Berlinale Klasikleri’nden ya da Küçük Şeylerden Büyük İtirazlara Arundhati Roy ve “Annie Bildiğini Okuyor”
Seray Genç
Arundhati Roy: Küçük Şeylerden Büyük İtirazlara
Sanırım şimdi bana çocukmuşumcasına, büyüyünce ne olmak istersin diye sorsalar Arundhati Roy olmak isterdim derim. Küçük Şeylerin Tanrısı’nı yazan, Hrant Dink’i anmaya dünyanın bir başka ucundan Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen ve konuşmasına “Hrant Dink’le hiç tanışmadım, bundan böyle bu şanssızlıkla yaşamak zorundayım” diyerek başlayınca gözyaşlarımı tutamadığım, edebiyatı uzun zaman aralıklarında bir kenara bırakıp -belki de demlemeye bırakan- Hindistan ve dünya meselelerine dair sözünü sakınmayan, anti-kapitalist, anti-faşist muhalefetten vazgeçmeyen, Mondi ve avanesinin dolayısıyla Hindu milliyetçilerinin hedefi olmaktan çekinmeyen, senaryosunu yazdığı tek filminde olduğu gibi o devrimci, o kapitalist eleştiriyi üniversitede okuduğu mimarlık üzerinden yapan sonra da mimarlık yapmayan, o ele avuca sığmaz kendine has o çiçek kız olmak isterdim derdim.
Dünya onu ilk Küçük Şeylerin Tanrısı (God of Small Things, 1997) kitabıyla tanıdı, ben de öyle. Küçük Şeylerin Tanrısı Booker ödülü aldı, dünyanın her yerine pek çok farklı dilde ulaştı. Bana da ulaştı… Roy’un yazdıklarında bir incelik, güzellik ve küçük şeyler varken; bir acılık, karanlık ve ayrılıklarla – büyük şeyler de yaşanıyordu…
1960’lar Hindistan’ında Kerala Eyaletine bağlı Ayemenem adlı bir köyde çocukluğunu yaşamaya çalışan ikiz Rahel ve Estha’nın gözünden bir dünya anlatılıyordu Küçük Şeylerin Tanrısı’nda. Arundhati Roy’un geldiği, iyi bildiği bir dünya da diyebiliriz. Kolonyalizmin, kast sisteminin, sınıfsal ayrımın ve toplumsal tabuların bir ailenin kuşaklarını nasıl etkilediğini şiirsel ve etkileyici bir dille, ileri geri giden bir anlatıyla okuruz. Hindistan’dan İnsan Manzaraları da diyebiliriz, hem de sözünü sakınmadan. 20 yıl sonra yazdığı ikinci romanı Mutlak Mutluluk Bakanlığı (The Ministry of Utmost Happiness, 2017) daha geniş bir coğrafyada Delhi’den Keşmir’e insan manzaraları sunar bize. Bu kez iktidara muhalif olan ya iktidarın şeytanlaştırdığı kesimleri, insanları anlatır bize. “Toplumun kıyısındakileri”, her şeye rağmen dayanışmayı, insan kalanları, Hindistan’daki katliamlarda hedef alınanları anlatır. Romanında, politik deneme yazılarında da ele aldığı mayınlı alanlardan Keşmir meselesine sözünü sakınmadan değinen yine Arundhati Roy olur.
Roy’un politik deneme yazıları ya da konuşmalarını içeren pek çok derleme kitap basıldı Türkçe’de, bir kısmı İngilizce olarak basımı yapılan kitapların adından da içeriğinden de farklı oldu ama İngilizce Türkçe kitaplarının tamamında emperyalist savaşlara, ABD müdahalelerine, küresel kapitalizme karşı kapitalizmin hedef aldığı çevreyi, insanı savunan ve eleştiren yazılardı. Tekil bir çevre olayından yola çıksa dahi geniş güç ilişkilerini; kar ve çıkar ilişkilerini açığa çıkaran, analiz eden Roy’un özgün kişisel yaklaşımını dahil ederek daha da yaratıcı bir muhalefet yaptığını kimse inkar edemez. Türkçe’de yayınlanmış kimi derleme kitaplarını da buraya not düşeyim: Kapitalizm: Bir Hayalet Hikayesi, Ya Çek Defteri Ya Cruise Füzesi, Sonsuz Adaletin Muhasebesi, Çekirgeleri Dinlemek (andığım Hrant Dink anma konuşması bu kitaptadır), Sokaktaki İnsanın ‘İmparatorluk Rehberi’.
