha fazla söyleyecek şeyiniz olmalı!
DDR’ın (Alman Demokratik Cumhuriyeti) kültür bakanı Becher, Mann’a sosyalist doğuda yaşamasını teklif eder, Mann bu fikre uzaktır. Sosyalistleri ütopik bulduğunu söyler. Nitekim İsviçre’de yaşamaya karar vermiştir. Edebiyattaki mesafesi gibidir aldığı kararlar da… Mann’ın edebiyatta benimsediği mesafeli ve gözlemci konum, siyasal tercihlerinde de kendisini gösterir.
Sosyalistlerin teklifini reddeden Mann, Nazilerle hesaplaşmak konusunda gönülsüz batıda da yaşamaz. Film buna dair referanslarını Frankfurt’tan verir: Erika abisi Klaus’un ölüm haberini alınca otelin penceresinden “katiller, faşistler” diye bağırır. Ayrıca, Mann’ın onuruna verilen partide Gobbels hayranı olmuş olan bir oyuncu da vardır. Mann zaten Nazi suçlarından ötürü tüm Alman toplumunun yargılanması gerektiğine inanır. Nazizm’i tek adamın bir suçu, deliliği olarak görmeyecek kadar da gerçekçi olan yazar, ABD’den ayrılır ama ülkesine dönmez, ara bir seçim yaparak -ana dilinden de vazgeçmeyerek- İsviçre’de yaşamının son yıllarını geçirir.
Ata Yurdu aslında bir yol filmi. Her yol filmi gibi bir değişim vaadi var. Gerçi Mann için değişim, ancak kızıyla yaşadıkları çatışma sonrası gardını düşürecek kadarcık. Oysa o İsviçre’ye dönme planı yaparken Brecht, yazar Arnold Zweig, şair Johannes R. Becher gibi başka bazı sanatçılar, yazarlar kararlı bir duruşla sosyalist Almanya’ya dönmüş ve sanatlarını orada yeni bir ülke kurma yolunda icra etmişti. Thomas Mann’ın yeni bir ülke kurma ülküsüne sahip Doğu Almanya’nın teklifini reddetmesi bugünden bakılınca ancak bir çöküş gibi görünüyor.
Georg Lukacs, Roman Kuramı’nda kendini eylemde gerçekleştirme olanağını bulamayan içsellik içe döner ve öznenin bu ölçüsüz yükselişinin bedeli dış dünyanın şekillendirilmesine dair her türlü iddianın da terk edilişidir der. Bu anlamda dış dünyaya dair her türlü iddiayı terk eden Mann’ın hayal kırıklığını aşmaya dair bir çabasının da artık olmadığı söylenebilir. Erica, eve dönelim baba dediğinde “ev neresi” diyor. Oysa ev inşa edilebilen de bir şeydir.
Ata Yurdu Almanya’da gösterime, Hollywood’un şaşalı yapımı Odysseus’la benzer zamanda girdi. Tesadüfe bakın ki Mann’ın yolculuğu da Ulis’inki (Odysseus) gibi bir eve dönüş yolculuğu. Hollywood’un “dahi” yönetmeni Nolan, hiç kaybetmediğimiz bir evin olduğuna, dirlik düzenin bozulmadığına, krallıkların çökmediğine, kralın iktidarına bizi ikna etmek konusunda ne kadar teşneyse Pawlovski de yıkılmış, savaş zanlısı bir ülkenin tekrar ev olabilmesinin o kadar da kolay olmadığını söyler.