Roy’un Azadi: Freedom. Fascism. Fiction kitabı ise 2018–2020 yılları arasında yazılmış deneme ve konuşmaları içerir. Milliyetçilik, otoriterleşme ve özgürlük üzerine yoğunlaşan bu düşünsel, kişisel, edebi ve eleştirel metinler günümüz Hindistan’ını küresel politik gelişmelerle birlikte ele alır.
Arundhati Roy’un son kitabı Mother Mary Comes to Me (2025) “benim fırtınam ve sığınağım” dediği annesi Mary Roy hakkında. Kitap Türkçe olarak “Sığınağım ve Fırtınam” (2026) adıyla yayınlandı. Bu demektir ki iki olağanüstü kadının biyografi ve otobiyografisini birlikte okumak mümkün. Bu yazıyı yazarken göz ucuyla, baş ucumdaki bu kırmızı kitaba bakıyorum ve güç alıyorum. Roy, Yeni Delhi’de son kitabı hakkında konuşurken tabi ki konu dünya meselelerine geldi, hepimizin ilgiyle takip ettiği konuşmasında o güzel şehirler -Tahran, İsfahan ve Beyrut alevler içindeyken bu savaşı nasıl konuşmayız diyerek ve Meryem Ana’nın dürüstlük ve açık sözlülük ruhuna sadık kalarak şunları söyledi(1): “ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı Gazze’deki ABD-İsrail soykırımının bir devamıdır. Aynı eski soykırımcılar, aynı eski yöntemi kullanıyor. Kadınları ve çocukları öldürüyorlar. Hastaneleri bombalıyorlar. Şehirleri bombardıman ediyorlar. Ve sonra da mağdur rolü oynuyorlar. Ama İran, Gazze değil. Bu yeni savaşın sahnesi tüm dünyayı içine alacak şekilde genişleyebilir. Nükleer bir felaketin ve ekonomik çöküşün eşiğindeyiz. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası saldırılarını gerçekleştiren aynı ülke, dünyanın en kadim medeniyetlerinden birini daha bombalamaya hazırlanıyor olabilir(…) İran’ın yanındayım. Tereddütsüz. Değişmesi gereken rejimler ABD, İsrail ve bizimki dahil, Hindistan… ancak halklar bunu değiştirmeli; yalancı, hilekar, açgözlü, kaynak peşinde koşan, bomba yağdıran emperyal güçler ve onların müttefikleri değil.” Roy’un konuşmasındaki en ilgi çekici bölümlerden bir diğeri de Gazze’de soykırımın en yoğun olduğu dönemde Hindistan hükümetinin sınır dışı edilen Filistinli işçilerin yerine İsrail’e gönderdiği binlerce yoksul Hintli işçi oldu. İsrailliler sığınaklara inerken Hintli işçilerin sığınaklara alınmaması haberlerini hatırlatan Roy, kim bizi dünyanın bu kadar aşağılayıcı, utanç verici ve rezil bir yerine sürükledi? diye sordu. Bu sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz…
“Annie Bildiğini Okuyor”
In Which Annie Gives It Those Ones (1989, Pradip Krishe) adlı filmi, içerdiği argoyla Türkçe’ye nasıl çevrileceği konusunda iddialı olmamakla birlikte filmdeki Annie’nin kafasına göre takılan, bildiğini okuyan ve aykırı bir karakter olması nedeniyle “Annie Bildiğini Okuyor” diyerek devam ediyorum.
1970’ler Delhi’sinde dönemin devlet mimarlık okulu School of Planning & Architecture (SPA)’da geçen Annie Bildiğini Okuyor, Arundhati Roy’un senaryosunu yazdığı ve eşi Pradip Krishe’nin yönettiği VHS kasetlerle, sonra kaset gösterimin çekimleriyle yapılan CD’lerle çoğaltılan ve elden ele dolaşan kült filmidir. Film ilk kez Hindistan devlet televizyonu Doordarshan’da gösterilir, sinemada gösterilme şansı bulunamaz ve hatta filmin orijinal kopyası da bulunamaz. Buna rağmen ödüller kazanır. Dolayısıyla Annie… filminin restore edilmesi Hindistan’da ve filmden haberdar olan pek çok sinema meraklısında heyecan yaratır.
Anand Grover ya da arkadaşlarının ona taktığı ismiyle Annie ve arkadaşlarının mimarlıktan mezun olmaya çalıştıkları bir yılı anlatan filmde Annie dördüncü kez mezun olmaya hazırlanır ancak öğrencilerin ‘ölüm meleği’ adını verdikleri dekan Yamdoot (Roshan Seth) nedeniyle bir kez daha sınıfta kalmak üzeredir. Üniversite ve yurt hayatını; mimarlık öğrencilerinin birbirleriyle, hocalarıyla ve mezuniyetle kurduğu ilişkileri anlatan film gerçek mekanlarda ve kimi bildiğimiz oyuncular hariç gerçek öğrenci ve hocaların katılımıyla çekilir. Öte yandan bir okul hikâyesi olduğu kadar, aynı zamanda herkesin mezun olduktan sonra hayatın farklı yönlerine savrulacağı o eşikteki zamanı da yakalar film. Yurt odaları, Mimarlık okulu koridorları, İspanyol paça pantolonlar, Che Guevara posteri, Lenin kitapları ve Beatles şarkıları 1974 Yeni Delhi’sine götürür bizi. Herkes bu eşikten sonra farklı yerlere savrulacaktır. Filmin sonunda bu duruma dair kısaca karakterlerin hayatlarına nasıl devam ettiğine dair kısa anlatılar vardır.
Annie… filminde Roy’un oynadığı karakter Radha’yı bizzat kendisini izler gibi izlememek mümkün değil. Roy zaten kendi üniversite yaşamından yola çıkarak yazar filmin senaryosunu. Film zamanı Roy’un geleceği için de seçim yapacağı önemli bir eşiği temsil eder. Belki de bu nedenle daha çok belgesellere destek verse de kurmaca bir filmde anlatmak istediği hikaye tam da bu döneme tekabül eder. Film Roy’un kişisel hikayesiyle beraber, sınavlar, projeler, hocalarla çekişmeler ve mezun olamama halleriyle üniversiteyi, yurt hayatlarını, romantik ilişkilerini ve dayanışmalarını kısacası bir kuşağa, bir döneme içerden bakar. 70’lerin özgürlük hissini, anarşik öğrenci hallerini, absürtlükleri hem tebessüm hem aktivizm, hem de mimarlığa dair anti-kapitalist eleştiri içererek aktarır. Belki bugünün dünyası ve Hindistan’ıyla karşılaştırınca hala bir mümkünlük hissi verir. Özgürlük mümkündür, devrim mümkündür, sahici aşk mümkündür, reddetmek mümkündür, eleştirmek mümkündür…
1970’lerin arayış ve özgürlük halinin 2020’de yerini, özellikle Narendra Mondi iktidarı dönemiyle karşılaştırıldığında, pek çok ülkede olduğu gibi, baskı, politik gerilim ve direnişe bıraktığını söylemek yanlış olmaz. Üniversitelerdeki değişim ise çarpıcı bir biçimde görünürdür, direniş ya da öğrenci hareketi güçle, zorbalıkla bastırılır. Bunun en somut örneği yine bir filmden hareketle Payal Kapadia’nın 2020’lerde geçen A Night of Knowing Nothing filminde görülür. Üniversitelerin artık birer mücadele ve direniş alanına dönüştüğü filmin dünyası düşünüldüğünde, adeta aydınlıktan karanlığa bir geçiş yapılmıştır.
“Berlinale Klasikleri”
Arundhati Roy, politik bir figür olduğu kadar sanatın farklı dallarından insanların haklı olarak sadece edebiyat değil, sinemada da bildiği takip ettiği bir insan. Bu yıl yapılan Berlinale Film Festivali’nde jüri üyelerine yöneltilen Gazze konusunda Almanya’nın İsrail’e verdiği destek ve dünyanın dört bir yanında baskı altındaki halklara yönelik “seçici dayanışma” eleştirilerine dair yorumu sorulan Wim Wenders siyasetin dışında kalmalıyız minvalinde yanıt verince Roy, Berlinale Klasikler bölümünde yer alacak oyuncu ve senaristi olduğu ve restorasyonu yeni yapılan, heyecanla beklenen In Which Annie Gives It Those Ones (Annie Bildiğini Okuyor, 1989) gösterimine gelmeyi reddetti ve Berlinale’yi protesto eden bir açıklama paylaşarak aydın tavrının bir güzel örneğini verdi (2). Berlinale’deki sular Roy’un ardından durulmadı, tersine arttı ve festival boyunca ve sonrasında da devam etti. Basın açıklamaları ardı ardına geldi. Festival direktörü de hedef alındı bu süreçte. Yani bildiğiniz “Berlinale Klasikleri” yaşandı festivalde.
2024 yılında No Other Land (Gidecek Yer Yok) Filistin belgeseli ve yönetmenlerinin yaptığı konuşmalar sonrası Berlinale’nin Almanya’daki politik çifte standartların teşhir, gerilim hattının görünür olduğu; kırılgan ve tartışmalı bir zemine dönüştüğünü gözlemiştik. Ardından Türkiye’den sinemacılar için verimli geçse de 2026 krizi patlak verdi. Sevdiğimiz filmlerin yönetmeni olarak hatırlamak istediğimiz Wim Wenders ‘dengeci’ ya da ‘dengeli’ politikaların kurum ve devlet düzeyindeki siyasetin sözcülüğüne soyunuverdi.
Wim Wenders’in ödül töreninde kendisini düzeltircesine ve düzelmek istercesine yaptığı konuşma ve ödül alan politik film seçimleri ortaya çıksa da düzeltmeyeceği pek çok şey de ortaya çıkmıştı. Jüri başkanı Wim Wenders’in ve Pawel Pawlikowski’nin Ida (2013), Jonathan’s Glazer’ın The Zone of Interest (2023) ve Jesse Eisenberg’in A Real Pain (2024) filmlerinin yapımcısı olan jüri üyesi Ewa Puszczynska, yönetmeni Jonathan Glazer’ın cesaretini (3) gösterememiş olması dahası savunmacı yanıtları; bize festival nedeniyle görev alan kişilerin Alman hükümeti ya da festivalin sansür ve baskı ortamından, etkilenerek/etkilenmişçesine çekinik ya da gerici bir konuma düşmesi artık şaşırtmıyor.
Türkiye’deki festivallerden ya da sanat ortamlarında çokça karşılaştığımız ve bazen asıl baskıcı olanı gölgede bırakmayı tercih edip kendini siper eden -isteyerek ya da istemeyerek- kişi ve kurumlara alışkınız ancak irade yine de irade ve tüm zorlu sınav koşulları ya da hayatın sizi sınadığı ve hizaya çektiği durumlarda bir duruşunuzun olması ya da olmaması tüm bu çetrefilli durumlarda çok belirleyici olabiliyor. Tersinin mümkün olduğunu, böylesi bir platformda ancak itiraz ederek alternatif olana yer açılabileceğini, dikte edilene karşı konulabileceğini de gördük. 2024 yılında No Other Land (Gidecek Yer Yok) belgeselinin yönetmenleri Basel Adra ve Yuval Abraham bize tam da bunu gösterdiler. Berlinale’de en iyi belgesel ödülü aldıklarında sahnede Gazze için ateşkes çağrısı yapmaları, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki eşitsizliklere dikkat çeken haklı konuşmaları (4) sonucunda hedef alındılar, akıl almaz suçlamalarla karşılaştılar. Aldıkları tehditlere rağmen Berlinale’de Alman hükümeti doğrudan ve dolaylı ne dikte ederse etsin; Filistin meselesine dair konuştukları için anti-semitizm suçlu-etiketini yapıştırılsa da sanatçılar hem kendilerine hem de kendilerinde sonra gelenlere daha fazla erişilebilecek bir özgürlük alanı da açtılar. Nitekim festivalde işgal altında hayatta kalmaya çalışan insanları anlatan “Chronicles From the Siege” (İşgal Günlükleri) filmiyle en iyi ilk film ödülünü alan Filistinli yönetmen Al-Khatib sahneye Filistin bayrağıyla çıktı ve “…bizimle duran herkesi hatırlayacağız; bize karşı duranları, onurlu bir yaşam hakkımıza karşı çıkanları ya da sessiz kalmayı seçenleri de hatırlayacağız. Filistin’i şimdi ve dünyanın sonuna kadar özgürleştirin” demekten geri durmadı ve İsrail’in Gazze’deki savaşında Almanya hükümetini “soykırımın ortağı” olarak nitelendirdi. Festival süresince festivale katılan ya da katılmayan sanatçılardan, izleyicilerden, kamuoyundan gelen tepkilerden sonra festivalin yeni direktörü Tricia Tuttle’ın kendisi de Filistin’e destek yağan ödül töreni sonrası ülkede ve festivalde yeni bir yarık ve gerilim alanı açtı. Festival direktörü de birden non-persona’ya dönüştürüldü resmi ve gayri-resmi iktidar tarafından. Festivalin ardından bu kez dayanışma çağrıları festival direktörü için yapılıyordu*. Berlinale Klasikleri dememiz ondan.
*https://www.theguardian.com/film/2026/feb/26/film-makers-petition-berlinale-director-tricia-tuttle-award-winners-gaza-comments
Yazıda geçen alıntı/konuşmalara dair bir kayıt derlemesi:
1-Arundhati Roy’un “My Mother Mary Comes to Me” kitabının tanıtımı sırasında patlak veren İran savaşına dair yaptığı konuşmanın tamamı için bkz: https://znetwork.org/znetarticle/iran-is-not-gaza-read-arundhati-roys-scathing-speech-on-the-us-israeli-war/
Bugün burada Mother Mary Comes To Me hakkında konuşmak için toplandığımızı biliyorum. Ama günü, alevler içindeki o güzel şehirlerden Tahran’dan, İsfahan’dan, Beyrut’tan söz etmeden nasıl kapatabiliriz?
Benim Meryem Ana’mın açık sözlülüğü ve arsızlığı diyebileceğimiz dürüstlük ruhuna uygun olarak, bu kürsüyü İran’a yönelik Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail saldırısı hakkında birkaç şey söylemek için kullanmak istiyorum. Bu saldırı sebepsizdir, hukuksuzdur. Ve elbette, ABD ile İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımın devamından başka bir şey değildir.
Aynı eski soykırımcılar, aynı eski senaryoyu sahneye koyuyorlar.
Kadınları ve çocukları öldürüyorlar. Hastaneleri bombalıyorlar. Şehirleri halı bombardımanına tutuyorlar. Sonra da dönüp mağdur rolüne bürünüyorlar.
Ama İran, Gazze değil.
Bu yeni savaşın sahnesi genişleyip bütün dünyayı içine çekebilir. Nükleer bir felaketin ve ekonomik çöküşün eşiğindeyiz. Hiroşima ve Nagazaki’yi bombalamış olan aynı ülke, şimdi dünyanın en kadim uygarlıklarından birini bombalamaya hazırlanıyor olabilir.
Bunları ayrıntılı konuşacağımız başka fırsatlar olacaktır. O yüzden burada yalnızca şunu söylemekle yetineceğim:
Ben İran’ın yanındayım. Tereddütsüz. Koşulsuz.
Değişmesi gereken bütün rejimler – buna ABD, İsrail ve bizimkisi de dahil – halkları tarafından değiştirilmelidir; şişkin, yalancı, hilekâr, açgözlü, doğal kaynakların peşine düşmüş, bomba yağdıran emperyal güçler ve onların müttefikleri tarafından değil. Dünyayı sindirip boyun eğdirmeye çalışanlar onlar.
İran onlara karşı ayakta dururken, Hindistan sinip köşesine çekiliyor.
Hükümetimizin gösterdiği bu korkaklıktan, bu omurgasızlıktan utanıyorum.
Bir zamanlar yoksul insanların yaşadığı yoksul bir ülkeydik. Ama gururumuz vardı. Haysiyetimiz vardı.
Bugün ise yoksul ve işsiz insanların yaşadığı zengin bir ülkeyiz. İnsanlar gerçek gıda yerine nefretle, zehirle ve yalanlarla besleniyor.
Gururumuzu kaybettik.
Haysiyetimizi kaybettik.
Cesaretimizi kaybettik.
Filmlerimiz dışında.
Başka ülkelerin devlet başkanlarını kaçırıp öldüren Amerika’yı açıkça kınayamayan seçilmiş bir hükümete sahip olmak ne demek?
Aynı şeyin bize yapılmasını ister miydik?
Başbakanımızın, İran’a saldırmasından sadece birkaç gün önce İsrail’e gidip Benjamin Netanyahu’ya sarılması ne anlama geliyor?
Hükümetimizin, Amerikan Yüksek Mahkemesi Trump’ın gümrük tarifelerini yasadışı ilan etmeden yalnızca birkaç gün önce, çiftçilerimizi ve tekstil sektörümüzü adeta gözden çıkaran aşağılayıcı bir ticaret anlaşmasına imza atması ne anlama geliyor?
Şimdi de Rusya’dan petrol almamız için bize “izin” verilmesi ne demek?
Daha başka neler için izin almamız gerekecek?
Tuvalete gitmek için mi?
Bir gün izin yapmak için mi?
Annelerimizi ziyaret etmek için mi?
Her gün Amerikan siyasetçileri, Donald Trump da dahil olmak üzere, bizi herkesin önünde aşağılıyor, küçümsüyor.
Bizim başbakanımız ise o meşhur boş kahkahasını atıyor.
Ve sarılmaya devam ediyor.
Gazze’deki soykırımın en yoğun döneminde Hindistan hükümeti, sınır dışı edilen Filistinli işçilerin yerini alsınlar diye binlerce yoksul Hintli işçiyi İsrail’e gönderdi.
Bugün İsrailliler sığınaklara inerken, o Hintli işçilerin bu sığınaklara alınmadığı söyleniyor.
Bütün bunlar ne anlama geliyor Allah aşkına?
Bizi dünyanın gözünde bu kadar aşağılayıcı, bu kadar utanç verici, bu kadar iğrenç bir konuma kim sürükledi?
Bazılarınız Çin Komünist Partisi’nin o gösterişli, abartılı ifadesiyle nasıl dalga geçtiğimizi hatırlayacaktır: “Emperyalizmin Koşan Köpeği.”
Ama şu anda, sanırım bu tanım bize oldukça uyuyor.
Elbette, zehirlenmiş ve çarpıtılmış filmlerimiz hariç.
Orada selüloit kahramanlarımız bitmek bilmeyen gösterileriyle arz-ı endam ediyor; hayali savaş üstüne hayali savaş kazanıyorlar. Aptalca bir kas yığınından ibaret o figürler, durmaksızın sergiledikleri anlamsız şiddetle ve beyin yerine saman doldurulmuş kafalarıyla, bizim doymak bilmez kan tutkumuzu besleyip duruyorlar.
2-Arundhati Roy’un Berlinale’ye dair açıklaması, bkz: https://www.waterjusticeinpalestine.org/blog/2026/2/18/indian-writer-arundhati-roy-pulls-out-of-berlinale-over-wim-wenders-comments-on-gaza
Otuz sekiz yıl önce yazdığım, tuhaf ve neşeli bir film olan Annie Gives It Those Ones’ın, Berlinale 2026’nın Klasikler bölümünde gösterilmek üzere seçilmesi benim için hem hoş hem de mutluluk verici bir şeydi.
Alman hükümetinin ve çeşitli Alman kültür kurumlarının Filistin konusunda aldığı tutumlardan derin bir rahatsızlık duymuş olsam da, Gazze’deki soykırıma ilişkin görüşlerimi Alman izleyicilerle paylaştığım her seferinde siyasi dayanışma gördüm. Berlinale’deki gösterime katılmayı düşünmemi mümkün kılan da buydu.
Bu sabah, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan gibi ben de Berlin Film Festivali jürisinin üyelerinin, Gazze’deki soykırım hakkında yöneltilen sorulara verdikleri akıl almaz yanıtları duydum. Sanatın siyasi olmaması gerektiğini söylemelerini işitmek gerçekten hayret vericiydi. Bu yaklaşım, insanlığa karşı işlenen bir suç gözlerimizin önünde, gerçek zamanlı olarak sürerken bu konuda yürütülecek tartışmayı susturmanın bir yoludur. Oysa sanatçıların, yazarların ve sinemacıların tam da böyle bir zamanda bunu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerekir.
Bunu açıkça ifade etmek istiyorum: Gazze’de yaşananlar ve yaşanmaya devam edenler, Filistin halkına karşı İsrail Devleti tarafından yürütülen bir soykırımdır. Bu süreç, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya hükümetleri başta olmak üzere Avrupa’daki çeşitli ülkeler tarafından desteklenmekte ve finanse edilmektedir; bu da onları bu suçun ortakları hâline getirmektedir.
Eğer çağımızın en büyük sinemacıları ve sanatçıları buna karşı çıkıp bunu açıkça dile getiremiyorsa, tarihin onları yargılayacağını bilmelidirler. Yaşananlar karşısında dehşete düşmüş ve büyük bir öfke duymuş durumdayım.
Derin bir üzüntüyle belirtmek zorundayım ki Berlinale’ye katılmayacağım.
3-Jonathan Glazer’ın İlgi Alanı (The Zone of Interest, 2024) filmiyle aldığı Oscar konuşmasından, bkz:https://www.youtube.com/watch?v=Deg3BzDWHRY&source_ve_path=OTY3MTQ&embeds_referring_euri=https%3A%2F%2Fchatgpt.com%2F
Bu ödülü kabul ederken, filmin yapımcısı James Wilson ile birlikte burada duruyoruz.
Yaptığımız her tercih, geçmişe bakıp “Onlar o zaman ne yaptılar” demek için değil; bugüne bakıp “Biz şimdi ne yapıyoruz?” sorusuyla yüzleşmek için yapıldı.
Filmimiz, insanlıktan çıkarma anlayışının en uç noktada nereye varabileceğini gösteriyor. Bu anlayış, hem geçmişimizi hem de bugünümüzü şekillendirdi.
Şu anda burada, Yahudiliğimizin ve Holokost’un masum sayısız insanın acı çekmesine yol açan bir işgalin hizmetine koşulmasını reddeden insanlar olarak duruyoruz. (Yahudiliğin ve Holokost’un bir işgal politikasını meşrulaştırmak için kullanılmasını reddediyoruz anlamında)
İster 7 Ekim’de İsrail’de öldürülenler olsun, ister Gazze’ye yönelik devam eden saldırıların kurbanları… Hepsi bu insanlıktan çıkarma zihniyetinin mağdurlarıdır.
Buna nasıl karşı koyacağız?
Filmde ışık saçan genç kız Alexandria’yı anmak istiyorum. Gerçek hayatta da aynı şekilde ışık saçıyordu. O, kendi seçimini yaptı.
Bu ödülü onun anısına ve onun direnişine adıyorum.
4- Basel Adra ve Yuval Abraham’ın 2024 Berlinale’de yaptıkları konuşmadan:
Basel Adra: “Burada olmak benim için çok duygusal. Gazze’de on binlerce insan öldürülürken kutlama yapmak benim için çok zor. Almanya’ya İsrail’e silah göndermeyi durdurma çağrısı yapıyorum. Orada olanlar dayanılmaz.”
Yuval Abraham: “Ben İsrailliyim. Basel Filistinli. Birkaç gün içinde eşit olmadığımız bir ülkeye geri döneceğiz. Ben sivil hukuk altında yaşıyorum, Basel askerî hukuk altında yaşıyor.
Birbirimize 30 dakika uzaklıkta yaşıyoruz ama benim oy hakkım var, Basel’in yok.
Ben bu topraklarda özgürce hareket edebiliyorum, Basel ise milyonlarca Filistinli gibi işgal altındaki Batı Şeria’da kısıtlı yaşıyor. Aramızdaki bu apartheid düzeni, bu eşitsizlik sona ermeli. Bu filmi birlikte yaptık çünkü düşman olmayı reddediyoruz. Bu gerçeği anlatmaktan ikimiz de sorumluyuz.”
5- Abdallah Al-Khatib’in 2026 Berlinale konuşmasından:“Bazı insanlar bana, ‘Şimdi söylemek istediklerini söylemeden önce biraz dikkatli olmalısın, çünkü Almanya’da bir mültecisin. Ve çok sayıda kırmızı çizgi var’ dedi. Ama benim için önemli olan bu değil. Benim için önemli olan halkım ve Filistin. Bu yüzden burada son sözlerimi Alman hükümetine söylüyorum: İsrail’in Gazze’deki soykırımına ortak oluyorsunuz. Ve bunun farkına varacak kadar zeki olduğunuzu düşünüyorum. Ama umursamamayı seçiyorsunuz. Özgür Filistin dünyanın sonuna kadar.”
